Osmanlı’nın En Güçlü Yılları KANUNÎ DEVRİ -4- (1520-1566)

YAZAR : Ahmet MERAL ahmetmeral61@gmail.com

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros belki donanmayla seferden geliyor.
Adalar’dan mı, Tunustan mı, Cezâyirden mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi,
Yeni doğmuş ayı gördükleri yerden geliyor.
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
(Yahya Kemal)

HAYREDDİN PAŞA VE MAĞRİB’İN OSMANLI HÂKİMİYETİNE GİRİŞİ

Kanunî dönemi, Osmanlı denizciliğinin de zirveye çıktığı yıllar olarak kabul edilir. Akdeniz’i bir baştan bir başa denetim altına alan deniz adamları silsilesinin en büyüğü Hayreddin Paşa’nın; Kanunî’nin davetine icâbet ederek, Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmesi, zirveye giden yolu açan gelişmeydi. Uzun süreden beri müstakil bir biçimde Akdeniz’de, hıristiyan korsanlarına karşı mücadele etmekte olan Hayreddin Hızır Reis; kardeşleriyle beraber Cezayir’e hâkim olmuş ve Akdeniz’de etkili bir güç hâline gelmişti.

Ömrünü Akdeniz’de hıristiyanlarla mücadeleye adayan bu Türk ve İslâm tarihinin en büyük «Deniz Akıncısı», batılılar tarafından Barbaros ismiyle anılmaktaydı. Barbaros; aslen Selânik ve Manastır arasındaki Yenice-i Vardar kasabasında, asker bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Fatih zamanında, Midilli’de görevlendirilen tımarlı sipahilerden; Yâkub Ağa’nın kendisi gibi denizci olan dört oğlundan biridir.

Kardeşleriyle beraber, Akdeniz’de hıristiyan korsanlarına karşı başarılı mücadeleleriyle, giderek yıldızı parlamıştı. Bu dönemde kardeşleriyle birlikte Osmanlı ve diğer mahallî İslâm sultanlıklarından müstakil bir biçimde denizlerde önemli bir güç hâline gelmişti. Hattâ bu dönemde müdeccenler diye tanımlanan ve Gırnata İslâm Devleti’nin yıkılışından sonra, cemaat olarak varlığını devam ettirmek isteyen, İspanyol zulmü altında ezilen müslümanlara ciddî yardımlar yapmışlardı. Bazı müslümanları Kuzey Afrika’ya taşıdıkları gibi, hıristiyan korsanların ve haçlı deniz güçlerinin korkulu rüyası olmayı başarmışlardı.

Korsanlık; Akdeniz’de hıristiyanlarca başlatılmış, İslâm güçlerine ve hacca gitmekte olan yolcu gemilerine karşı sürdürülen bir çeşit mevziî savaştı. Kanun ve kural tanımayan bu korsanlara karşı, Akdeniz’de II. Bâyezid döneminden itibaren, Osmanlı deniz adamları boy göstermeye başlamış; zamanla Orta ve Batı Akdeniz’de çok önemli seyyar deniz gücünü oluşturmuştu. Osmanlı denizcileri; korsanların aksine, İslâm hukuku prensiplerine göre hareket etmekte, İslam’ın cihad ve gazâ anlayışının bir gereği olarak, mücadele edip cihad etmekteydiler. Ayrıca bu leventler, hukuk dışına çıkarlarsa; «harâmî levent» olarak adlandırılarak cezalandırılmaktaydı.

Yavuz döneminden itibaren Akdeniz’de boy gösteren bu seyyar deniz gücü, Osmanlı donanmasına katılarak Akdeniz’in en büyük deniz gücünü oluşturmuştur.1

Yavuz Selim zamanında Cezayir’e hâkim olmayı başaran Barbaros kardeşlerden Baba Oruç’un şehâdetinin ardından, kardeşi Hayreddin Hızır Reis, Cezayir hükümdarlığını üstlendi. Ancak artan İspanyol baskıları sonucunda, Osmanlı’dan yardım istemek zorunda kaldı. İstanbul’a gönderdiği heyetle birlikte; dört gemi, bir miktar esir ve hediyelerle âcil yardım istedi. Yavuz; Hayreddin Hızır Reis’in bu talebini olumlu karşıladı ve birtakım harp araçları ve gemi için gerekli malzemelerle birlikte, iki-üç bin asker yolladığı gibi, Anadolu’dan ihtiyaç duyduğu kadar asker teminine de müsaade etti.

Kanunî; işbaşına geçtikten sonra, batıda Şarlken’in güçlü Kutsal Cermen İmparatorluğu’yla karada ve denizde büyük bir mücadele içine girmişti. Karada; Macaristan için batıya sayısız seferler düzenlemiş, bir dereceye kadar üstünlüğünü kabul ettirmişti. Denizlerde de bu mücadelenin kusursuz yürümesi için; Akdeniz’de güçlü bir donanma sahibi olunması ve Şarlken’in denetimindeki İspanya’ya karşı, Fransa ile dostluğun korunmasından oluşan politikalarını yürürlüğe koydu. Bu amaçlar doğrultusunda, şöhreti kıtaları aşmış büyük denizci Hayreddin Reis’i İstanbul’a çağırdı ve düzenlenen bir törenle kendisine Osmanlı Kaptan-ı Deryâlığını verdi. Hil‘at giydirilerek mükâfatlandırılan Hayreddin Reis de, İspanyol baskısı altında yönetme zorluğu yaşadığı Cezayir’i Osmanlı’ya bağladı.

Hayreddin Paşa, Kaptan-ı Deryâlığa ve Cezayir Beylerbeyliğine getirilişinin ardından; Osmanlı donanmasını bir imparatorluk donanması hâline dönüştürmek için, İstanbul tersanesinde geniş kapsamlı teknik hazırlıklara girişti. Gemi mühendisliği ve inşası konusunda, var olan eksiklikleri gidermeye çalıştı. Zaten yıllar içerisinde, gemi inşa ve tamir işlerinde uzmanlaşmıştı.

Kanunî’nin görevlendirmesiyle Barbaros, Mayıs 1534 yılında 100 gemiden oluşan donanmayla Akdeniz’e açılarak Tunus’a doğru yola çıktı. Önce İtalya kıyılarını yağmalayan Barbaros, Ağustos ayında Tunus açıklarında Benzert Limanı’na ulaştı. Ancak İspanya Kralı Carlos’un 300 gemiden oluşan güçlü donanmasıyla Tunus’a çıkması üzerine, Cezayir’e çekilmek zorunda kaldı. İstanbul’a dönerken haçlıların kontrolündeki Mayorka Adası’na hücum ederek pek çok esir ve ganimet alan büyük kaptan, beylerbeyi olarak yaptığı ilk seferini başarıyla tamamlayarak İstanbul’a döndü.

PREVEZE ZAFERİ (1538)

Hayreddin Paşa ile güçlenen Osmanlı donanmasının Korfu Adası’nı muhasara etmesi, hıristiyan dünyasında büyük korku meydana getirdi. Venedik; Adriyatik ve Ege’deki bazı adalarını geri alabilmek maksadıyla, Papa ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile birlikte hareket etmeye karar verdi. Andrea Doria tarafından yönetilen; İspanya, Venedik-Papalık, Portekiz, Ceneviz ve Malta güçlerinin iştirak ettiği büyük hıristiyan donanması, Barbaros’un liderliğindeki Osmanlı donanması tarafından 1538’de Preveze’de yenilgiye uğratıldı. Bu zaferle hıristiyan dünyası, Akdeniz’deki hâkimiyetini İslâm dünyası lehine kesin olarak kaybetti.2

Sadece Hayreddin Paşa’nın değil, Osmanlı ve İslâm tarihinin en önemli deniz zaferleri arasında yer alan Preveze Deniz Savaşı; Andrea Doria komutasındaki birleşik haçlı donanmasına karşı, kazanılmış eşsiz bir zaferdir. Güç dengeleri hesaplandığında, haçlıların bâriz üstünlüğü ortadaydı. Ancak haçlı filosu, Barbaros’un taktik dehâsı ve Osmanlı deniz askerleri olan leventlerin kahramanca mücadelesine boyun eğerek kesin bir yenilgiye uğratıldı. Hattâ Andrea Doria; müttefiklerin imdat isteklerine bakmayarak, savaş alanından süratle kaçarak uzaklaşmak zorunda kaldı. Hiçbir Türk gemisi batmamıştı. Askerden dört yüz şehid, sekiz yüz yaralı vardı. Düşmandan otuz altı kadırga ve firkateyn ile üç bine yakın esir alındı.3

Bu zafer; uzunca bir süre, Akdeniz’in müslümanların hâkimiyetinde kalmasını sağladı. Akdeniz, âdeta bir Osmanlı gölü hâline geldiği gibi; Kuzey Afrika müslüman halkları da, haçlı saldırılarına karşı derin bir nefes alma fırsatı yakalamış oldu.

Barbaros Hayreddin Paşa; Batı Akdeniz’de, arkasında güçlü Osmanlı Devleti’nin desteğiyle Kuzey Afrika ülkelerine yöneldi. Bu manevra; bölgenin kaderini de etkilemiş, uzun süre yürürlükte kalacak olan Tunus, Libya ve Cezayir’deki Osmanlı hâkimiyeti tesis edilmiştir. Eğer Hayreddin Paşa’nın, yerinde müdahaleleri, Akdeniz’de İspanyol ve haçlı donanmalarına karşı tarihî zaferleri olmasaydı; bu gün, Kuzey Afrika’daki Tunus, Libya, Cezayir ve Fas ülkeleri tam bir Katolik sömürgesi konumuna mahkûm olacak ve burada yaşayan müslümanların âkıbeti İspanya’dakilerden farklı olmayacaktı. Nitekim İspanya’daki Kastilya Krallığı nâibi Kardinal Cisneros’un; Trablusgarb’ı, Cezayir Adası’nı, Şirsel’i, Becâye’yi ve Cerbe Adası’nı ele geçirerek Kuzey Afrika’da yeni bir İspanyol eyâleti oluşturma girişimi, Barbaros’un bu yerleri 1515’te yeniden fethetmesiyle engellenmişti. Barbaros; göçebe topluluklarına devlet yapısı altında hareket etme alışkanlığı kazandırmış ve böylece Fas, Tunus, Libya devletlerinin temellerini atmıştı.4

____________

1 İdris BOSTAN, Osmanlılar ve Deniz, s. 12.
2 İdris BOSTAN, Osmanlı Gemileri, s. 67.
3 Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, s. 378-379.
4 Barbaros Hayreddin Paşa ve Mağrib’in Osmanlılaşması, Dr. Angel De Bunes, İbarra, s. 263.