Ebedî Saâdetin Yolu; ÂHİRETE HAZIRLIKLI OLMAK

B. Cahit ÖZDEMİR bcahit@hotmail.com

 

 

İnsan, yüce Zâtı’nı görmemekle beraber, O -celle celâlühû-’yu arayıp bulabileceği ve tanıyabileceği bir hususiyette donatılmış; kâinat da kendisine musahhar kılınarak isim ve sıfatlarının sergisi olarak yaratılmıştır. Bu münasebetle; «Bu âlem, âkıller için seyr-i bedâyî, ahmaklar için ise şehvet ile yemektir.» denilmiştir. Sonsuz varlıklar içinde, sonsuz lütuflara mazhar olan insan; yine bütün varlıkların fevkinde, yeryüzüne «halîfe» olarak tayin buyurulmuştur. (Bkz. el-Bakara, 30)

 

Bunca muhteşem ve ulvî lütuflara mazhar kılınan insanın, bunun farkına varamayıp, fuzûlî işlerle iştigal etmesi bir bedbahtlıktır. Buna işaret bâbında; Ahmed Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri, Allah Teâlâ’nın kâinâtı insan için, insanı da kendisi için yarattığını; bu münasebetle, insanın Yaratan’ı bırakıp yaratılanla iştigal etmesinin abesliğine işaret eder. Ancak, dünya hayatının bir imtihan olması hasebiyle; yaratılıştan beri, her iki çığırın da varlığı bir vâkıadır. Bu cümleden olarak; 

 

“Hayatın gayesi; kesb-i kemal edip, seyr-i Cemâl’e ermektir.” düsturunu şiâr edinen gönül ehlinin ve ulemânın teselsülen devam eden gayretleri; Hâbil neslinin, Kābil nesline galebesi içindir. 

 

Dünya ve âhiret hayatı; zaman ve mekânları gibi farklı, bağlantısız olmayıp, birbirlerine bağlı ve tayin edici vâkıalardır. Hikmetli bir sözde, bu husus; 

 

“Dünya âhiretin tarlasıdır.” diye ifade edilir. Yine Mevlânâ Hazretleri de buna dair; 

 

“Sen hiç buğday ektin de, arpa bittiğini gördün mü?” buyurur. 

 

Bu cümleden olarak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ümmetine örnek olarak şöyle duâ ederdi:

 

“Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi, dünya ve âhirette her an Sana ihlâsla bağlı kıl.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 25) 

 

Günümüzde olduğu gibi; âhireti inkâr eden veya hatırına getirmeyen fertlerin teşkil ettiği cemiyetler, buhrandan buhrana savrulup rahat yüzü göremezler. 

 

Nitekim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu kargaşaya karşı şöyle îkaz buyurur: 

 

“Gaflete dalan, gülüp oynayan, kabirleri ve toprak altında çürümeyi unutan kul ne bedbahttır! 

 

Azan, haddi aşan, nereden geldiğini ve nereye gittiğini unutan kul ne bedbahttır!” (Buhârî, Merdâ, 19)

 

Büyük değeri hâiz bir neticeyi elde edebilmek, önceden ona uygun bir hazırlığı yapmakla mümkündür. Şüphesiz onu istemiş olmak, ulaşmak için kâfî gelmez.

 

Âhirete hazırlanmakla alâkalı olarak bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur:

 

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor: 

 

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte idim. Ensardan bir adam gelerek Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e selâm verdi. Sonra şöyle dedi: 

 

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi daha fazîletlidir?» 

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

 

«–Ahlâk bakımından en güzel olanları.» buyurdu. Sonra adam; 

 

«–Mü’minlerin hangisi daha akıllıdır?» diye sordu. 

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; 

 

«–Ölümü en çok hatırlayanlar ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananlar. İşte onlar en akıllı olanlardır.» diyerek cevap verdi.” (İbn-i Mâce, Zühd, 31)

 

Kur’ân-ı Kerim’de, ebedî hayatla alâkalı olarak, şöyle îkaz buyurulur: 

 

“Allâh’ın sana verdiği maldan harcayıp âhiret yurdunu ara, dünyadan nasibini de unutma. Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi sen de (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun. Yeryüzünde fesat çıkarma. Çünkü Allah fesatçıları sevmez.” (el-Kasas, 77) 

 

Âhiret hazırlığında nümûne-i imtisal olan Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetine de her fırsatta bu hususu emretmiştir. 

 

Nitekim, hutbe esnasında kendisine; 

 

“–Kıyâmet ne zaman kopacak!” diye soran kişiye, namazdan sonra, önemli olana işaret bâbında; 

 

“–Kıyâmet için ne hazırladın?” buyurdu. O kişi; 

 

“–Benim çok fazla amelim yok. Ancak ben Allah ve Rasûlü’nü gerçekten seviyorum.” dedi. 

 

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; 

 

“–Kişi sevdiğiyle beraberdir, sen de sevdiğinle beraber olacaksın.” (Tirmizî, Zühd, 50) buyurdu. Bu cümleden olarak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ümmetinin istikbâli ile alâkalı endişesini şöyle ifade buyurmuştur: 

 

“Ben; Allâh’a şirk koşmanızdan değil, dünya malına dalıp âhireti unutmanızdan korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz, 73)

 

Fânî olan dünya hayatı, ebedî olan âhirete nisbetle, bir hiç mesâbesindedir. Nitekim, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hiçliğe işaretle; 

 

“Bu dünyada, gurbetteki biri veya yolcu gibi ol.” (Buhârî, Rikāk, 3) buyurur. 

 

Kendilerini Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le aynîleşme gayretine adayıp; «gökteki yıldızlar seviyesine yükselen» ashâb-ı kiram hâzeratı da, bu hadîs-i şerîfin şümulüne girme azminde olmuşlardır. Bu münasebetle, Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, kendine mezar kazan birini görür ve ona; 

 

“–Kendine mezar hazırlama; kendini mezara hazırla!” buyurur. 

 

“Allah Teâlâ’nın yarattığı bütün zaman ve mekânlar mübârektir; âhiret hazırlığı için kullanılmaya, kalb-i selîmi kazanmaya âmâdedir. 

 

Ancak, Allah Teâlâ’nın lutfu olarak, insanların daha çok kazanmaları için; bazı zaman ve mekânlar daha bereketli ve feyizli olarak takdir buyurulmuştur. 

 

İşte; «Üç Aylar» diye vasfedilen, rahmet deryâları olan ve Ramazan ayında; «Bin aydan daha hayırlı» Kadir Gecesi ile taçlanan bir mevsime girilmiş bulunuluyor. Artık tarlaya ekilen tohumun hasattaki karşılığı, ancak Allah Teâlâ nezdindedir.

 

 Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur: 

 

“Allâh’ım; bize Receb’i ve Şaban’ı mübârek kıl; Ramazân-ı şerîfe ulaştır.” (Taberânî, Evsat, IV, 189; Beyhakî, Şuab, V, 348. Krş. Ahmed, I, 259)

 

Âmîn…