Türkçe Konuşan Aranıyor!

Halil GÖKKAYA

Türkçeyi ilim dili, irfan dili, aşk dili, şiir dili ve medeniyet
dili olarak ne kadar kullanabiliyoruz? Onun üstün yapısını
ne kadar kavramış durumdayız? Yoksa onu küçük mü
görüyoruz? Yabancı dillere daha mı heveskârız?

Bazen insanlarımızın zihinlerinde o kadar çok sorular peş peşe diziliyor kil! Tabiî olarak da peş peşe pek çok sorular ihmal edilir hâle geliyor. Hattâ eğitim merkezi olan okullarda bile gitgide üzerinde durulmayan mühim sorular böylece pek çok kimsede hatıra bile gelmiyor, ya da verimli bir cevabın hazırlığı ihmal ediliyor. Her zaman gündeme gelen bir mesele olduğu hâlde konuşulanlara ve yazılanlara baktığımızda şu soruların kimileri tarafından hiç sorulmadığı ve cevaplanmadığı gün gibi âşikar görünüyor:

“Sahip olduğumuz kelime hazinemiz ne kadar? Bu kelimelerin ne kadarını kullanıyoruz? Hâfıza kartımızda kaç kontörlük konuşma lügatimiz var? Bunu gün geçtikçe artırabiliyor muyuz? Türkçe ifadeleri mi daha çok seviyoruz yoksa yabancı kelimeleri mi? Türkçeyi ilim dili, irfan dili, aşk dili, şiir dili ve medeniyet dili olarak ne kadar kullanabiliyoruz? Onun üstün yapısını ne kadar kavramış durumdayız? Yoksa onu küçük mü görüyoruz? Yabancı dillere daha mı heveskârız?”

Böyle uzayıp giden sualleri müspet yönde cevaplayacak münevverlerimiz az değil tabiî ki. Onları tenzih ederim.

Ancak merak ediyorum, halk arasında «geyik muhabbeti» dediğimiz türden başka konuşma bilmeyen boş dağarcıklılar bunlara hangi cevapları verir?

Merak ediyorum, iş yerlerinin levhalarına okuması bile zor yabancı kelimeleri dolduranlar ne tür cevaplar verir? Bu suallere hayatının en temel alanlarında «Selam!» yerine «çüs, hi (hay)…» gibi ifadeler kullanan ve «Allahaısmarladık!» yerine de «bye (bay)» diyenler acaba nasıl cevaplar verir? «Tekrar arayacağım», mânâsında «sana döneceğim», «tamam» yerine «okey» diyenlerin hangi cevapları var acaba?

Bu mevzuyu bazılarına göre tekrar pişirip önünüze getirmiş görünmeyi istemezdim. Ancak geçen hafta uğradığım semtin bir caddesinde neredeyse hiç Türkçe levha göremeyince yüreğim feryat etti.

Artık gözlerimiz Türkçe levhalara hasret kalacak neredeyse. Böyle giderse yarın Türkçe levha bulamayacağız caddelerimizde. Sonra da camlarda:

“Türkçe konuşan aranıyor!” yazacak…

Bunlar kuruntu değil. Çünkü bu gerçeklere dün kuruntu diye bakanlar, bugün vahâmetin hangi boyutlara vardığına kendileri de şâhit değil mi?

Birileri Türkçeyi hem cılız hem de kirli bir hâle getirmeye yıllardır geri adım atmadan uğraşıyor. Onların yarısı kadar da bu dili sevenler uğraşsa, Türkçe nefes alacak! Köklü ve zengin bir Türkçe, ona sahip çıkacak gayretli bir nesille üçüncü bin yılın dünya dili olamaz mı? Neden olmasın ki! İşte bunun için kalp ve söz zenginliği şart. Mevlânâ ne güzel demiş:

“Kalbi ve sözü bir olmayan kimsenin, yüz dili bile olsa o yine dilsiz sayılır.”

Sözlerimi Türkçenin bugünkü ahvâli karşısında yazdığım «Türkçeye Ne Oldu?» başlıklı şiirimle tamamlamak istiyorum:

TÜRKÇEYE NE OLDU?

Maya oldu tuzlu suya,
Göle karıştı Türkçemiz.
Gözler aldandı vahaya,
Çöle karıştı Türkçemiz.

Nedir şu yabancı kökler,
Çorak dilden kim ne bekler?
Yandı bin yıllık emekler,
Küle karıştı Türkçemiz.

Bülbüle yükledik dağı,
Kopardık en güzel bağı.
Nerde Türk’ ün dil başağı,
Pula karıştı Türkçemiz.

Bâkî kalınmaz yalanla,
Nereye dek bu talan la?
Lâl oldum elde kalanla,
Sele karıştı Türkçemiz.

Millet konuşuyor nece,
Halil sorar gündüz gece.
Şiir şiir, hece hece,
Yele karıştı Türkçemiz…