Neseb ve Gönül Yoluyla ALLAH RASÛLÜ’NÜN EHLİNDEN OLMAK

YAZAR : Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

İNSANLIK AİLESİ

Cenâb-ı Hak; önce Hazret-i Âdem’i, daha sonra ondan zevcesi Hazret-i Havvâ’yı yaratmış, daha sonra bütün insanlığı da onların neslinden halk eylemiştir. Bu mânâda bütün insanlık tek bir ailedir.

Cenâb-ı Hak; zayıf, güçsüz, merhamete muhtaç bir sûrette dünyaya gelen insanı, anne-babasının şefkatine emânet etmiş, insanın aile temelinde, muhabbet ve merhamet zemininde yetişmesini arzu etmiştir.

Eşler arasında ve ebeveyn ile çocukları arasında, karşılıklı haklar ve vazifeler tesis eden Cenâb-ı Hak; cemiyetin en küçük çekirdeğini meydana getiren aile yuvasının, insanı cennete hazırlayan huzurlu bir mektep olmasını arzu etmektedir.

Anne-babalar; fıtrî olarak evlâtların sıhhat ve selâmetini, ikbâl ve istikbâllerini düşünür ve bu yolda her türlü fedâkârlığı gösterirler. Rabbimiz, bu tabiî duygunun, uhrevî seviye kazanmasını murâd ederek, anne-babaların evlâtlarının uhrevî istikbâlleri husûsunda da gayret etmelerini emretmektedir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

AİLENE EMRET

“Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et! …” (Tâhâ, 132)

Her hususta bizlere üsve-i hasene / en güzel örnek, en mükemmel nümûne olan Fahr-i Kâinat sallâllâhu aleyhi ve sellem

Efendimiz; hem yaşadığı aile hayatıyla, hem yetiştirdiği ehl-i beytiyle dünyanın en huzurlu ve mesut ailesini bizlere misal olarak göstermiştir.

Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, aile yuvasında mübârek hanımları ve evlâtlarının kalplerine sonsuz bir bağlılık ve muhabbet ilkā etmiştir. Hiçbir erkek, zevcesini; Allah Rasûlü’nün, mübârek zevcelerini sevdiği gibi sevemez. Hiçbir hanım da kocasını, Efendimiz’in hanımları tarafından sevildiği kadar sevemez. Hiçbir evlât, babasını; Fâtıma Annemiz’in Hazret-i Peygamber’i sevdiği kadar sevemez. Hiçbir baba da evlâdını, Allah Rasûlü’nün evlâdını sevdiği kadar sevemez.

İşte dünyanın en mesut yuvası budur. Bizler yuvalarımızı o saâdet hânesinin rûhâniyetinden ne ölçüde nasîb alarak inşâ edebilirsek, hânelerimiz o kadar mesut olacaktır…

Örnek bir aile reisliğinin, hayırlı bir babalığın yegâne ölçüsü Fahr-i Kâinât Efendimiz’dir.

Sâliha hanımlığın yegâne ölçüsü de; Hazret-i Hatice, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Âişe ve diğer annelerimizdir.

Onların ölçüleri içerisinde olgunlaşanların evlâtları da, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimiz’in rûhânî dokularından hisse alırlar. O zaman evlâtlarımız, bir şükür vesilesi ve bizlerin devam eden parçası olurlar. Ardımızdan güzel birer mîrasçı, sadaka-i câriye vasfında hakkın ve hakikatin mîrasçısı olurlar.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, ehl-i beytini bu kıvamda yetiştirmek istikametinde büyük bir hassâsiyet ve titizlik göstermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bizzat Peygamber Efendimiz’in hanımları ve aile efrâdı şahsında dînî ve ahlâkî emirler beyan buyurulmuştur:

Nitekim Ahzâb Sûresi’nden;

“Ey Peygamber’in hanımları, sizler; kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan korkuyorsanız (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamaha düşer. Güzel, dosdoğru söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Eski câhiliye döneminde olduğu gibi süslenerek (dışarı) çıkmayın! Namaz kılın, zekât verin, Allah ve Rasûlü’ne itâat edin.

Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33) meâlindeki âyet-i kerîmeler nâzil olunca, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem; altı aya yakın bir müddet sabah namazına çıkarken Hazret-i Fâtıma’nın kapısına uğramış, günlük işlerin getirdiği yorgunluğu düşünerek, her ihtimale karşı onları uyarmış;

“Namaz(a kalkın) ey ehl-i beyt! «Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.»” buyurmuştu. (Tirmizî, Tefsîr, 33/3206)

Aile efrâdını; farzıyla, nâfilesiyle ihlâs ve takvâ içerisinde bir ibâdet hayatını yaşamaya davet eden Efendimiz; onların dünyaya meyil göstermemeleri, bilhassa helâliyete çok dikkat etmeleri yönünde de titizlikle durmuştu.

YÜKSEK ÖLÇÜLER

Mâlûm olduğu üzere Allah Rasûlü’nün ehl-i beytinin zekât alması haramdır. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem; bir gün, küçük yaştaki Hazret-i Hasan’ın beytülmâle ait zekât hurmasından bir tane alıp ağzına götürdüğünü gördü. Hemen onu ağzından çıkarttırdı ve;

“Muhammed ailesinin zekât yemediğini bilmiyor musun?” buyurdu. (Buhârî, Zekât, 57; Ahmed, I, 200)

Bu hassâsiyetin hikmeti; esas itibarıyla peygamber ahlâkındaki yüce vakarı, kendinin de neslinin de muhafaza etmesini temindir. Bir de herkesi, zekâtlarını sadece ehl-i beyte verir hâle getirebilecek bir yanlışa mânî olmaktır.

Böyle ince hikmetler etrafında gerçekleşen nebevî terbiye neticesinde Hazret-i Hasan radiyallâhu anh’ın nasıl bir kıvamda yetiştiğini şu hâdise ne kadar güzel sergiler:

Bir gün Hazret-i Hasan radiyallâhu anh Kâbe’yi tavâf etti, ardından Makām-ı İbrahim’e gidip iki rekât namaz kıldı. Sonra yanağını Makām’a koyup ağlamaya başladı:

“Yâ Rabbî, Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi; Allâh’ım, âciz hizmetçin kapına geldi; yâ Rabbî, dilencin kapına geldi; Sen’in yoksulun kapına geldi!” diyor ve bunu defalarca tekrar ediyordu.

Sonra oradan ayrıldı. Yolda kuru ekmek parçalarıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan’ı yemeğe davet ettiler. Hasan t yoksullarla birlikte oturdu:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurdu ve;

“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” dedi.

Yoksullar onunla birlikte evin yolunu tuttular. Hazret-i Hasan radiyallâhu anh onlara yemek yedirdi, elbiseler giydirdi ve ceplerine de bir miktar para koydu.” (Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Çünkü Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, o ehl-i beytini bu şekilde en güzel ahlâk ölçüleriyle yoğurmuştu. O Fahr-i Kâinât Efendimiz; evlâtlarının, mubahlar konusunda da ileri gitmemesini, gönüllerini dünya sevgisine hiçbir şekilde kaptırmamalarını da telkin ediyordu.

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’in âzadlısı Sevbân radiyallâhu anh anlatıyor:

Allah Rasûlü; yolculuğa çıkacağında ailesinden son olarak, kızı Fâtıma c ile vedâlaşırdı. Döndüğünde de yanına ilk uğradığı kimse Hazret-i Fâtıma olurdu.

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem, yine bir yolculuktan dönmüştü. Hazret-i Fâtıma’nın; kapısının üzerine bir perde asmış, ayrıca çocukları Hazret-i Hasan’la Hüseyin’e gümüşten iki bilezik takmış olduğunu görünce, yanına kadar geldiği hâlde kızının evine girmedi.

Hazret-i Fâtıma radiyallâhu anha; Rasûlullâh’ın eve girmeyişine, gördüğü şeylerin sebep olduğunu anladı. Derhâl o süslü perdeyi kaldırdı, çocukların kolundaki gümüş bilezikleri çıkardı. (Ebû Dâvud, Teraccül, 21/4213)

Fahr-i Kâinat sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ehl-i beyti üzerinde gösterdiği bu titizlik ve muhafaza tavrıyla, ashâbına yaptığı şu tavsiyeyi bizzat hayata geçiriyordu:

Zeyd bin Eslem radiyallâhu anh anlatır:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve çoluk-çocuğunuzu yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz!..” (et-Tahrîm, 6) âyet-i kerîmesi nâzil olduğunda ashâb-ı kiram;

“–Yâ Rasûlâllah! Kendimizi koruyabiliriz, ya ehlimizi, ailemizi nasıl koruyacağız?” diye sordular. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem şu cevabı verdi:

“–Onlara Allâh’a kul olmayı, tâat ve ibâdeti emredersiniz. Allâh’a isyân etmekten ve günah işlemekten de nehyeder yani alıkoyarsınız, işte bu onları korumak demektir.” (Âlûsî, XXVIII, 156)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, müstesnâ fazîlet ölçüleri içerisinde yetiştirdiği ehl-i beytini ümmetine emânet etmiş; kıyâmete kadar ehl-i beytini sevip, onları örnek alarak, hürmet göstermeyi bizlere bir vazife olarak vermiştir.

Ehl-i beyti sevmek;

EFENDİMİZ’E VEFÂ…

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin: Peygamber sevgisi, ehl-i beyt sevgisi ve Kur’ân kıraati…” (Münâvî, I, 226)

Bir başka hadîs-i şerifte de şöyle buyurulur:

“Allâh’ı, nimetleriyle perverde kıldığı için sevin. Beni de Allâh’ı sevdiğiniz için sevin. Ehl-i beytimi de beni sevdiğiniz için sevin!” (Tirmizî, Menâkıb, 31/3789)

Yine bir gün Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, mübârek torunları Hasan ile Hüseyin radiyallâhu anhüma’nın ellerinden tutup şöyle buyurmuştur:

“Kim beni, bu ikisini, bunların anne-babasını severse kıyâmet gününde benimle beraber olur.” (Tirmizî, Menâkıb, 20/3733)

Bu emre muhabbetle ittibâ eden ashâb-ı kiram, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’in yakınlarına büyük bir hürmet ve muhabbet beslerlerdi. Zira seven, sevdiğine olan muhabbeti nisbetinde; onun dostlarını, hizmetçilerini, yediği yemekleri, giydiği elbiseleri, kısacası onunla alâkası olan ve onu hatırlatan her şeyi sever. Muhabbet arttıkça mahbûbun çevresinde bulunan her şeye sirâyet eder.

İşte Allah Rasûlü’nü canlarından daha çok seven sahâbe-i kiram da Fahr-i Kâinat sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yakınlarından biri, bineğine bineceği zaman hemen üzengisini tutarlardı. (Heysemî, IX, 348) Kıyâmet günü bütün akrabalık bağlarının kesilip sadece O’nunla bağı olanların devam edeceğini bildiklerinden, Hazret-i Peygamber’in yakınlarından biriyle evlenerek O’nunla sıhriyet irtibatı kurabilmeyi cân u gönülden arzu ederlerdi. (Heysemî, IX, 173)

Çile ve iptilâ dünyasında en çok musîbet peygamberlere ve sonra onları takip eden Hak dostlarına geldiği gibi, ehl-i beytin başı da ehl-i dünyanın eziyet ve meşakkatlerinden hâlî olmadı. Hazret-i Ali Efendimiz; fitnenin kaynadığı bir devirde müslümanların birlik ve beraberliğini temin için halîfe oldu, neticede bir Hâricî tarafından şehîd edildi, Hazret-i Hüseyin ve ailesi, gaddar gafiller sürüsü elinde bir âşûrâ günü hunharca katledildi. En büyük bir insanlık cinayeti işlendi. Kardeş kanı dökülmemesi için riyâsetten ferâgat eden Hazret-i Hasan dahî zehirlenerek şehîd edildi.

Makam ve mevkîlerini koruma hırsındaki bazı tamahkârlar, ilk asırlarda ehl-i beytten hep korkmuş ve onlara pek çok eziyeti revâ görmüşlerdi. Buna rağmen sahâbenin takip ettiği muhabbet yolundan giden ehlullah hazerâtı dâimâ ehl-i beyte; Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma ve evlâdına sadâkat ile temâyüz etmiştir. Şu kıssa buna ne güzel bir misaldir:

Bişr-i Hafî rahmetullâhi aleyh der ki:

“Bir gece rüyamda Fahr-i Âlem Efendimiz’i gördüm. Bana dedi ki:

«–Ey Bişr! Allah senin kadrini niçin yüceltti, bilir misin?»

«–Hayır yâ Rasûlâllah!» dedim.

Buyurdular ki:

«–Benim sünnetime ittibâ etmen, sâlih kimselerin hizmetinde bulunman, din kardeşlerine vaaz u nasihat etmen, ashâbımı ve ehl-i beytimi sevmen, seni sâlihlerin makamına yükseltti.»”

İslâm edebiyatının Fuzûlî gibi mümtaz sîmâları da dâimâ ehl-i beyt muhabbetini terennüm etmişlerdir. Osmanlı’da Efendimiz’in pak neslinden gelen seyyid ve şeriflere büyük ihtimam gösterilmiş, onların hukukunu gözetmek için «nakîbü’l-eşraf»lık müessesesi tesis edilmiştir.

Ehl-i beyt; İslâm’ın ailevî hayatta en güzel tatbikatını bize gösterdiği gibi, bir müslüman ailesinin nasıl olması gerektiğini de bizlere öğretmektedir. Bu kıvamda tesis edilen aileler, en güzel fertleri yetiştirmiş; İslâm şahsiyetini, İslâm’ın güler yüzünü sergileyen fertlerin oluşturduğu cemiyetler de dünyaya saâdet çağları yaşatmıştır.

Tarihte Kerbelâ Fâciâsı gibi pek çok ibretâmiz hâdiselerin yaşandığı 10 Muharrem âşûrâ günü ile, mîlâdî takvimin 17 Aralık günü, Şeb-i Arûs yani Hazret-i Mevlânâ’nın Hakk’a yürüdüğü gün bu yıl arka arkaya gelerek bir tevâfuk oluşturdu.

Aşure günü bizlere, ehl-i beyti, Allah Rasûlü’nün neseb yoluyla akrabalarını hatırlatırken; Şeb-i Arûs da, Hazret-i Mevlânâ’nın şahsında Fahr-i Kâinât Efendimiz’in gönül yoluyla akrabaları olan «ehlullah» hazerâtını yâd ettirmektedir.

Bu ölçüyü, yani Allah Rasûlü ile gönül yoluyla da akrabalık tesis edilebileceğini bize bizzat Fahr-i Kâinât Efendimiz vermektedir:

Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’e bir sahâbî;

“–Yâ Rasûlâllah! Muhammed’in âli, ehl-i beyti kimlerdir?” diye sordu. Efendimiz cevaben şöyle buyurdular:

“–Muhammed’in âli, ailesi bütün muttakîlerdir, bütün takvâ sahipleridir.” (Taberânî, Beyhakî)

Peygamber Efendimiz, candan sahâbîsi Selmân-ı Fârisî şahsında da bu hakikati beyan buyurmuştur:

«SELMAN BENDENDİR!»

Selmân-ı Fârisî radiyallâhu anh , adından da mâlûm olduğu üzere, Fars muhîtinden hicret etmiş, yabancı bir kimseydi. Fakat her hâli ile o kadar güzel bir nümûne şahsiyet ve câzibe merkezi bir zât hâline geldi ki, ensar da muhâcirler de;

“Selman bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz oldular.

Bunun üzerine Varlık Nûru Efendimiz;

“Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir…” (Ahmed, II, 446-447) buyurdu.

Bu vesileyle Hakîm Tirmizî der ki:

“İki türlü seyyidlik vardır. Biri nesep yoluyla diğeri de gönül yoluyla.”

Dolayısıyla bütün Hak dostları birer mânevî seyyiddir.

O hâlde, takvâ üzere bir hayat yaşamak ve Hazret-i Selman gibi, Allah Rasûlü’ne âşık, sâdık ve hâdim bir gönle mazhar olmak da Fahr-i Kâinât Efendimiz’le akrabalık saâdetine nâil olmak demektir.

«Ben Ahmed-i Muhtâr sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ayağının tozuyum!» diyen Hazret-i Mevlânâ; İslâm şahsiyetinin sergilendiği, ilim ve irfan ile yoğrulmuş bir ailede yetişti. İlk mânevî terbiyesini Sultânu’l-Ulemâ / Âlimlerin Sultanı unvanlı babasından aldı. Kendisi de evlâtlarını, mâneviyat ve rûhâniyet yolunda birer sultan; ahlâk ve zarâfet timsâli birer çelebi olarak yetiştirdi.

Hazret-i Mevlânâ; «Hamdım, piştim, yandım!» diye hülâsa ettiği, mâneviyat yolculuğunun neticesinde; «Kur’ân hakikatlerinin özü, sırrı, hikmeti ve işârî tefsîri» mahiyetindeki eserlerini meydana getirdi. Misaller ve remizlerle insanın nice dertlerine derman reçeteleri takdim etti. Öyle ki, bugün onun eserleri; batı âleminde dahî en çok okunan eserler arasında yer almakta, onun feyizli nefesi, hâlâ hidâyet ve irşâda vesile olmaktadır.

Nitekim Allah dostlarının sözlerinin mânâsı ve kudreti noktasında Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Ehlullâh’ın yüreklerinden taşan mübârek sesler ve sözler, İsrâfîl’in sûru gibi dirilticidir.”

Kendisi de ilâhî sırları şakıyan bir bülbül olan Hazret-i Mevlânâ’nın hikmet ve ibret dolu sözlerini, hisseyâb olabilmek arzusuyla nakledelim:

SERMAYE, AĞLAYAN İKİ GÖZDÜR

“Bu fânî dünya pazarında, sermaye altındır. Öteki dünyanın sermayesi de aşktır. Ağlayan iki gözdür. Elinde parası olmadan pazara gidenin ömrü boşuna geçer. Pazardan eli boş döner.”

Cenâb-ı Hak, iki cihanı, insan için; insanı da mârifetullah ve muhabbetullah için yaratmıştır. Kurulacak mahşer pazarında geçerli tek akçe, aşk-ı ilâhî ve bu yolda gösterilen gayretler, akıtılan ter ve gözyaşlarıdır.

Gözyaşı, rakîk bir kalbin alâmetidir. Hazret-i Mevlânâ, Allah aşkı ve korkusuyla gözyaşı dökmenin ehemmiyetini de şu güzel misal ile açıklar:

“Nerede akarsu varsa, orada yeşillik vardır. Nerede gözyaşı dökülürse; oraya rahmet gelir, merhamet olur. Bostan dolabı gibi inleyerek gözlerinden yaşlar saç da, can bağında yeşillikler bitsin. Gözyaşı istiyorsan, gözü yaşlı olanlara acı. Acınmak, merhamete kavuşmak arzu ediyorsan; zayıflara, zavallılara merhamet et.”

Muhabbetullah karşısında en büyük engel; nefis ve süflî arzular ve nefsin tesiri altına girmiş, şerre âlet olmuş, ham akıldır.

Hazret-i Mevlânâ; Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan hazin bir baba-oğul sahnesine, Hazret-i Nuh ile babasının gemisine binmeyen oğlu Ken‘an’ın kıssasına atıfta bulunarak şöyle buyurur:

“Keşke Ken‘an yüzme öğrenmemiş olsaydı da; Nûh’un minnetine katlansaydı, gemiye girmeyi düşünseydi! Keşke o, küçük çocuklar gibi bilgisiz olsaydı da; onların analarının eteklerine sarıldıkları gibi Ken‘an da babasının lütuf ve keremine sığınsaydı! Yahut da, kitaplardan öğrenilen, ruhla ve gönülle ilgili olmayan «naklî bilgi» ile bilgin olmuş ve onunla gurura kapılmış olmasaydı da; bir velîden vahiy bilgisi kapsaydı!”

GERÇEK AKIL, GERÇEK İLİM

Hazret-i Mevlânâ; zâhirî, dünyevî bilgiye çok değer verilen, fakat hakikî ilim olan uhrevî bilgiye gösterilen itibarın azaldığı zamanımıza çok mühim mesajlar sunmaktadır. «Keşke böyle kuru, tek taraflı bir âlim olacağına, cahil olsaydı.» diyerek, tek kanatlı, yalnız zâhire, kabuğa takılmış, sanatta sanatkârı görmekten âciz kalmış bir ilmin cehâletten de beter olduğunu ne güzel ifade etmiştir.

Yine Hazret-i Mevlânâ hakikî ilim ve irfâna ulaşmanın yolunu da şöyle ifade eder:

“Biz gerçek ilmi; ancak bâtıl, yalancı ilmi terk etmek sûretiyle bulabiliriz. Cismânî arzularla, şehvânî duygularla barışmayı bırakarak, hakikî selâmete ve huzûra kavuşuruz.”

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Ey Hak yolcusu! Sen; aklı ve zekâyı, hayranlığı satın almakta kullan! Çünkü hayranlık; Hakk’ın güzelliğini, kudretini, sanatını görüp dehşet içinde kalmaktır!

Aklı, Hazret-i Mustafâ huzûrunda kurban et ve; «Allâh’ım bana yeter!» de!”

Akıl, insana verilen bir âlettir ve her âlet gibi şerre de hayra da kullanılabilir. Akıl âletinin hayra kullanılabilmesi için, onun vahyin muhtevâsında değerlendirilmesi îcâb eder. Bu da aklı, Fahr-i Kâinat sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in huzûrunda kurban etmektir.

Aksi hâlde, akıl şerre âlet olacak, aşk ve hakikat yolunda insana köstek kesilecektir. Hazret-i Mevlânâ böyle bir akıl için acı konuşur:

“Aklın aşk ve hakikat yolunda köstek olunca, o artık akıl değildir; yılandır, akreptir.”

Aklın toparlanabilmesi için sâlim bir tefekküre, hikmet ve ibretlere ihtiyacı vardır. Bu sebeple Hazret-i Mevlânâ, çok yerinde misallerle dünyaya aldanmamayı hatırlatır:

AYNADAKİ YALANA ALDANMA!

“Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”

“Sen; ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”

“Ölüye karşı beslenen aşk, ebedî olamaz. Sen; canına canlar katan, hiç ölmeyecek olan, hak olan bir diriye âşık ol.”

“Ey oğul ne zamana kadar altının, gümüşün esiri olacaksın? Rızıklar denizini, bir testiye dökecek olsan, ne kadarını alır? Ancak bir günlük kısmet, bir günlük su… Harislerin, dünyayı çok sevenlerin göz testileri hiç dolmaz. Sedef de kanaat edici olmayınca, içi inci ile dolmaz. Hâlbuki, ilâhî aşk sayesinde; nefsâniyetten kurtulan, benlik elbisesi yırtılan kimse; hırstan da, ayıptan da, kötülüklerden de tamamıyla temizlenir.”

Gönlün bu tavsiyelere kulak verip, istikamet üzere olabilmesi için, nefsin süflî arzularının bertarâf edilmesi gerekir. Bunun için de nefsi doğru tanımak îcâb eder. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Put kırmak kolaydır, hem de pek kolay; fakat nefis putunu kırmayı kolay sanmak, bilgisizliktir, bilgisizlik. Nefsin, her an zuhur eden öyle hileleri vardır ki; bir tek hilesi ile isyan denizinde yüzlerce Firavun ve tâbîleri batmadadır.”

Hazret-i Mevlânâ, nefs-i emmârenin dehşetini ifade ederek insanı, nefsinin şerlerinden gafil olmamaya davet etmektedir.

Nitekim hadîs-i şerifte;

“Yâ Rabbi! Beni; göz açıp kapayıncaya kadar bile, nefsimin eline bırakma!” (Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58) şeklinde duâ etmek ümmet-i Muhammed’e talim buyurulmuştur.

Allah Rasûlü, büyük meşakkatleri sebebiyle «Zorluk Seferi» adı verilen Tebük dönüşünde, ashâbına;

«Küçük cihaddan büyük cihâda dönüyoruz.» buyurmuş, taaccüp hâlinde bu ifadenin sırrını soran ashâbına, nefisle mücâhedenin en büyük cihâd olduğunu beyân etmiştir. (Câmiu’s-sağîr, II, 73)

Hazret-i Mevlânâ, nefsin şerri konusunda böyle uyarırken; diğer yandan da ümit aşılayarak, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi yoluyla elde edilecek olgunluğa davet etmektedir:

“Hiçbir ekmek yeniden harmandaki buğday tanesi şekline dönmez. Hiçbir üzüm de tekrar koruk olmaz. Hiçbir olgun meyve de yeniden turfanda hâline dönemez. Ey Hak yolcusu! Sen de bu yolda iyice piş, olgunlaş da bozulmaktan kurtul.”

Cenâb-ı Hak; muhsin olanların, yani kulluk vazifelerini ihsân üzere, en güzel kıvamda ve Cenâb-ı Hakk’ı göremese de, ilâhî müşâhede altında olduğu idrâki içerisinde yerine getirenlerin; ecirlerini zâyî etmeyeceğini beyân etmiştir. Nefsin şerrinden emin olunmaması îcâb etmekle birlikte, tasavvuf yolunda ihlâs ve samimiyetle gösterilen gayretlerin ziyân olmayacağı noktasında ümitvâr olmak gerekir.

Ancak bu ümit için istikamet şarttır. Nefsânî arzularla irtibatını kesmemek, îman ve küfür arasında gel-gitler içerisinde kalmak demektir. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

«ÎMÂNINI TAZELE!»

“Ey gönülden günah işlemeye istekli olan, nefsânî arzularını gizlice tazeleyen kişi! Sen asıl îmânını tazele! Fakat yalnız dilinle söyleyerek değil de kalbinle tazele. Nefsânî arzular tazelendikçe îman tazelenmez, çünkü şehvetin, nefsin dileğine uymak Hak kapısını kapar, kilitler.”

Tevbe ve istiğfar, yalnızca dil ile günahlardan bağışlanma dilemek değildir. Kabûle mazhar olacak tevbe, şu şartları hâiz olmalıdır:

1. Kesin bir nedâmet, günahtan katî sûrette pişman olmak.

2. Bir daha o günahı işlememeye azmetmek ve işlememek.

3. Sâlih ameller işleyerek tevbeyi tescil etmek.

Yahya bin Muâz rahmetullâhi aleyh buyurur:

“Günahları terk etmeden, Allah’tan af ve mağfiret istemek, yalancıların istiğfârıdır.”

Hazret-i Mevlânâ bunu şöyle tescil eder:

“Önce can çocuğunu, şeytan sütünden kes de sonra onu meleklere arkadaş et.”

Bu da yüce hasletlerle donanmakla mümkün. O hasletleri de özet hâlinde Hazret-i Mevlânâ şöyle beyân ediyor:

“Şefkat ve merhamette güneş gibi ol!”

Güneş, nasıl harâretinin azameti ve ufuklarının genişliği nisbetinde yeryüzündeki bütün mahlûkata ışık, sıcaklık ve gıda vesilesi oluyorsa; bir mü’min gönlü de, şefkat ve merhamette, şâmil, engin ve geniş ufuklara sahip olmalıdır. Mahlûkata Hâlık’ının nazarıyla bakmalı, merhamet ve şefkatini daraltmayan bir cömertliğin saltanatını yaşamalıyız.

En kuytu yerleri bile aydınlatan güneşin bu güzel hâlinden ilhamla Sâdî Şîrâzî der ki:

“Hak dostları kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş yaparlar!” Yani garipler, yoksullar ve kimsesizleri de arar bulur ve ihsân ederler.

Güneş için ısıtmamak, aydınlatmamak düşünülebilir mi? Bir mü’min için de merhamet ve şefkat böyle tabiat-ı asliye hâline gelmelidir.

Bütün varlığın merhamet kanatları altına girdiği Peygamber Efendimiz, ashâbına şâmil bir merhamete sahip olmalarını tavsiye etmiştir.

“Başkalarının kusurlarını örtmekte gece gibi ol!”

Bir örtü gibi, dünyanın üzerine serilen gece; nice sırları ve gizli hâlleri örter. Dînimizde tecessüs, yani başkalarının kusur ve ayıplarını araştırmak haram olduğu gibi; kardeşinin muttalî olunan hatalarını da ifşâ etmemek, kötülüğü her ne şekilde olursa olsun yaymamak esastır.

Tasavvufta aslolan başkalarının kusurlarıyla asla meşgul olmayıp, dâimâ nefsi muâheze ve muhâsebe altında tutmaktır.

Ancak nefsini arındırmış irşad ehli, başkalarının tezkiyesi için gayret eder. Bunu da ifşâ yoluyla değil, bire bir ıslah yoluyla gerçekleştirir.

Nitekim Allah Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem terbiyesiyle meşgul olduğu ashâbı içinde gördüğü hataları, dile getirirken, kendine galat-ı ru’yet isnâd ederek;

«Bana ne oluyor ki, bazı kimseleri şu hâlde görüyorum.» diye ifade ederlerdi.

“Sehâvet ve cömertlikte akarsu gibi ol!”

Coşkulu, şevkli bir şekilde çağlayan, kurumuş, susuzluktan çatlamış nice topraklara ulaşan bir nehir; tereddüt etmeksizin ihtiyacının fazlasını infâk eden, muhtaç gönülleri arayan, bulan, ihyâ eden cömert bir mü’minin ne güzel bir misâlidir.

“Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol!”

Gazap kuvveti; ancak hak nâmına, müstehakkına karşı kullanılacak, zulme karşı adâleti tesis için insana verilmiş bir melekedir. Onun nefs adına kullanılmaması iktizâ eder.

Nitekim ehl-i beytin kahraman ferdi, Allâh’ın arslanı Hazret-i Ali, i‘lâ-yı kelimetullah için cihâd ederken yere serip tam işini bitireceği sırada, mübârek yüzüne tüküren bir kâfiri; «İşin içine nefsim karıştı.» diyerek bırakmış, o şahıs da bu emsalsiz hassâsiyeti görünce îmanla müşerref olmuştur.

Yûnus Emre Hazretleri de;

Dövene elsiz gerek;
Sövene dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın…

diyerek, nefs adına hiddet ve asabiyetten tamamen arınmanın, dervişliğin bir şartı olduğunu beyân etmiştir.

“Tevâzû ve mahviyette toprak gibi ol!”

Toprak, kendisini ayakları altında çiğneyen bütün canlılara cömertçe ikram hâlindedir. Yine toprak, mahlûkatın cürûfâtını temizler ve tekrar bütün canlılara temiz, leziz ve şifâlı gıdalar hâlinde ikrâm eder. Bir mü’min de, hizmetiyle olduğu gibi tevâzuuyla da yaratılmış olduğu toprağın sıfatını taşımalıdır.

Tefekkür etmeli ki;

Toprak insanın hem mâzîsi hem müstakbeli… Üzerine her gün hiç düşünmeden basıp geçtiğimiz zemin, aslında öyle muhteşem ve esrarlı hakikatlerle dolu ki… Üst üste çakışmış milyonla gölgeler misâli, toprağın her karışı da üst üste nice insanların fânîlik sırrının hâli. Aynı zamanda da doğacak her insanın da harman noktası. Sayısı belirsiz bütün ölmüşler de doğacaklar da şu zemindeki toprakta… Bu gerçeği gören kimsenin bir gün ayaklar altında kalacağını idrâk edip de gurur ve kibrin pençesine takılması ne mümkün?

Hazret-i Mevlânâ, kibir ve kendini beğenmişliğin ne büyük ahmaklık olduğunu ne güzel ifade eder:

“Şu birbirimizden üstün olma dâvâsı, büyüklük iddiâsı da ne? Neticede, hepimiz bir sarayın kapısında değil miyiz? Allah;

«Ey insanlar! Hepiniz fakirsiniz, zengin olan yalnız Ben’im!..» (el-Fâtır, 15) buyurmuyor mu?!.”

“Olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol!..”

Bütün hikmetli sözlerin özü, samimiyettir. Dışın ve için, zâhir ve bâtının bir olması, riyâdan kurtulmak ve ihsan şuuruna ermekle mümkündür. Bu da her şeyi bilen, kalbimizden geçirdiklerimize dahî vâkıf olan Cenâb-ı Hakk’a karşı edebin muktezâsıdır. Edep ise, insanlık îcâbıdır;

İLLÂ EDEP, İLLÂ EDEP…

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Her kim edepten nasîbini almamışsa, o insan değildir. Çünkü insanla hayvan arasındaki fark, edeptir.

Gözünü aç da Allâh’ın kitâbı olan Kur’ân-ı Kerîm’e dikkatle bak! Göreceksin ki o, âyet âyet edepten ibarettir.”

“Îman nedir? diye aklıma sordum. Kalbimin kulağına eğilip;

«Îman edepten ibarettir…» diye fısıldadı..”

Hazret-i Mevlânâ’nın engin bir umman gibi olan gönlünden taşan bu hikmet damlalarının üzerine, Hocam Nurettin TOPÇU’nun şu mânidar sözlerini hatırlıyoruz:

“Biz, Mevlânâ Celâleddîn’in vecdinin feryatlarını dinledik. Daldığı huzur denizinin derinliklerini görmemize imkân yok. Denizin tâ dibinden sıyrılıp da suyun yüzüne ne vurdu ise onu görüyoruz. Biz Hazret-i Mevlânâ’nın aşkını değil, sadece aşkının dile gelen ifadesini elde ettik. Peltek dilimizle anlatmaya çalıştığımız bütün bundan ibaret. Huzur denizine yalnız o daldı. Bize vecdinin fırtınasından çıkan sesler kaldı. Heyhât, onu Mevlânâ zannediyoruz.”

Cenâb-ı Hak, anlamayı ve istifade etmeyi nasîb eylesin.

Rabbimiz bizleri, Habîbi’nin terbiyesiyle cihanın en mesut ve en mükemmel ailesini teşkil eden «ehl-i beyt»in ve O’nun aşkıyla O’na zâhiren ve neseben mülâkî olamasa da, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in rûhânî dokusundan hisse almış «ehlullâh»ın yolundan ayırmasın.

Rabbimiz, Hazret-i Mevlânâ gibi ehlullah hazerâtının hikmetli tavsiyelerinden ve ehl-i beyt muhabbetinden nasipdâr olmamızı ihsân buyursun.

Âmîn!..