NE HÂLDEYİZ?

Yunus Sami EŞMELİ yunussamiesmeli@hotmail.com

Yaşlı adam masada duran gazeteyi eline aldı.

Manşeti görür görmez durakladı. Okudukça kanı dondu. Bu nasıl bir vahşetti böyle? Ne akıl, ne fikir, ne vicdan kabul ederdi bunu.

Moral bozukluğu içinde bir daha göz attı. Kaşları çatıldı, yüzü düştü.

Tekrar okumak için yine eline aldı. Fakat duyguları müsaade etmedi. Tahammül edilecek gibi değildi çünkü. Kalbinden feryatlar fışkırıyordu ancak, dili tutulmuş gibiydi. Çenesi kilitlenmişti. Bu sebeple bağrındaki çığlık, gözlerinden fırladı dışarıya. Damlalar hâlinde. Elindeki gazetede okuduğu şu haberin üzerine, küçük bir yürekteki büyük yangını söndürmek istercesine aktı, aktı:

“–Anne Lütfen Ölme!”

Gözleri önünde bıçaklanıp can veren bir anneye, masum yavrusunun işittirmeye çalıştığı son cümleleriydi bunlar.

O zavallı anne;

“‒Ölmek istemiyorum…” diye inlediyse de gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu, gitti.

Maalesef!

Gün geçtikçe bu çeşit haberler artıyor. Bazen âciz bir annecağız, bazen suçsuz bir baba, bazen çaresiz bir evlât bir şekilde yok yere ziyan ediliyor, hunharca.

İşte bir başka haber:

“Okulundan yeni mezun olan bir genç; tramvay durağında arkadaşıyla birlikte otururken, ellerinde kırık şişe ve bıçakla para isteyen iki kişiye istediklerini vermeyince cânîce öldürüldü!”

Masum bir can daha…

Bir hiç uğruna…

Ah!

Her gün haberlerde türlü türlü fecaat!

Tertemiz yavruları çamurlara batıran ahlâksızlıklar…

İstismarlar…

Cinsiyet eşitliği safsataları…

Yanlış tedbirlerle körüklenen ve daha da artan kadın cinayetleri…

Ambalâjı güzel, kendisi yanlış ve kötü tedbirler…

Delil ve ispat aranmadan esas kabul edilen bir beyan. İftira ve yalanı ayıklamayan bir tuzak çözüm. Yan tesiri aşırı olan ilâçlar gibi. Bir yeri yapıyor görünürken bir yeri târumâr eden bir girdap. Nice iftiraya kurban giden ve yıllarca haksız yere mahkûm olanlar var.

Diğer taraftan mazlum misafirlerimize karşı; «Mültecî istemiyoruz!» kampanyaları…

Bir de; alkol ve uyuşturucu bağımlılığına müptelâ olanlar ve içlerindeki küçücük çocuklar…

Bir de; bütün bunlar yaşanırken keyfinden ve zevkinden taviz vermeyen, eğlence çılgınlığına düşmüş bir güruh ve hodgâmlıkları…

Bir de; ekranlarda yer alan ve yediden yetmişe herkese izletilen programlarda bütün bu menfî manzaraların bol bol yer alması…

Bir de; yayınlanan ahlâksızlıkların sansürlenmesi ve engellenmesini isteyenlere karşı yağan tepki yağmurları…

Daha saymaya gerek yok. Tablolar çok acı.

Kıyâmet alâmetleri arttı.

İnsanlık, devir itibarıyla yeni bir câhiliyye devrini yaşıyor. Eskilerinden farklı ambalâjlarla, farklı isimlerle, farklı süslemelerle ama aynı mahiyette, aynı keyfî endişelerle, aynı itirazlarla…

Nitekim;

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âhiret haberini getirdiği zaman, câhiliyye insanları buna; «Büyük haber» demişler, rahatsız olmuşlar ve kabul etmek istememişlerdi. Dînin getirdiği mes’ûliyetlerden, helâl-haram gerçeğinden de huzursuz olmuşlar; menfaatlerine dokunan ne kadar husus varsa ancak bunlar çıkarıldığı takdirde îmân edebileceklerini söylemişlerdi. Çünkü eskisi gibi her isteklerini; istedikleri gibi, kayıtsız-şartsız artık yapamayacaklardı.

Bugün de aynı durumla karşı karşıyayız.

Her yerden taşan bütün vahim vaziyetler, insanımıza artık normal (!) gelir oldu. Daha kötüsü, yanlışları engellemek adına yapılanlardan ve dînin günahlara; «Yaklaşılmasın, düşülmesin!» diye koyduğu yasaklamalardan rahatsızlık duyanların mevcudiyeti. Dillerinde hep aynı çürük sakız:

“Hayatıma karışma, özgürlüğümü kısıtlanma, bedelini ödeyerek sahip olduklarıma dokunma!..”

Hâlbuki fazîletli bir hayatın düsturu;

“Kıyâmet günü, mü’minin mîzânında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâlâ; çirkin, düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder.” (Tirmizî, Birr, 62; Ebû Dâvûd, Edeb, 8) hadîs-i şerîfidir.

Bunun tatbiki;

Hesap gününün endişesiyle ahlâkı güzelleştirmek için gayret ve ahlâkî değerlerimizi her ne olursa olsun muhafazadır.

Hakikattir: Bu şuurla yetişenler iki dünya açısından da daima gerçek huzuru yakalamış ve eşsiz fazîletlerle donanmışlardır.

Meselâ ecdâdımız…

O şanlı nesil, namaza giderken dükkânların kapılarına kilit vurma ihtiyacı duymazlardı. Çünkü hiçbir zarar gelmeyeceği hususunda herkesten emindiler.

Semtler arası edep seviyesini, -bugün idrakte zorlansak da-; «Falan semtin hanımları bir kat peçe, falan semtin hanımları ise iki kat peçe takar.» diye tarif ederlerdi.

Ayrıca şu hâdise de bu ahlâkî yapımızı muhafaza edebilmek uğruna gösterdiğimiz muhteşem gayreti gösteriyor:

“Kanunî Sultan Süleyman dönemiydi. Dans adı altındaki karma ve rezil eğlence, bizim vatanımıza kilometrelerce uzak olan Fransa’da yeni çıkarılmıştı. Ancak sırf bir gün bizim topraklarımıza da sirâyet eder ve insanlarımızın hâlini, edebini bozar kaygısı içinde, Sultan’ın bir mektubuyla bu uygulama kaldırıldı.”*

Ancak ne oldu, nasıl oldu, çok tuhaflıklar oldu:

Cehâlet ve gaflet girdabında, birtakım menfaatler uğruna sayısız ihmalkârlıklarla bu İslâmî hassâsiyetimiz bir kenarda kaldı. Dînî mes’ûliyetler unutuldu. Yüce emirler, cüce heveslerle göz ardı edilmeye başlandı.

Âkıbet:

Îmân ile kazandığımız insanlık değerlerimiz zayıfladı. İnsaf, merhamet, muhabbet, aile mefhumu, hayâ, iffet, gaye ve gayretlerimiz her geçen gün tozlandı.

Türlü türlü haksızlıklar, can yakan istismarlar, hayvandan aşağı ahlâksızlıklar, yapanların yanına kâr kalan hırsızlıklar, vicdanları kan ağlatan cinayetler kapladı hânelerimizi…

Bu hazin tabloyu dün fark eden Mehmed Âkif yanık yanık mısralara döktü:

Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!

Kaç hakîkî müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem ammâ, gālibâ göklerdedir!

İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana…
Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!
Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.

Varsa şâyet, söyleyin bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?

Şimdi;

Müslümanlığımızı ve insanlığımızı muhafaza etmeli, kanayan yaraları sarmalı, ahvâlimizi düzeltmeliyiz. Bunun için de şu hakikatleri asla unutmamalıyız:

Zira; yaşanan vahşetleri, işlenen suçları, tıkanılan ahlâkî problemleri; normal gördüğümüz müddetçe onları zinhar düzeltemeyiz.

Aynı şekilde, can yakıcı vahim hâdiselerin benzerlerini; dizilerde, filmlerde, sosyal medyalarda vb. plâtformlarda sürekli göstermeye, dolaylı veya doğrudan özendirmeye devam ettikçe, akan gözyaşlarına mâni olamayız.

Ekranlarımıza; yabancıların çarpık modalarına göre giyinmiş modeller çıkarmaya devam ettikçe, kendi insanımızı -erkek veya kadın- dînimizin emrettiği tesettüre göre giydiremeyiz.

Sahnelerimize; saçını gayr-i müslim aktörler gibi kestirmiş, tepeden tırnağa onların hüviyetine benzemiş, onlara özenmiş, kendi özüne yabancılaşmış kuklalar çıkarmaya devam ettikçe, evlâtlarımızı kendi kültürümüze, geleneklerimize, dînimize ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetine göre yetiştiremeyiz.

Görüntüde sansürlediklerimize, yaşayışlarda duyarsız kaldığımız müddetçe hâlimizi düzeltemeyiz.

Bir yaşındaki evlâdının eline içki verip, mârifetmiş gibi göstererek fotoğrafını paylaşanları ve o paylaşımı beğenenleri uyandırmadıkça, onları güzel bir üslûpla irşâd edemedikçe; toplumumuzdaki mânevî sancıları dindiremeyiz.

“Kendini düşün, kendi rahatına bak, kendinle ilgilen, iyi ol, mutlu ol, özgür ol vs.” diye diye insanlarımızı sadece kendi arzularına hizmet etmeye ve bencilliğe sevk ettikçe, ülkemize gelen sığınmacılara kucak açamayız ve gitsinler isteriz…

Nefisleri dizginlemedikçe, bugünkü genç neslin bir kısmının, yıllar sonra; abdestsiz gezen dövmeli nineler ve dövmeli dedeler olarak anılmalarına mâni olamayız.

Aile yapısını sağlam, dînimize ve özümüze muvâfık bir şekilde inşâ edemedikçe, kadınların ahlâkını muhafaza edemeyiz.

Hâsılı:

İslâm’ı bihakkın yaşamadıkça, gündemimize sürekli düşen hüsran haberlerini okumaya devam ederiz.

Çünkü;

İslâm’dan başka tutulacak bir saâdet yolu yok. Hiçbir zaman da olmayacak.

Bu yüzden;

Hayatımızın her safhasında dînimize muvâfık yaşama hususunda gayretli olmalı ve birbirimizi bu minvalde daima teşvik etmeliyiz.

Sormalıyız:

«Ne hâldeyiz?»

Sormalıyız:

«Ne hâlde olmalıyız?»

_________________

* Necdet BAYRAKTAROĞLU, Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar, Hayat Yayınları.