Ben Milletimin Şiirinden NASIL AYRILIRIM!

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

Sene 1921. Yahya Kemal tedavi maksadıyla Sofya’dadır. O günlerde Bulgarların millî şairlerinden, Türk düşmanlığıyla bilinen Vazov ölür. Cenazesine Türkler de katılacaktır. Yahya Kemal vatana döndükten sonra yazdığı intibâları içerisinde bu cenazeden bir sahne aktarır:

“Ah esaret! Ne fecî cilvelerin vardır! O gün cenazede tabiî bilıztırar (zorakî olarak) Vazov’un menfûru Türklerin de heyetleri vardı. Ben o fesli kafileye hüzünle bakarken, gafil Türklerimizden biri: «Bizde yazık ki böyle büyük bir şair yetişemedi!» dedi. Fuzûlî’yi, Bâkî’yi, Nef’î’yi, Nedîm’i, Gālib’i, Hâmid’i, Vazov’a göre Himalaya tepelerini düşündüm. O Türk’ün yüzüne baktım, sordum. Cehalet gözüme esaretten bin kat fecî göründü.”

Bugün esir de olmadıkları hâlde şiirin, edebiyatın, sanatın rotasını yabancı limanlardan soranlar var. Yanı başında duran öz değerlerine kör, fakat isterse üç kıta ötede olsun yaldızlı yabancıları dürbünle hayran hayran seyredenler var. Bir mülâkatta rastlıyorum: «Bilmem kaçıncı yeni» ekolüne mensup bir «kırık nesir»ciden, şair namzetlerine mutlaka okumaları gerekli olarak gösterilen adres:

Güney Amerika şiiri!

Sanatta millî hududun dışına çıkılmaz mı? Elbette çıkılır… Ama pergel misali bir ayak özde olmalı. Gönül kendinde olmalı.

Meselâ vatan hissi, tarih şuuru ve millî telâkki noktasında sağlam bir duruşu bulunan Yahya Kemal de Fransız edebiyatından yararlanmıştı. Fakat, batıyı Türkçe içerisinde bir açılım, Türk şiiri ve Türk tarihini ele alışta, bir bakış, bir tarz, bir yorum meydana getirmek üzere inceliyordu. Yahya Kemal, berrak konuşma Türkçesini, kendi tabiriyle; «Beyaz Türkçe»yi edebiyata taşımak, bunun yanı sıra «eski şiirin rüzgârıyla», geçmiş asırların lisanıyla (da) şiir yazmak; Türk tarihini Malazgirt’ten başlatıp, İstanbul’un fethi ile zirveye oturtmak, kökü mâzîde bir âtî kurmak; vatanı, sanat eserlerinde, mekânlarda, mûsıkîde müşahhaslaştırmak gibi usul ve düşüncelerini, yurtdışında topladığı intibâlarla oluşturdu.

Ama üçüncü dünya ülkelerinden oluşan Güney Amerika şiiri kendine ait bir eda yahut sadayı bulmak için değil, dünyaya hâkim siyasî temayülü bilmek için tavsiye olunuyor. Şiirde Türkçe nazmı kaybetmiş bir nesil; mânâ ve fikirde de «Türk»çe düşünme kabiliyetini yitiriyor ve Okyanus’un ötesindeki devrimcilerden üslûp arıyor.

Bir de şiir felsefesi adına müracaat edilen ecnebî adresler var. Bizim dindar muhit gazetelerinde köşe bulan «sentezci» yazarların da sık sık müracaat ettiği Hölderlin, Heidegger, Wittgenstein gibi şair ve filozoflar… Bir şekilde ait oldukları Hıristiyanî fikriyatın tesiri, bu kişilerin şiir ve dil anlayışına yansıyor. İnançlı bir muhitin gazetesi olduklarını kültür sayfalarından itina ile temizleme kompleksine sahip gazetelerimizde, şiirin felsefesini bu yarı panteist yarı teslisçi filozoflara yaslayan yazılara sıkça rastlanıyor.

Netice korkunç!

Geçenlerde Sivas Büyükşehir Belediyesinin yayımladığı bir edebiyat dergisinden bir yazı başlığı:

«Şiir: Şair Âyetleri»

Peygamberine şair denmesini büyük bir iftira olarak vasfeden Kitab’ın cümlelerinin özel adıdır âyet. Türkçede kazandığı ikinci bir mânâ da yoktur. Fakat yine «Türk»çe değil ecnebîce düşünüşün yansımasıyla karşı karşıyayız: Çünkü batı dillerinde Kitâb-ı Mukaddes’in cümleleri ve mısra aynı kelime ile karşılanıyor: Verse. Hıristiyanî düşüncede peygamber, ilâhî duyuşları almada şairden pek farklı değil. Günahsızlık konusunda Papa’nın farklı görülmediği gibi. Bizim tertemiz ilim ve tasavvuf mirasımızdaki gibi kalbe gelen akışlar; vahiy, ilham, şeytânî ve rabbânî havâtır, keşf, müşâhede, vehim, vesvese, hayal, düşünce gibi ince ayırımlara tâbî tutulmazsa, şiiri âyete benzetmeye varan vartalara düşmek kaçınılmazdır.

Bir de zihnen batı hayranı olmadığı hâlde, ülkemizde batılılaşmanın neticesi olan bozukluklara havarî kesilme hatası var. Sevdiğimiz tarihçi-yazar Mehmed Niyazi; Yahya Kemal’in tarih anlayışı üzerine yazdığı yazısını, konuyla alâkası ve kendi sahası olmadığı hâlde şairin serbest şiire bakışı hakkındaki yorumuyla bitirmiş. Yahya Kemal’in; sanatta muhafazakâr olsa da yeniliklere açık olduğunu, serbestçileri sanatın dışında görmediğini, sanatkârdan da zaten bunun beklendiğini ifade etmiş.1

Hâlbuki Yahya Kemal, serbestçilere ciddî tenkitler getirmiştir. Şiire garâbet getiren Orhan Veli ve taklitçilerinin düştüğü hatalar hakkında mühim tespitleri vardır. İşte bunlardan birkaç cümle:

“Dîvan, Arab’ı ve Acem’i meşk etti; bu, onun kaderi idi. Tanzimat ve Edebiyât-ı Cedîde, Frenk’i meşk etti; onun gücü de ancak buna yetiyordu. Dîvan, isterdi ve özenirdi ki eseri Acem’e benzesin; Edebiyat-ı Cedîde isterdi ve özenirdi ki, eseri, Frenk’e benzesin ve şimdikiler istiyor ve özeniyor ki eserleri hiçbir şeye benzemesin. Başka olsun!.. Fakat bu başka olmak, bu, bir şeye benzememek modası ki, başka yerden geliyor!..

Hâlbuki şiir, hakikî şiir, öz şiir, her şeyden evvel bir şeye: şiire benzemelidir. Şiirde âhenk ve istif, armoni ve form… Asıl, dil ve edâ… Şiir bir söyleyiştir. Güzel olan, söylenen değil söyleyiştir. Hayatta; «Söyleyene değil söyletene bak.» ne kadar doğru ise sanatta da; «Söylenene değil söyleyişe bak.» düstûru o kadar yerindedir.”

Mehmed Niyazi Bey; «Yahya Kemal, eski-yeni değil güzel-çirkin ayırımı yapardı.» diyor. Fakat şairin güzeli nasıl tarif ettiğini ve yenilerin güzellik anlayışını nasıl tenkit ettiğini ifade etmiyor. Yahya Kemal’in değerlendirmelerine devam edelim:

“Gençlerde yeni ve hayreti çekecek bir şey söylemek gayreti var. Filhakika Orhan Veli; «Yazık oldu Süleyman Efendi’ye», «Vesîkalı Yârim» gibi hayret verici şeyler yazdı.

Gençlerde gördüğüm hâletin sebebine gelince: Gençlerin başı, yeni zamanlarda iki kayaya çarptı.

Birisi, devlet şairi veya nâsiri olmak… Birine yaranmak isteyince sanat ölür.

Öteki kaya, modadır. Bu daha tehlikeli bir darbe vurdu gençliğe. (…) Yeniyi aramada ifrat, hayret çekecek garâbetler yapılmasına sebep olur. Hâlbuki genç sanatkârların arayacakları ilk ve son şey: çeşnidir. Hayretimizi çeken şeyler tekerrür ettikçe hayret vermez olur, usanç bile getirir.”

“Genç nesle bazı kötü niyetliler; «Vezin bilmemek meziyettir, üslûpsuz yazmak meziyettir.» dediler. Gençler de; «Meğer biz ne meziyetli insanlarmışız da haberimiz yokmuş!» diye sarıldılar kaleme. Hiçbirinde sanat endişesi yok. Sonra gençler şiirin nasıl yazılacağını bilmiyorlar. Meselâ bir boks maçı tasavvur edin. Boks, boks eldiveniyle ve muayyen kāidelerle yapılır. Hâlbuki bir taraf boks eldiveni yerine tabanca kullanırsa bu bokstan başka bir şey olur. İşte Orhan Veli’den bu yana olan gençlerin şiirleri de böyle, boks eldiveni yerine tabanca kullanıyorlar.2 Orhan Veli üstünde durmak isterim. Bu şair, kendisine hayran bırakmak değil, hayrette bırakmak istedi. Hâlbuki hayret çabuk geçer. (…) Orhan Veli’yi taklit edenler hep hayret ettirmek istediler.”

Yahya Kemal’in aruzda ısrarı, Mehmed Niyazi’nin ihsas ettiği gibi basit bir alışkanlık yahut tercih de değildir. O; vezinde, kelimelerinde ve mevzularındaki hususî tercihlerinden dolayı muârızları tarafından «mâziye dalan fosil, mürtecî bir şair olduğu» yönünde ağır tenkitlere uğramıştı. Bir gazelinden dolayı kendisine: «TBMM’de bir Osmanlı mebusu!» diye çatan Behçet Kemal’e şöyle diyecektir:

“Bana Osmanlı mebusu demişsin. Hayatımda uğradığım iftiraların en insaflısı! Gel, sen Sümer ve Eti Behçet ol, ben Selçuk ve Osmanlı Yahya Kemal!..”

Gazetelerde tenkitçiler tarafından «Çaldıran» ve «Süleymaniye’de Bayram Sabahı» şiirleri onun mürtecîliğine delil olarak gösterilmektedir. O, bu hengâmede hem de serbest şiiri çok iyi bildiği hâlde aruzda, gazelde ısrar etmiştir:

“Bugünün solcuları beni mâ-zîmizdeki iftiharları sevmek ve söylemekle suçlandırıyorlar.

Ben pekâlâ alafranga şiir söyleyebilirdim. Bu şiiri tam yerinde tanıdığım için belki onların gözünü kamaştıracak kadar da söyleyebilirdim.

Fakat ben nasıl milletimden, milletimin şiirinden ayrılırım?

Bu herifler benim milletime bağlılığımı kusur addediyorlar da kendilerinin bu milleti anlamayışlarındaki kusuru meziyet sayıyorlar.

Bu ne garip tecellîdir.”

Yahya Kemal’in alafranga şiir söylemeyi solculuğa has sayışı dikkat çekicidir. Gerçekten de Sezai KARAKOÇ’a kadar sağ kesim kırık nesirden ibaret serbest şiirden de müphem, felsefî mırıltılardan da uzak durmuştur.3

Daha sonra ise muhafazakârlar içinde yabancı kelime ve uydurukça dâvâsında olduğu gibi, şiir anlayışında da yozlaşma, yabancılaşma baş göstermiştir. Ne yazık ki bugün serbestçilerin sanatkâr sayılmasını müdafaa muhafazakâr yazar ve gazetelere düşmüştür!

Yahya Kemal, Mehmed Âkif veya Necip Fazıl gibi bir aksiyon adamı değildi. Hayatı da örnek alınacak bir macera değildir. Ancak, o, İstanbul’un işgal günlerinde, İstanbul’un fethini düşleyen, bir camiyi, bir mahalleyi, başlı başına bir tarih, bir medeniyet olarak görmeyi deneyen ve başaran en azından zihnen ve kalben değerlerine sâdık bir sanatkârdı.

Bu değerleri nereden aldığına dair mühim bir hâtırası da bizi yabana değil yine köklerimize götürecektir:

“Annem, Yazıcızâde’yi, sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile elindeki kitaba, îmanla eğilişini hâlâ görür gibiyim. Çok yerlerini anlamadığım hâlde, annemin yüksek sesle ve makamla okuyuşundan dinlediğim Muhammediyye’nin o mısraları bana bizim öz maceramız, evimizin, mahallemizin, Üsküb’ün ve müphem sûrette bütün milletimizin dünya ve âhiret macerası gibi gelirdi. Daha o yaşta Yazıcızâde Mehmed Efendinin Türklükle İslâmlığı yoğuran, millî, İslâmî harsını benliğimde hissetmeye başlamıştım.”

Yani Yahya Kemal, Heredia gibi Avrupa şairlerinden çok önce öz kültürünün mayasını almıştı. Daha sonra ne okuduysa, neyi tetkik ettiyse onun üzerine bina etti.

Yine de şiir adına, edebiyat adına, tarih adına ne öğrenilecekse yabandan, yabancıdan duymak isteyenlere de bir haberimiz var:

İngiltere’de de şiirde ölçünün muhafaza edilmesini müdafaa eden sesler yükselmeye başlamış. Kraliçe’nin İngilizcesi Cemiyeti başkanı Bernard LAMB şöyle demiş:

“Şiir çevrelerinde önde gelen pek çok kimse vezin ve kafiyeyi küçük görüyor ve modası geçmiş sayıyor. İyi de şiirin tarifi nedir? Eğer kafiye ve vezin taşımıyorsa, onun şiir değil nesir olduğunu söylerim. Tahayyüllerle dolu bir nesre sahip olabilirsiniz. Fakat bu sadece nesirdir.”

Bir başka İngiliz şair M. George GIBSON ise İngiliz şiirinin tarihine müracaat ederek ve «free verse=serbest nazım» tabirini tenkit etmiş:

“Bir şey hem serbest hem nazım olabilir mi?”4

Hakikati yabancıdan duymak şart değil.

Tarz ve üslûbunu hiç müdafaa etmediği farz edilse bile; şarkılarıyla, gazelleriyle, rubâîleriyle, unutulmaz beyit ve mısralarıyla vefatının ellinci senesinde de, hâfızalarda, Türk milletinin vefalı şiir zevkinin en mühim mevkiinde kalmayı başaran Yahya Kemal; şiirde mânânın ve estetiğin teminatı olan şeklin ehemmiyetini ispatlıyor.

Dileğimiz; belki de yalnızca «Ezân-ı Muhammedî» şiiri vesilesiyle, şairimizin son sözleri olarak dile getirdiği5 itimadının rahmet-i ilâhiyeden mukabele bulması ve Cenâb-ı Hakk’ın, taksîratını affeylemesi. Evet, Yahya Kemal’in son sözleri Bâkî’nin şu mısraı olmuştu:

Allâh’adır tevekkülümüz, îtimâdımız. (Bâkî)

1 Zaman, 4 Şubat 2008.
2 Şair Seyrî (M. Ali EŞMELİ) de, şiirden kafiye vezin gibi kaidelerin kaldırılmasını futboldan kalenin kaldırılmasına benzetir.
3 Bkz. Mehmet KAPLAN, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, s. 323.
4 http://www.guardian.co.uk/books/2008/apr/13/news.poetry. Kırık nesircilerden Hilmi YAVUZ, Zaman’daki 16 Nisan 2008 tarihli yazısında konuyu alaycı bir şekilde işliyor. Lamb’ın cümlelerinden konunun mantığını ifade eden (altını çizdiğimiz) kısmı yazısına almayan yazar, tam da bu kısmın cevap verdiği bir yanlışa düşüyor: Tevriyeli bir başlığı şiir sayılmak için yeterli görüyor. Söz sanatları şiire mi mahsustur? Tevriyeli, telmihli, kinayeli, teşbihli, istiâreli ama nesir olan bir metin olamaz mı? Sonra tevriye de klâsik bir ölçü, bir güzellik kaidesi değil midir. Bir metnin şiir olup olmadığı, yalnızca yazarının onu ne gördüğü ölçüsüne mi bağlıdır?
5 Yazımızda Yahya Kemal ile ilgili iktibas ve bilgileri, Sevinç KURTÇA tarafından hazırlanan, «Devrin Meseleleri İçinde Yıl Sırasına Göre Yahya Kemal» adlı tezden aldık.