Hakk’a Dostluğun Şiârı; EFENDİMİZ (S.A.S.)’LE BERABERLİK

Osman Nûri TOPBAŞ

VAZGEÇMEM!

 

Mekke devriydi. 

 

Mekke müşrikleri Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i yolundan döndürebilmek için; alay, hakaret ve tehditlerle hiçbir şey elde edememişlerdi. 

 

Farklı bir yol denemek istediler.

 

İslâm’ı tebliğden vazgeçmesi için; servet, şehvet ve şöhret tekliflerini ortaya döktüler. Fakat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birçok beşerin iradesini eritebilecek bu câzip teklifler karşısında şu muazzam cevabı verdi:

 

“‒Vallâhi, Allâh’ın dînini tebliğden vazgeçmem için, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine de bu dâvâdan vazgeçmem! Ya Allah Teâlâ onu bütün cihâna yayar, vazifem biter; ya da bu yolda ölür giderim!” (Bkz. İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 64)

 

Kıssanın hissesini şu âyet-i kerîme ile beyân edebiliriz:

 

Yâsîn-i şerîfin ikinci sayfasında Habîb-i Neccâr kıssası vesilesiyle, tebliğcinin iki vasfı zikredilir:

 

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

 

“Sizden herhangi bir ücret istemeyen ve hidâyet üzere olan kişilere tâbî olun!..” (Yâsîn, 21)

 

Demek ki;

 

İnsanlığa hidâyet rehberi olacak kişilerde iki vasıf gereklidir:

 

Birincisi, takvâ sahibi olması.

 

Tebliğ edecek bir mü’min; Kur’ân ve Sünnet istikameti üzere, takvâ ile yaşayacak ki örnek olabilsin. 

 

Zira boş bardakla ikrâm olmaz. Kendisi uyuyan, başkalarını uyandıramaz.

 

Peygamberlerin beş müşterek sıfatından biri; ismet, yani günahlardan uzak mâsum ve tertemiz bir sicil sahibi olmaktır. 

 

İkincisi, tebliğcinin, ecir ve mükâfâtını yalnızca Allah’tan beklemesidir. 

 

Tebliğ ehli; dünyevî ihtiyaçlarını mâkul bir çerçevede temin eder. Fakat bunun ötesinde dünya endişelerini aşmış olmalıdır. Dünyaya karşı ihtirası olmamalıdır. Zira muhteris bir davet insanı; servet, şöhret ve şehvet teklifleri karşısında metânet gösteremez. Ya İslâm’dan ya şahsiyetinden taviz verir. Zaaflarıyla perişan olur gider. 

 

Öyleyse makbul bir tebliğci, yalnızca Allah rızâsını hedeflemelidir. 

 

Bu iki husûsiyet, aynı zamanda insan fıtratına da câzip gelen iki haslettir. Zira insan; ancak yüksek şahsiyetlere, müstesnâ karakterlere hayran olur ve ittibâ eder. 

 

Kendi telkinlerini kendisi dahî tatbik edebilme azim ve dirâyeti sergileyemeyen, üstüne bir de menfaatine düşkün olan zayıf karakterlere, şahsiyetli insanlar tâbî olmazlar. 

 

Bütün mükemmel hasletlerin en zirve temsilcisi olan Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; 23 senelik risâlet hayatında muhteşem bir ahlâk, kusursuz bir istikamet ve her hususta üsve-i hasene / en mükemmel örnek sergiledi. 

 

Böylece ümmetine de kendisine tâbî olmak sûretiyle, iki cihanda saâdetin, huzurun ve rızâ-i ilâhîye erişmenin imkânını öğretti. 

 

Ashâb-ı kiram, tâbî olmakla sahâbe oldu. Tâbiîn de aynı şekilde ashâb-ı kirâma ittibâ etmekle tâbiîn oldu. 

 

Müteâkip asırlarda da dergâhlarda, Hak dostlarının, sâdât-ı kiram hazerâtının ve rabbânî âlimlerin irşâdıyla, ümmet-i Muhammed, dâimâ ittibâ sırrıyla hak yolunun şerefli yolcuları oldular. 

 

Huzur dolu mâzîmizde tekkeler ve dergâhlar, insanların mânevî problemlerine çare oluyordu. O müesseseler, bir tür mânevî rehabilitasyon merkezi vazifesi görüyordu. İşi bozulan, evde ailesi ile sıkıntı yaşayan, herhangi bir problemi olan dergâha gidiyor, orada mânen tedâvi oluyordu. Dergâhın sohbetiyle, zikriyle ve rûhâniyetiyle şifâ ve huzur bulup dönüyordu. Günümüzde maalesef bu gibi feyz ve rûhâniyet merkezleri azaldığı için, stres artıyor, insanlar hırçınlaşıyor.

 

Dolayısıyla günümüzde, gönlünü bütün mahlûkātın huzur bulacağı bir rahmet dergâhı kılabilen, fedâkâr ve gayretli, vakıf insanlara büyük bir ihtiyaç bulunuyor. 

 

İnsanlık, geçmişte olduğu gibi bugün de maddî-mânevî yaralarına merhem olacak kâmil insanları arıyor.

 

İTTİBÂ SIRRI

 

İnsan taklit meyli ile yaratılmıştır. Muhabbet duyup örnek aldığı kimsenin hâliyle hâllenir. Bakışı, konuşması, tefekkürü ve gönül dünyası, kalpten kalbe gerçekleşen mânevî alışverişle birbirine benzemeye başlar, hattâ aynîleşir.

 

Meselâ bir çocuk, bu taklit meyli dolayısıyla anne-babasının konuştuğu dili, herhangi bir eğitim almadan rahatlıkla konuşmaya başlar. Onlara duyduğu muhabbet ölçüsünde de anne-babasının hâliyle hâllenir. Onlar gibi davranışlar sergiler.

 

Asr-ı saâdette ashâb-ı kiram da, gönüllerini bir muhabbet çağlayanı hâlinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e raptettiler. 

 

O’nun karakter ve şahsiyetine meftûn oldular. 

 

O’na tâbî oldular, O’nunla huzur buldular. Kendilerini böylece Allâh’a sevdirdiler. 

 

Âyette şöyle buyuruluyor:

 

(Rasûlüm!) De ki: 

 

Eğer Allâh’ı seviyorsanız [فَاتَّبِعُون۪ى] bana tâbî olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Âl-i İmrân, 31) 

 

Onlar Efendimiz’in karşısında asla «bana göre» demediler. 

 

Efendimiz’in fiil ve davranışlarını hayatlarına aksettirmek için; 

 

“–Bunu niçin böyle yaptınız yâ Rasûlâllah?” gibi bir suâle ihtiyaç duymadılar. 

 

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bir ameli îfâ ederken bir defa görmeleri, O’na ittibâ etmeleri için yeterliydi. Hikmetini bilmeseler de güçleri nisbetinde onu îfâya gayret gösterdiler. 

 

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

 

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)

 

Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- şöyle buyuruyor:

 

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i bir gün Duhâ namazı kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”

 

Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî Hazretleri de aynı hassâsiyet içinde şöyle diyor:

 

“Hazret-i Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” (Bkz. Taberânî, Evsat, II, 68/1276)

 

Bir gölge, sahibinden nasıl ayrılamazsa, ashâb-ı kiram da tam bir sadâkatle Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i takip ettiler, O’na cân u gönülden tâbî oldular. 

 

Bu ittibâ öyle bir dereceye geldi ki;

 

“Yâ Rasûlâllah! Anam babam, canım, malım Sana fedâ olsun!” dediler. Fedâkârlık muhabbetin neticesidir. 

 

Sahâbenin Efendimiz’e ittibâı bereketiyle;

 

–Kuzey Afrika fethedildi, ganîmetler geldi. Fakat onların riyâzat hâli ve evlerinin geometrisi değişmedi. 

 

–İsraf ve cimrilikten şiddetle sakındılar. Aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş; sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı oldu.

 

–«Yarın bu nefsin konağının mezar olacağı» telâkkîsi gelişti.

 

Velhâsıl onlar, hem yaşadıkları zamanı hem de kendilerinden sonraki çağları şekillendirdiler. İnsanı özüyle tanıştırdılar.

 

Kıyâmete kadar gelecek olan ümmet-i Muhammed’in rızâ-yı ilâhîye vuslat yolu da; Allah Rasûlü’ne ve O’nun güzîde ashâbına güzelce tâbî olmaktan geçer.

 

Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur:

 

وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

 

(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır…” (et-Tevbe, 100)

 

İttibâ sırrının bize öğrettiği bir husus da şudur ki;

 

İslâm’ı tebliğ, irşad, imâmet, vaaz ve muallimlik gibi kudsî vazifeler, zâhirî bir meslek değildir. 

 

Marangozluk, demircilik, mühendislik ve benzeri dünyevî bir meslek, sırf zâhirî bilgilerle tahsil edilebilir. 

 

Lâkin, dînî vazifeler böyle değildir. Bunlar gönülden ittibâ sırrıyla, tıpkı ashâbın idrâki ile tahsil edilmedikçe, güzel bir netice vermez. 

 

Meselâ;

 

Siyer-i Nebî’yi kronolojiden ibaret, kuru bir şekilde isimler, hâdiseler ve tarihlerin sayılması şeklinde okumak ve okutmak gönüllere inşirah vermez. 

 

Efendimiz’e ihlâs ile ittibâ eden bir muallim ise, Siyer-i Nebî’yi, yaşayarak anlatır. Talebelerini âdetâ asr-ı saâdete götürür. 

 

Bütün dînî ilim ve vazifelerde bu muhabbetle ittibâ sırrını, tâliplere kazandırmak zarûreti vardır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de okuduğumuz kıssada;

 

Musa -aleyhisselâm-, Hızır -aleyhisselâm-’a gittiği zaman; 

 

“–Sana tâbî olabilir miyim?” dedi. Hazret-i Hızır da, kendisine tâbî olabilmesinin şartlarını bildirdi. 

 

Duygularımız ancak tâbî olmakla terbiye olur. Muhabbet, sevilenin hâliyle hâllenmeye götürür. Efendimiz’in ahlâkıyla ahlâklanan bir kalp, musaffâ hâle gelir, tezkiye olur, huzur bulur. 

 

BİR GÜN MÜ HER GÜN MÜ?

 

Maalesef zamanımızda dünyaya hâkim olan liberal sistem; sahte muhabbetler, aldatıcı modalar ve kandırıcı reklâmlarla insanların gözlerini boyuyor. 

 

Küresel sistem, tamamen dünya menfaatine dayanır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” diyerek sadece maddiyata, maddî teşebbüslere hizmet eder. 

 

Câhiliyyenin tekrarı olan bu karanlık anlayışlarda, «helâl-haram hassâsiyeti» yoktur. 

 

•İnsaf ve adâlet yoktur. 

 

•Mâneviyat ve rûhâniyet yoktur. 

 

•Muhabbet, hürmet ve vefâ da yoktur. 

 

Buna rağmen vicdanları kandırmak ve bunu bahane ederek mal satmak için türlü günler îcat etmişlerdir:

 

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü vs. 

 

Böylece, telkinleriyle yetiştirdikleri, kendisinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, egoist insanın senede sadece belirli günlerde maddî bir hediye alıp, tüketim ekonomisine can vermesini, bunun yanında vicdanını da rahatlatmasını hedeflerler. 

 

Hâlbuki vefâkâr bir mü’min, annesine senede bir gün değil, her gün hizmet eder. Sâliha bir anne, ömürlük teşekküre lâyıktır. Cennete girebilmek, anne duâsı almak ve anneyi râzı etmekten geçer. 

 

İllâ maddî bir hediyeyle değil, tebessümüyle, kavlen kerîmâ / kıymet veren sözleriyle, hürmetkâr hizmetleriyle bir mü’min annesinin gönlünü her zaman alma gayretinde olur. Annesi vefât ettikten sonra dahî ona duâlar, Fâtihalar ve hatimler hediye etmeye devam eder. 

 

Babasına göstereceği hürmet ve hizmet de senenin her gününe yayılır. 

 

Ehl-i dünya, sevgililer günü diyerek, insandaki muhabbet meylini, beşerî aşk adı altında şehvete yönlendirerek israf etmekte ve iffetleri zedelemektedir.

 

Mevlânâ Hazretleri buyurur: 

 

“İnsaf et; aşk güzel (bir âb-ı hayat)tır. Onu zedeleyen (ona zehir serpen) ise senin (nefsânî ve) kötü huylarındır. Sen, şehvete aşk adını koymuşsun. Âh bir bilsen, şehvetle aşk arasında ne uzun bir mesafe var!”

 

Muhabbetin kaynağı, menbaı ve menşei Cenâb-ı Hak’tır. Mübârek isimlerinden biri de  el-Vedûd’dur ki, çok seven ve çok sevilen demektir. 

 

Tasavvufî telâkkîye göre, Cenâb-ı Hak, Rasûlullah Efendimiz’e; «Habîbim! / Sevgilim» demiştir. Kâinâtın yaratılmasının temelinde de, Habîbullah Efendimiz’in zuhûra gelmesi, O mübârek zâtta cemâlî sıfatların en zirve şekilde tezâhürünün temâşâ edilmesi sırrı vardır. 

 

Bezmiâlem Vâlide Sultan bu anlayışı ne güzel terennüm etmiştir:

 

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

 

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?!.

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i çok seven, O’na muhabbet ve hürmetle ittibâ eden ashâb-ı kirâmın en büyük endişesi, âhirette O’nunla beraber olamamaktı. Bu korkularını dile getirenlere Fahr-i Kâinât Efendimiz, şu veciz hadîs-i şerifleriyle hem tesellî verdi hem de bir ufuk gösterdi:

 

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

 

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

 

Yani Rasûlullah Efendimiz âdetâ şöyle buyurmaktadır:

 

“Beni gerçekten seviyorsanız, âhirette benimle beraberlik nasîbinden mahrum olmazsınız. 

 

Ancak, bunun yolu benimle bu cihanda, amellerinizde, duygularınızda, ahlâkınızda, evinizde, işinizde her hâlinizde beraber olmanızdır.”

 

Zira;

 

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu cihâna bir nümûne olarak geldi. Rabbimiz’in yüce kelâmının, Kur’ân ahlâkının, hayata geçmiş hâli oldu. Canlı bir Kur’ân oldu. 

 

Mahşer gününün zorluklarında ve cennette Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile vuslattan nasîb alabilmek için;

 

Evimizde, iş yerimizde, her hâlimizde; 

 

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz benim yanımda olsaydı, şu hâlime muttalî olsaydı, tebessüm eder miydi, yoksa üzülür müydü?” diye muhasebe etmemiz, buna göre davranmamız lâzımdır. 

 

O’NUN HÜZNÜ ve SEVİNCİ

 

Efendimiz’in neye üzüleceği ve neye tebessüm edeceğine dair Cerir bin Abdullah -radıyallâhu anh- şu kıssayı nakleder:

 

“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda idik. O esnada Mudar Kabîlesi’nden perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat neredeyse çıplak vaziyetteydiler.

 

Onları bu derece fakir ve garip görünce Allah Rasûlü’nün yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek şu âyet-i kerîmeyi okudu:

 

«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının! Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)

 

Sonra da şu âyeti okudu:

 

«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)

 

Daha sonra;

 

«–Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ (hiçbir imkânı olmayanlar da) yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.

 

Bunun üzerine ensardan bir adam; ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. 

 

Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

 

Demek ki;

 

Bugün de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, yanımızda olduğu hissiyâtıyla; muhtaçlara, yoksullara, bilhassa Suriye ve benzeri beldelerden gelen gariplere, hidâyet bekleyenlere ikramda bulunmamız lâzımdır. Ancak bu şekilde Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mübârek yüzünü tebessüm ettirebiliriz. 

 

Sahâbe-i kiram, O’nun mübârek yüzünü tebessüm ettirmek için, O’nun davet mektubunu vermek adına kralların karşısına korkusuzca çıktılar. Dünyanın her yerine ulaşıp tebliğde bulundular. Hidâyet elçileri oldular. 

 

Bizler hiç değilse, kendi memleketimizde hidâyet bekleyenlere, irşaddan mahrum kalanlara ulaşmalıyız. Kendimizi, O’nun takvâ dolu hayat düsturlarıyla ihyâ edip, ardından çevremizi tenvir etmeye başlamalıyız. Sadece sözlerimizle değil, hâlimizle, ahlâkımızla tebliğde bulunmalıyız. 

 

Unutmamalıyız;

 

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

 

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80) 

 

Yani;

 

O’na olan ittibâımız ve itaatimiz, Allâh’a itaattir. 

 

Namazda bir kişiye selâm verilse, namaz bozulur. Lâkin Tahiyyat’ta Efendimiz’e verilen selâm, namazın bir vâcibi olmuştur. 

 

Senenin belirli gün ve haftaları değil, her zaman ümmet olmanın bedelini ödeme gayreti içinde olmalıyız. Lâkin hâlen içinde bulunduğumuz Rebîülevvel ayı, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in velâdetini ve O’na ümmet olmamızın bahtiyarlığını bize hatırlattığı için değerlendirilmesi gereken güzel bir fırsattır. 

 

MÜBÂREK TEŞRİF

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in velâdeti bu ayda gerçekleştiği için, ümmet-i Muhammed bu ayda Peygamberimiz’i ve mübârek mevlidini anlatan şiirler okumuş, okutmuş, ikram sofraları açmış, hayır ve hasenatta bulunmuştur. 

 

Şu hâdise de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in velâdetiyle sevinmenin faydasına dair ibretli bir kıssadır:

 

Allah Rasûlü’nün sütannelerinden biri olan Süveybe Hâtun, Ebû Leheb’in câriyesi idi.

 

Süveybe Hâtun; Ebû Leheb’e yeğeninin, yani Peygamber Efendimiz’in doğduğu müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti.

 

Ebû Leheb’in kardeşi Abbâs -radıyallâhu anh- şunları nakleder:

 

“Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi:

 

«−Sana nasıl muamele edildi?» diye sordum.

 

Ebû Leheb;

 

«−Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem-)’in doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün başparmağımla işaret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.» cevabını verdi.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa‘d, I, 108, 125; Bkz. Buhârî, Nikâh, 20)

 

Bu kıssadan hareketle İbn-i Cezerî şöyle der:

 

“Kur’ân’da zemmi hakkında âyet nâzil olan ve cehennemde azap gören Ebû Leheb gibi bir kâfire, Peygamberimiz’in doğumuna sevindi diye bu lütufta bulunulursa;

 

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mevlidiyle sevinip, O’nun muhabbetiyle gücü yettiğince infakta bulunması hâlinde, ümmetinden muvahhid bir mü’mine ne nimetler ikrâm olunur, bir düşünmek lâzımdır!

 

Elbette böyle bir mü’minin; Kerîm olan Allah’tan nâil olacağı mükâfâtı, Rabbimiz’in geniş ihsanlarına ve naîm cennetlerine kavuşması olacaktır.” (İbn-i Cezerî, Arfü’t-Târîf bi’l-Mevlidi’ş-Şerîf, s. 9-10; Bâkî, Meâlimü’l-Yakîn, s. 22)

 

Buhârî şârihi İmam Kastallânî de şöyle der:

 

“Ehl-i İslâm; Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu ayı ihyâ etmekte, yemekler vermekte, fakirlere her türlü yardımda bulunmakta, sevinç izhâr ederek hayırlarını artırmaktadırlar. Yine mevlid-i şerif okumaya îtinâ göstererek bereketinden istifâde etmektedirler.

 

Böyle yapanların, o yıl belâlardan kurtulduğu ve ne dilekleri varsa yerine geldiği tecrübe edilmiştir.” (Kastallânî, Mevâhib-i Ledünniye, I, 147-148, Beyrut 2004)

 

Demek ki;

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahlâkıyla ahlâklanma, hâliyle hâllenme gayretlerimiz için Rebîülevvel güzel bir vesiledir. 

 

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in ahlâkından birkaç katre ile O’na hasret ve susuz yürekleri serinletelim:

 

MUHTEŞEM CÖMERTLİK

 

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cömertliği ve îsârı dillere destan idi. 

 

O yemekle değil, yedirmekle doyardı. Muhtaçları doyurmak, O’na kendi açlığını unuttururdu. 

 

Mübârek hâneye gelen hediye ve ganîmetler, derhâl fukarâya, muzdariplere, yetimlere ve ashâb-ı suffaya dağıtılır, hânelerde Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ailesi, su ve birkaç hurma ile kifâyet ederlerdi. 

 

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- buyurur:

 

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile efrâdı; Medine’ye geldiği günden vefât ettiği güne kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)

 

Diğer bir rivâyette de şöyle buyurmuştur:

 

“Dilesek doyabilirdik. Fakat Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendinden ferâgat ederek, yani mü’min kardeşini kendine tercih ederek îsâr ederdi.” (Beyhakî, Şuab, III/62 [1396])

 

Son günlerinden şu hâtıra da Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in müstesnâ zühd ve cömertliğinin mükemmel bir nümûnesidir:

 

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, son derece hasta idi ve Rabbine kavuşma vakti iyice yaklaşmıştı. 

 

Bir ara Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya dönüp yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emretti. Aradan bir müddet geçtikten sonra da dinarların ne olduğunu sordu. O’nun hastalığı ile meşguliyet telâşında olan Hazret-i Âişe’nin dinarları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, onları isteyip mübârek avucuna aldı ve;

 

“–Allâh’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir!..” buyurduktan sonra, onların hepsini ensârın fakirlerinden beş ev halkına infâk ettiler. Bundan sonra da; 

 

“–İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldılar. (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa‘d, II, 237-238)

 

Bu Muhammedî ahlâkın bir nümûnesi:

 

Reisü’l-Kurrâ Abdurrahman GÜRSES Hocamız çok takvâlı bir kıraat hocasıydı. Kendi imkânı yetmediği için, bazı kişiler onu bedel olarak hacca gönderirlerdi. 

 

Hocamız, bu haccı edâ ederken çok titizlik gösterirdi. Vazife için aldığı para, hac sonunda artarsa, onu asla yanında alıkoymaz; 

 

“–Bunu bana hac için verdiler.” deyip orada infâk edip memlekete öyle dönerdi. 

 

Bu hem emânete gösterilen titizlik hem de büyük bir fazîlet örneğidir. Asırlar sonra sergilenen bu fazîlet, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbetle ittibâ ile O’nun rahle-i tedrîsinde  yetişmenin bir bereketidir.

 

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh-’ın naklettiği şu hâdise de, Peygamber Efendimiz’in zarâfetini ne güzel aksettirmektedir:

 

“Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzûruna, bey‘at etmek için gitmiştik. Huzûr-i âlîlerinden ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana;

 

«–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü O’ndan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nur saçılıyordu.» dediler.” (Heysemî, VIII, 279-280)

 

DÜNYA O’NA MEDYÛN

 

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bütün menfî şartlara rağmen insanlık tarihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirdi. Zâlimleri sindirdi, mazlumların gözyaşlarını dindirdi. O, yetimlerin, öksüzlerin, muzdariplerin ve gariplerin şefkat sığınağı oldu. O’nun şifâ ve tesellî menbaı varlığıyla gönüller gam ve kederden kurtuldu.

 

Merhum Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifade eder:

 

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere rahmetti, evet, şer‘-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi…

 

(Yani bütün insanlığı hidâyete davet ederek, merhamet ve şefkat kanatlarının içine aldı.)

 

Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep;

Medyûn O’na cem‘iyyeti, medyûn O’na ferdi…

Medyundur O Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!..

 

Cenâb-ı Hak, bizleri Habîb-i Edîbi’ne muhabbetle ittibâ edebilen kullarından eylesin. 

 

Fahr-i Kâinât Efendimiz ile bu dünyada mânen beraberlikten, mahşerde ve cennette de Habîbullah Efendimiz’e vuslattan cümlemizi nasibdar kılsın. 

 

Âmîn!..