UMAR MIYDIN?

YAZAR : Mücahid BULUT mucahidbulut@yandex.com

 

Bezm-i Âlem Vâlide Sultan Camii’nin 1948-1960 arasında
Deniz Müzesi olarak işgal edildiğini biliyor muydunuz?

Mâzîdeki Tahribattan Bir Manzara:
Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;
Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyârında?
Umar mıydın ki: Mâbedler, ibâdetler yetîm olsun?
Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?
Umar mıydın: Cemâ‘at bekleyip durdukça minberler,
Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?
Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?
Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?
Umar mıydın: O, taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,
Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun? (M. Âkif)

Son yıllarda ülkemizin batı karşısında aslî şahsiyetini sergileme azim ve kararlılığı güçlendikçe, sık sık gündeme Ayasofya geliyor. Ayasofya; İstanbul’un fethinin nişânı ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın hususî vakfı olarak cami hâline getirilmiş İstanbul’un cami-i kebîri iken, 1934’te bir bakanlar kurulu kararıyla müzeye çevrildi. Vicdanların hiçbir zaman kabul etmediği bu zoraki değişiklik aslında tek değildi.

Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’ın o zarif camiinin de 1948’de Deniz Müzesi yapıldığını biliyor muydunuz?

Bezm-i Âlem Vâlide Sultan; bin bir hayrâta imza atmış, hayırsever vâlide sultanların belki de sonuncusuydu. Onun Boğaziçi’ni inci gibi süsleyen bir eserini hepimiz çok iyi tanırız:

Yanındaki saraydan dolayı Dolmabahçe Camii diye adlandırılan, Bezm-i Âlem Vâlide Sultan Camii… Osmanlı’nın son döneminde emsâli bolca görülen barok, rokoko ve ampir süsleme stillerini ihtivâ eden zarif bir camidir.

1948 yılında Beşiktaş bölgesinde meşhur Fransız şehir plâncısı, fakat Osmanlı eserlerine yaptıklarını göz önünde bulundurunca, büyük tarih talancısı Prost, gözünü kırpmadan bu güzel mâbedin müze yapılmasını teklif eder. Gözü dönmüşlük bu kadarla kalmamıştır. İstanbul’un göz bebeği Sultanahmet Camii’nin de resim ve heykel müzesi yapılması, hattâ bu maksatla kubbesinin kesilmesi teklif edilmişti.

Dolmabahçe Camii’nin talihi Ayasofya kadar karanlık olmamıştır. 27 Mayıs 1960 darbesinde; müze tahliye edilmiş, bir müddet de Yassıada mahkûmlarının yakınlarının irtibat noktası olarak hizmet vermiş, daha sonra yeniden aslî hüviyetine dönmüştür.

Büyük Osmanlı şairi Bâkî, Kanunî Sultan Süleyman Han’a mersiyesinde şöyle demişti:

Aldın hezâr büdgedeyi mescîd eyledin,

Nâkus yerlerinde okuttun ezanları.

“(Ey büyük padişah!) Sen binlerce puthâneyi camiye çevirdin. Çan çalınan yerlerinde ezanlar okuttun!”

Nasıl bir tahribat olmuştu ki; şimdi o ecdâdın evlâtları, hem de İstanbul’da cedlerinin vakıf eseri camilerini müzeye, ahıra, depoya çevirebiliyorlardı?

O iftiharları Bâkî dile getirmişti. Bu inkisârı da Mehmed Âkif kaleme aldı…

İstanbul camilerinin cemaatsizliğini görerek ağlayan şimal Türklerinden Atâullah Efendi’nin Sebilürreşad’daki yazısını okuyarak hislenmiş ve kaleme sarılmıştı. «Umar mıydın?» başlıklı, 1918 tarihli şiirinin ilk bendinde; Âkif sanki 20-30 sene sonra olacakları hiss-i kable’l-vukû (gerçekleşmeden önce hissediş) ile dile getirmiş gibidir:

Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;

Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyârında?

Umar mıydın ki: Mâbedler, ibâdetler yetîm olsun?

Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?

Umar mıydın: Cemâ‘at bekleyip durdukça minberler,

Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?

Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?

Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?

Umar mıydın: O, taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun,

Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?

M. Âkif; o gün, düşman işgalleri ve mâneviyatsızlık karşısında böyle söylüyordu. Ardından, işgalden kurtulan ülkesinde de meşâir-i İslâm’a aynı kayıtsızlık ve düşmanlığın gösterileceğini sezmiş miydi acaba? Şiirin son bendinde ise Atâullah Efendi’ye seslenerek, ağlamanın çare olmadığını, tek çarenin gayret etmek ve çalışmak olduğunu bildirdi:

Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin;

Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.

Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu;

Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu.

Cemâ‘at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla!

Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla.

Alınlar terlesin, derhâl iner mev‘ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir kalır; «Tevfîki hak ettim.» diyen millet?

İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,

Çıkarsın «şark»ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?

Elhamdülillâh!.. Bugün memleketimizde yüz bin camimizde hür ezanlarımız yükseliyor. Karanlık devirlerden, bu gayretlerle çıkıldı. O karanlık devirleri yaşayanlar acaba bu inkişafları umar mıydı?

Bugün hudutlarımızın ötesindeki dindaşlarımız ve soydaşlarımızın ızdıraplarına çare olmak hissiyâtıyla kalplerimiz çarpıyor.

Vîran edilen Halep, Şam, San’a camileri için de alınlar terlemeli… Gözler duâlarla uykusuz kalmalı.

Eğer alınlar terlemezse; öz yurdunda, pâyitahtında dahî elin Fransız’ı gelip camini müzeye çevirir!..

El-İbret!..

_________________

Kaynaklar:

• TDV İslâm Ansiklopedisi.

• http://www.dunyabulteni.net/haber/311877/dolmabahce-camii-de-muzeye-cevrilmisti

• Mustafa ARMAĞAN, «Fransız’ın aklına uyup Dolmabahçe Camii’ni müze yapmıştık», 2008.

• Ertuğrul DÜZDAĞ, M. Âkif Hakkında Araştırmalar III, s. 128-138.