Yeniden Sılaya BİR MÜBAREK SEFER

Mustafa KÜÇÜKAŞCI

tali@yuzaki.com

Sefer hâlindedir insanoğlu.

Oldu olası öyle.

Önce var olup, adı zikredilmeye değer bir varlık oluncaya kadar nice milyar yıl geçti üzerinden. Ademden vücuda, topraktan rûha bir seferdi bu.

Varlık Nûru’nun yüzü suyu hürmetine yokluktan varlığa doğru çıkılan bir sefer;

Varlık çün sefer kıldı,
Dost andan bize geldi,
Vîran gönül nûr doldu,
Cihanım yağma olsun!.. (Yûnus Emre)

Yolun sonu itibarıyla kimilerinin toprak kalmayı, bu yola hiç düşmemeyi temennî edecekleri uzun bir yol.

Mevlânâ Hazretleri, yolun sonunda; “Keşke toprak olsaydım!” (Nebe, 40) diyenlerin sözünü böyle tefsir ediyor:

“Kâfirler; «Keşke topraktan yola çıkıp yükselmeseydim. Keşke toprak olarak kalsaydım da, içimde tohumlar devşirseydim. Topraklıktan insanlığa sefer edince, yol beni imtihan etti. Bu seferde bulunmaktan yol armağanı ne oldu?» derler. Bu yüzdendir ki kâfirin gönlü hep toprağa akar. Çünkü onun gözüne bekā yolculuğundan bir fayda görünmez.”

Sonra var oldu insan, cennete kondu. Fakat imtihan sırrı tecellî etti. Yasak ağaca yaklaştı ve «İnin!» emrine muhatap oldu;

“Bazınız bazınıza düşman olarak inin!” (Bakara, 36)

Yine başlamıştı sefer…

«Kün!» emrinin sarhoşluğundan sermest olmuş, hâlâ merkez noktadan uzaklaştığı, genişlediği söylenen kâinat gibi, kâinatın fihristi olan insan da; «İnin!» hitabından beri yönünü aramakta… Oradan oraya savrulmakta…

Kim bilir her birimize ömrümüzde bir kez olsun, en büyük ebeveynimizin buluşmalarının yıldönümünde, buluşma yerine gitmemizin emredilmesinin bir hikmeti de budur.

O mübarek seferi hatırlatmak;

Bir mübarek sefer olsa da gitsem,
Kâbe yollarında kumlara batsam. (Yûnus Emre)

Rivayetlere göre Kâbe-i Muazzama da meleklerin tavaf ettiği Beyt-i Mâmûr’un izdüşümü değil mi?

Hazret-i Âdem cennetteyken dinlediği, Beyt-i Mâmûr’u tavaf edip zikreden meleklerin o rûhânî seslerine hasret duyunca, onu teselli için nur sütunlarla Kâbe’nin temeli atılmadı mı?

Sadece dünyaya fizikî bir inişten ibaret değil bu seferin başlangıcı, aynı zamanda bir gözden düşüş.

Binlerce rakîbin gözü bir tâne güzelde,
Hep «âşık-ı sâdık benim» îlânı gazelde…
Sâkince deriz: «Sözleriniz, doğru, güzel de; (Tâlî)

Yalnız bize rûh üfledi rûhundan ezelde,
Vahdette biriz, Yâr ile kesrette küsûruz… (Seyrî)

diye iftiharla andığımız o yakınlık, o şan, o ahsen-i takvîm, o tekrîme yeniden dönüş olmalı bu sefer.

Bir köşeye itilmiş, gözden düşmüş, cilvelere muhatap kalsak da; «Ya tahammül ya sefer!» de değil, hem tahammül hem sefer diyerek;

O’na gitmek…

Madem bu sefer, cennetten kovulmakla başladı… O hâlde yönü cennet olmalı…

Madem bir sürçme ile başladı, istikamet ile düzelmeli bu sefer…

«Es-sefer kıt‘atün mine’s-sakar» demişler. Gerçek sılamızdan, cennetten uzak düştüğümüzden beri bu seferin her menzili ateşten bir parça…

Fakat;

Şâyet istersen gönül, son menzilin olsun sıla…
Dâimâ yollarda ol sen, verme aslā fâsıla… (Tâlî)

«İnin!» emrinden sonra, başıboş bırakmadı bizi bir güzel ismi de Hâdî olan Hüdâ’mız.

Bütün kitaplar ve elçiler;

“Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvîr, 26) sualinin tefsiri…

Dalâlet; cennetin yolunu kaybetmek, yolda kaybolmak, yanlış yollara sapmak…

Hidayet; yeniden doğru yolu bulmak. Cennete erişmek, ulaşmak…

Mukaddes kitaplar birer pusula… Peygamberler birer kılavuz…

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz,
Sen kıvrıl ben gideyim Son Peygamber kılavuz!
(Necip Fazıl)

Tefekkür bu seferin ne olduğunu, ne yöne gittiğini sorgulamak demek…

Âlemde her şey bize o yolculuğu hatırlatmalı.

Ayın menzil menzil yolculuğu…

Güneşin mevsim mevsim cevelânı…

Gece-gündüz… Bahar ve güz…

Ey aşk eri aç gözünü,
Yeryüzüne kılgıl nazar…
Gör bu latîf çiçekleri,
Bezenüp üş geldi geçer…

Bunlar böyle bezenerek,
Dosttan yana uzanarak,
Bir sor ahî bunlara sen;
Kancarudur azm-i sefer? (=Yolculuk nereye?) (Yûnus Emre)

İnsan hepten unutsa yolculuğunu, ölümün varlığı bile yetmez mi hatırlatmaya?

Yanmak, yakarmak nâfile,
Söz geçmiyor Azrâil’e.
Bir gün göçer her kāfile,
Hanlar değil, kervan bizim! (Tâlî)

Dünya hayatını bir yolcunun bir ağaç altında dinlenmesinden ibaret gören irfan için dünya kazık çakılacak yer değildir elbet;

Bu dünyaya gelen kişi,
Âhir yine gitse gerek!
Misafirdir, vatanına
Bir gün sefer etse gerek!

Fakat kolay değildir bu sefer… Yol uzundur… Menzil uzak…

Kolay değildir kayıp düştüğümüz o yüksek zirveye tırmanmak…

Miskin Yûnus gidisersin,
Uzak sefer edisersin,
Hasret ile kalısarsın,
Ah n’ideyim ömrüm seni!.. (Yûnus Emre)

Ya bu «uzak sefer»i kısaltmanın yolu yok mudur?

Vardır elbet…

İnsanın zihni ve kalbi, ışıktan da hızlıdır, derler. Salisede âlemi dolaşabilir. O hâlde mekânlarla, zamanlarla da mahdut değildir sefer…

O sebepten mi diyor Hüznî;

Seherde kûy-ı cânâna sefer kıl, bul dilârâyı!

Kalbin bu sefer gücünü, daha doğru tabir ile seyr ü sülûk kabiliyetini keşfedenler, bu mübarek yola akın ettiler, ırak seferleri yakın ettiler;

Maşuk benimledir bile,
Ayrı değil kıldan kıla!
Irak sefer bizden kala,
Dostu yakın bildim ahî!

Öyle ya, hem öteler ötesinde, ulaşılmaz, müteâl idi sıla denen hoş menzil, hem de şah damarından daha yakında…

Değme bir yol kandan bana,
Dağılmayam değme yana,
Kutlu oldu bu seferim;
Hoş menzile erdim ahî!

İş o yakınlığı sezmekte… Başka taraflara dağılmamakta, o yakınlığa uzak düşmemekte… Bunun için aşk gerek. Yeniden cânâna kavuşmak için iştiyak duymak gerek…

Âşık Yûnus’un dediği gibi:

Ne gelmeğün gelmekdürür,
Ne gülmeğün gülmekdürür,
Son menzilin ölmekdürür,
Duymadınsa aşktan eser!..

Bu aşkı duyan Eyüp Sultanların, Alparslanların, Fatihlerin seferleriyle, biz oldu, bizim oldu bu topraklar… Onlar can almak değil, can vermek için düşmüşlerdi yola.

Can verdiler can geldi bu diyara.

Can verdiler, vasl-ı cânân ve cennetân aldılar karşılığında…

Cennetân… İki cennet;

Biri vardıkları, biri bize bıraktıkları…

Ne mübarek, ne bereketli bir sefer değil mi?

Darısı biz torunlarına…