Hazret-i Osman Dönemi 1 (644-658)

Ahmet MERAL

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın bir suikast sonucu ağır yaralanmasının ardından yeni halîfenin kim olacağı önemli bir mesele olarak ortaya çıkmıştı. Hazret-i Ömer’e kendisinin görüşü sorulduğunda, değişik kanaat ve tereddütlerden sonra yedi kişilik bir kurulun bu meseleyi üç gün içerisinde çözmesini tavsiye etmişti. Tavsiye ettiği «Hilâfet Şûrası» sadece rey hakkı bulunan Abdullah bin Ömer dışında şu altı büyük sahabeden oluşmaktaydı:

Abdurrahman bin Avf: Zühreoğulları kabilesine mensup zengin bir tüccardı. Uhud Savaşı’nda 20 yerinden yaralanmış ve hafif aksak kalmıştı. Yaşı ve fizikî yapısı ağır hilâfet görevini yerine getirmeye pek elverişli olmadığı gibi kendisi de bu vazifeye talip olmamıştı.

Sa‘d bin Ebî Vakkas: Zühreoğulları kabilesinden olup, Sasanîlerle yapılan savaşlardaki başarılarıyla öne çıkmış gözde bir komutandı. Emirliği yürütüp yürütemeyeceği konusunda Hazret-i Ömer’in tereddütleri vardı.

Zübeyr bin Avvam: İslâmiyet’in yayılışında önemli yararlılıkları görülen bu sahâbî, Esedoğullarından olup, ticarette önemli başarılar göstererek çok zengin olmuştu. Başından beri makam ve mevkie düşkün değildi. Aynı zamanda Hazret-i Ebûbekir’in damadıydı.

Talha bin Ubeydullah: Uhud Savaşı sırasında Hazret-i Peygamber’i korumaya çalıştığı sırada kolundan yaralanarak sakat kalan bu sahâbî, Teym kabilesindendi.

Hazret-i Ali bin Ebî Tâlib: Ebû Tâlib’in oğlu olan Hazret-i Ali, Hazret-i Peygamber’in hem amcaoğlu hem de damadıydı. Çocuk yaşta Müslüman oldu, ilmi, dindarlığı, takva sahibi olması ve şecaati ile tanınırdı. Hazret-i Ömer de onun başarılı ve yetenekli bir yönetici olduğunu takdir ediyor, ancak onun hilâfete gelmesiyle Haşimoğullarının baskın hâle geleceği ve dolayısıyla Emevîler başta olmak üzere birçok kabilenin rahatsızlığına yol açacağı endişesini taşıyordu.

Hazret-i Osman bin Afvan: Emevî ailesinden takva ve hayırseverliğiyle meşhur, Hazret-i Peygamber’in iki kez damadı olmuş ve bu yüzden iki nur sahibi anlamına gelen «Zinnûreyn» lâkabıyla anılan bir sahâbiydi. Halim-selim ve hoşgörülü mizacından Emevî ailesinin istifade edeceğinden korkuluyor ve bu durumun dâhilî çekişmeleri körükleyeceği endişesi taşınıyordu.

Hilâfet şûrasında Hazret-i Abdurrahman bin Avf belirleyici oldu. Uzun müzakerelerden sonra Mescid-i Nebevî’de Hazret-i Osman’a biat edilmiş, böylece Hazret-i Ömer’in genişleterek muazzam bir coğrafyaya yaydığı İslâm devletinin yeni halîfesi Hazret-i Osman olmuştu. Onu, son derece zor bir görev bekliyordu. İslâm yayılışının sınır tanımaz bir noktaya ulaştığı bu devirde, çeşitli din, mezhep ve soydan meydana gelen unsurların kaynaştırılma zorlukları, yeni fetihlerin muhtemel güçlükleri elbette takva sahibi yeni halîfenin yaşlı omuzlarında bir yük olarak duruyordu. Hazret-i Peygamber sonrası idarî, adlî, malî ve içtimaî alanlarda devlette köklü yeni düzenlemelere gidilmiş, kadrolaşma açısından da çok önemli adımlar atılmıştı. Yeni halîfe Hazret-i Osman, bir yandan idarî yapılanmaları kurum hâline dönüştürme, öte yandan da fetihlerin aksatılmadan devam ettirilmesi gibi mühim meselelerle karşı karşıyaydı.

HAZRET-İ OSMAN’IN
HAYATI VE ŞAHSİYETİ:
577 yılında Taif’te doğduğu rivayet edilen Hazret-i Osman, buna göre Mü’minlerin Emiri olarak seçildiğinde 67 yaşında olmalıdır. Kureyş’in Emevî kolundan, ticaretle zengin olmuş bir aileden hayata adım atmış olan Hazret-i Osman, babasından sonra ticaretle bizzat ilgilenmiş ve böylece zenginliğinin yanında seyahatlerle de bilgi ve görgüsünü artırmıştı. Yumuşak mizacı, ciddî, efendi ve oturaklı tavırlarıyla Mekke toplumunda mümtaz bir yeri vardı. Hazret-i Peygamber İslâm’ı tebliğe başladığında, Hazret-i Osman 34 yaşında bulunuyordu. Yakın dostu Hazret-i Ebûbekir’in telkin ve teşvikiyle Müslüman olmuş ve ilk Müslümanlar arasında yer almıştı.
İslâmiyet öncesinde Hazret-i Peygamber’in ailesi Haşimîlerle, Ümeyyeoğulları arasında her alanda var olan amansız rekabet ve çekişme yüzünden kabilesi Ümeyyeoğulları’ndan ağır baskılar görmüş ve işkenceye varan sözlü ve fiilî saldırılara direnme başarısını göstermişti. O, Müslümanlara Mekke’deki eziyet ve baskıların çekilmez ve dayanılmaz bir seviyeye ulaştığı zorluk yıllarında ailesiyle Habeşistan’a hicret eden heyette yer almıştı.
Hazret-i Osman İslâm’ı kabul ettikten sonra Hazret-i Peygamber’in kızı Rukiye ile evlenmiş onun rahatsızlanması yüzünden Bedir Savaşı’na katılamamış ve iyi bir eş olarak ona bakmıştı. Onun vefatı üzerine Hazret-i Peygamber, diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü kendisiyle nikâhlayarak onu şereflendirmiş ve hısımlık bağını da devam ettirmiştir. Hazret-i Osman bazı askerî seferlere katılmasına rağmen savaşçı bir kişiliğe sahip değildi. O daha çok cömert ve uyumlu tavırlarıyla tebarüz etmiş mümtaz bir şahsiyetti. O, zenginliğini İslâmiyet’in emrinde kullanmaktan kaçınmaz, bu uğurda gıpta edilecek fedakârlıklar içerisinde olurdu. Tebük Gazvesi’ne katılan binlerce askerin ihtiyaçlarını sağlamış ve savaş erlerinin atlarının temininde büyük yararlılıklar göstermişti.
İslâm davetinin önündeki en büyük engellerden birinin aşıldığı Hudeybiye barışına giden süreçte Mekke’deki akrabalarının çokluğundan dolayı elçi olarak o seçilmişti. Mekke’de alıkonulduğu hâlde, öldürüldüğü yolunda bir şayia mü’minlere ulaşınca Rıdvan Biatı akdedildi ve Hazret-i Peygamber, bu sözleşmede bir elini diğer elinin üstüne koyarak Hazret-i Osman adına biat gerçekleştirdi.
Hazret-i Osman fakirlere yardım eder, ihtiyaçlarını giderir, akrabalarına da oldukça müşfik davranırdı. O; sevgi, şefkat ve merhamet duygusu çok yüksek kişiliği yanında edep ve hayâsıyla da gerek toplumda gerekse Hazret-i Peygamber’in yanında değerli bir mevkie sahipti. O, Hazret-i Peygamber’in ardından görev yapan Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’e de devlet yönetiminde yardımcı olmuş, o zâtların en yakın müşavirleri arasında yer almıştı.