YA MENFAATPERESTLİK YA DİĞERGÂMLIK

YAZAR : Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi

İnsan, bir terkip…

İnsan, bir meçhul…

İnsanda ham bir nefis var.

Terbiye ve tezkiye bekleyen bir nefis.

O nefsin; terbiye edilmemiş, arındırılmamış, ham husûsiyetleri şunlar:

Nefsâniyet, enâniyet, hodgâmlık / bencillik / egoizm, acımasızlık, menfaatperestlik, fırsatçılık, kibir, haset…

İnsan terkibinde bir de kalp var.

İnanç, muhabbet ve temâyüllerin merkezi olan kalp de tasfiyeye muhtaç. Kalb-i selîm kıvâmına getirilmeye muhtaç.

Kalb-i selîmin husûsiyeti muhabbet… Muhabbetin tezâhürü ise, merhamet ve fedâkârlık.

İnsan, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye yolunda mesafe kat ettikçe; bencillikten kurtulup başkalarını düşünmeye başlar. Menfaatperestlikten diğergâmlığa geçer. Kendi menfaatini, rahatını, keyfini düşünmeyi bırakır; sevdiği uğrunda fedâkârlıklarda bulunur. Çünkü;

Kâmil ruhlar, hizmet ve merhamet, bilhassa fedâkârlık sayesinde ebedî kurtuluşa ermek için, etraflarında kurtaracak başka varlıklar ararlar.

Cenâb-ı Hak, mü’minleri şöyle tarif etmekte:

وَالَّذٖ۪ينَ اٰمَنُوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ

“(Kâmil) mü’minler, Allâh’ı çok şiddetli bir muhabbetle severler…” (el-Bakara, 165)

Vedûd ismiyle muhabbetin merkezi olan Cenâb-ı Hak, îmân ehlinin kalplerindeki muhabbetin yegâne adresidir. Diğer bütün sevgiler, «muhabbetullah» dolayısıyla, ondan neş’et ederek mânâ kazanabilir.

Muhabbetullah, bütün sevgilerin üstünde olmalıdır. Bu, dil ile söylenmekle tamamlanmaz. Muhabbet, fedâkârlıklarla kendisini gösterir.

Fânî aşk kıssalarında; âşıkların, sevdaları uğrunda, imkânsız demeyip Ferhat misâli dağları deldikleri, Mecnun misâli her şeyden vazgeçip çöllere düştükleri, her türlü hakareti, eziyeti, öldürülmeyi, yakılmayı göze aldıkları anlatılır. Hakikaten, kalbi saran aşk ve muhabbet; kişiyi, değil kendi menfaatini, canını, malını kollamak; sevdiğinden başka hiçbir şeyi düşünemez hâle getirir.

İlâhî muhabbetin müstesnâ kahramanları olan ashâb-ı kirâmın hayatı incelendiğinde de, baştanbaşa fedâkârlık olduğu görülür. Onlar, Allah ve Rasûlü uğrunda her türlü hakaret, eziyet, işkence, açlık ve sürgüne katlanmış, gerektiğinde canlarını fedâ etmiş, gerektiğinde mallarını bırakıp hicret etmiş, îcâb ettiğinde elde avuçta neleri varsa infâk etmişlerdir. Dillerinde dâimâ, kalplerinden yükselen;

فَدَاكَ اَب۪ى وَاُمّ۪ى يَا رَسُولَ اللّٰهِ

“Anam, babam Sana fedâ olsun, yâ Rasûlâllah!” hitabı olmuştur.

ASHAB GİBİ…

Âyet-i kerîmede buyurulur:

وَالسَّابِقُونَ اْلاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَاْلاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى تَحْتَهَا اْلاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara ihsân ile tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur; onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. Allah; onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)

Cenâb-ı Hak; bu âyet-i kerîmede, muhâcir ve ensârın yanında, onlara ihsân ile tâbî olanları da zikrederek, bizleri onların gayret ve ecirlerine ortak olmaya davet ediyor.

İslâm’a ilk giren muhâcir ve ensar; canlarıyla, mallarıyla ve bütün imkânlarıyla nasıl fedâkârlıklarda bulunmuşlarsa, Cenâb-ı Hak bizden de aynı tavrı, aynı hizmet ve gayret şuur ve heyecanını beklemektedir. Ashâb-ı kirâma ihsân ile, en güzel şekilde tâbî olmamızı işaret buyurmaktadır.

Rabbimiz’in hoşnutluğu ve rızâsı da, cehennemden âzâd olup, cennete nâiliyet şeklindeki büyük kurtuluş da ancak bu fedâkârlıklara bağlıdır.

Ashâb-ı kiram ve onların nurlu yolundan gidenler, bu büyük kurtuluş uğrunda canlarını kurban ettiler, mallarını kurban ettiler.

Esas hayat uğruna, fânî ömrü kurban ettiler.

Sonsuz huzur ve saâdet karşılığında, sonlu keyif ve hazları fedâ ettiler.

Ebedî emniyet ve güven için, korku ve endişelerini kurban ettiler.

Her şeyin ötesinde, Vâcibü’l-vücûd olan yegâne Var olan yüce Allâh’ın aşkına, benlikten, varlıktan, nefsâniyetten geçtiler.

Varlığın Nûru olan Fahr-i Kâinat –sallallâhu aleyhi ve sellem-’in ziyâsında kanatlarını yakan pervâneler oldular. Yanıp kül olmadılar, baştan ayağa nur kesilip, îman ve takvâ semâsında yıldızlar oldular.

Kendilerinden sonra gelen mü’minler için yol gösterici olarak Cenâb-ı Hak, o yıldızları gösterdi. Bencillik çöllerinde kaybolanlar, o fedâ ve kurban yıldızlarının nûruyla cennet vahalarına çıktılar.

Onlar fânî olan ne varsa, kurban ederek, Bâkî olana dostluğu elde ettiler. Fânîyi fedâ ettiler, ebedîye nâil oldular. Geçici olana vedâ ettiler, bekā mülküne merhabâ dediler.

İslâm; lügat mânâsıyla Hakk’a teslim olmak, ilâhî takdîre boyun bükmek, teslîmiyet göstermek demektir. Kemal mânâsında İslâm’ı yaşayan müslümanlar, İslâm’daki bu fedâkârlık rûhu ile iki şey kazandılar:

FEDÂKÂRLIĞIN İKİ BEREKETİ

1. Dirilik, dinçlik ve tazelik.

2. Kardeşlik rûhâniyeti…

Fedâkârlığın kazandırdığı ikramlardan birincisi, tezat içinde görünen bir hikmettir.

Can, mal, evlât, makam, mevki, her şeyiyle dünya; sonsuzluk yolcusu olan insan için birer imtihan vasıtasıdır. Mü’min bunları, ebed yurduna varmakta vasıta olarak kullanırsa mahzur yaşamaz. Fakat bunları vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirirse, her biri birer ayak bağı olur. Yukarı çıkaran bir merdiven iken, ayağa takılan, aşağılara yuvarlayan bir çengel hâline gelir.

Fânî vasıtalar ile bâkî gayeler karşı karşıya geldiğinde, kişinin tercihi hangi istikamette olursa; gerçek sevgisi de o yöndedir demektir.

Can korkusu bir yiğit için züldür. Ölümü hiçe saymayanlar, zillet içinde yaşarlar. Şehâdeti arzu etmeyen, zafere kanat açamaz.

Maddiyat endişesi; idealist bir insanı, bütün ideallerinden uzaklaştırır. Çünkü kişinin himmet ve gayretinin yüksekliği, gayesi uğrunda yaptığı fedâkârlıklarla ölçülür. Bu fedâkârlıkları gösteremeyenin, himmetinin yüksekliğinden bahsedilemez. Basit ve sığ bir hayat yaşar.

Evlât ve ailesinin rahat ve istikbâlini düşünmekte ifrata düşmenin, insana nasıl bir psikolojik mânî olduğunu, acı bir hayıflanma içinde şair şöyle söylemiştir:

Vîrân olası hânede evlâd ü ıyal var…

Çoğu gaflet ehlini; evlâdına mal bırakma, onların rahatını sağlama endişesi ve hırsı, kendi şahsî ve uhrevî faaliyetlerinden alıkoyar. Nice gafil, ömrünü; vicdanının, rûhunun değil, nefsin veya bir hanımın isteklerini yerine getirmek için harcar.

Nice korkak, bu gibi endişelerle hak ve hakikati söyleyemez ve dilsiz bir şeytana dönüşerek; hakkın zâyî olmasına, zulmün şâyî olmasına sebebiyet verir.

İslâm’ın fedâkârlık şuuru ise; sahâbe ve onları ihsân ile takip eden nesillerin bulunduğu devirlerde, mü’minlerin, hicret ve şehâdete can atmasını, serhatlerde evlâd ü iyalden ayrı kalarak cihad ve «i‘lâ-yı kelimetullâh»a koşmasını, Mehmed Âkif’in tabiriyle, «çiğnense de hakkı tutup kaldırmasını» sağlamıştır. Bu da kısa zamanda İslâm’ın kıtalara yayılmasını müyesser kılmıştır.

Kendini; canıyla, malıyla, her şeyiyle dîn-i mübîn-i İslâm’ın kurbanı görme anlayışı var oldukça, İslâmiyet hem gönüllerde hem de cihanda aziz oldu.

Ecdadımızın Avrupa’nın ortalarına, Viyana kapılarına kadar uzanan fütuhâtı, yorulmak bilmez gayret ve heyecanı da İslâm’ın bu dinçlik aşısı olan fedâkârlık şuurunun semereleridir.

Fedâkârlık milletler için olduğu gibi, ferdin gönlünde de, îman nûrunu ve Hak muhabbetini canlı ve taze tutan bir ateştir.

Öğretmenlik, hekimlik gibi hayır ve hizmet faaliyetlerinde gayret edeceklerin lâzım-ı gayr-i mufârıkı, yani ayrılmaz vasfı olan fedâkârlık; bizim tarihimizde; padişahlık, paşalık gibi, başka memleketlerdeki emsallerinde keyif ve saltanat sürme yerleri olan makamların dahî temel husûsiyeti olmuştur. Bey ve padişahlar, onca kudret ve servet içinde, kendilerini hizmete mecbur birer hizmetkâr gibi hissetmiş ve böyle fedâkârâne gayretlerle dolu ömürler sürmüşlerdir.

Düşünmelidir ki, pîr-i fânî olmuş, yarım yüzyıl devlete hükmetmiş olan Kanunî gibi bir cihan padişahını hasta hasta Zigetvar Seferi’ne çıkaran ne olabilir?

Özi Kalesi elden çıkınca, bunun acısına dayanamayıp kısa zamanda vefât eden I. Abdülhamîd’in hâli, nasıl îzâh edilebilir? «Asker evlâtlarımız ve masum ahâlî parçalandı!» diye Sultan’a hayatına mal olacak derecede «âhh» çektiren ve gönlünü elemle dolduran îman hassâsiyeti ne müthiştir!

Buna mukabil;

Fedâkârlık zayıflayınca, yapılanlar yeterli görülür olunca, keyif ve rahat, lüks ve ihtişam düşünülmeye başlanınca, ilâhî yardımın zıddı tezâhür etti.

Dünyaya sırt çevirdikçe, dünyayı da âhireti de kazanan müslümanlar; bu şuuru kaybedip dünyaya yöneldikçe, âhireti perişan ettikleri gibi dünyayı da kaybettiler. Fedâkârlığın bayraklaştığı devirlerde sel gibi haçlıları bertaraf ederlerken, bencilliğin yaygınlaştığı zamanlarda düşman çizmeleri altında zillete dûçâr oldular. Milyonlarca kilometrekareye hükmederken, o ihtişamın iyice küçüldüğü Tanzimat döneminde, âsâyişi bile sağlayamaz hâle geldiler.

Fedâkârlık, evvelâ Allah içindir, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- içindir. Ancak cihanda fedâkârlığı zarûrî kılan bir sebep de, mü’minlerin birbirine olan hukukudur:

KARDEŞLİK ŞUURU

Fedâkârlık rûhu, bütün mü’minlere bir kardeşlik rûhâniyeti ilkā etti. Kardeşlik kazandırdı. Kardeşi için çarpan bir kalp, kardeşi için sızlayan bir vicdan gelişti.

Cenâb-ı Hakk’ın bize ihsân üzere takip tâlimâtı verdiği ashâb-ı kiram, kardeşi için fedâkârlığın da en güzel nümûnelerini sergiledi.

Fahr-i Kâinat–sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den;

“Hiçbi­ri­niz ken­di nef­si için is­te­di­ği­ni, mü’min kar­de­şi için de is­te­me­dik­çe kâ­mil mü’­min ola­maz.” (Bu­hâ­rî, Îman, 7; Müs­lim, Îman, 71-72)

“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87) buyruklarını işiten ashâb-ı kiram, Hakk’ın rızâsını kazanmak için fedâkârlıkta daha da ileri geçtiler, kendi nefislerinden koparıp kardeşlerine ikram ettiler.

Mekke’deki evlerini, mallarını terk edip, Medine’ye gelen muhâcirler ile onları bağırlarına basan Medineli müslümanlar yani ensar, Fahr-i Kâinat -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz tarafından kardeş ilân edildi. Bu kardeşlikte bir tarafta kanaatkârlığın, istiğnânın, göz tokluğunun; bir tarafta cömertliğin, fedâkârlığın, îsârın müstesnâ misalleri sergilendi. Muhâcirler, karşılıksız yardımları kabul etmeyip, bahçelerde çalışmak şartıyla ensar kardeşlerinin mahsullerinden alabileceklerini söylediler.

Câbir -radiyallâhu anh-, bundan sonra olanları anlatır:

“(Hurma bahçelerinde muhâcir kardeşleriyle ortak olarak ziraat yapan) ensar; hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafa hurma dallarını koyarak o tarafı çok gösterir, muhâcirlere;

«–Hangisini tercih ederseniz alın.» derlerdi. Onlar da çok görünen yığın; ensar kardeşlerimizin olsun diye, az görünen tarafı alırlar ve böylece hurmanın çoğu muhâcirlere gelirdi. Ensar da bu yolla az olan kısmın kendilerine kalmasını sağlamış olurlardı…” (Heysemî, X, 40)

İncitmeden cömertliğin, kimseye belli etmeden fedâkârlığın ne güzel misâli…

Bugün satılan emtiayı olduğundan daha iyi, daha kaliteli göstermek için yapılan reklâm hilelerinin tam tersi…

Ensar bu güzel hasletleriyle ilâhî methe mazhar oldular. Âyet-i kerîmede kıyâmete kadar bütün mü’minlere örnek gösterilerek şöyle buyurulur:

وَالَّذٖ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْ۪اٖيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فٖ۪ى صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا اُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ٖ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, KENDİLERİNE GÖÇ EDİP GELENLERİ SEVERLER VE ONLARA VERİLENLERDEN DOLAYI İÇLERİNDE BİR RAHATSIZLIK HİSSETMEZLER. Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (el-Haşr, 9)

Cenâb-ı Hakk’ı seven; O’nun sevdiği, methettiği kullarından olmak isteyenler, bilirler ki, Cenâb-ı Hak, mü’mini mü’mine zimmetlemiştir.

HERKES KARDEŞİNDEN MES’UL

Cihana gönderilişte, ilâhî takdir, insanlar arasında eşitlik gözetmemiştir. Kimisi zengin, kimisi fakir… Kimisi sağlam, kimisi sakat veya hasta… Kimisi daha zekî, kimisi daha güçlü, kimisi daha becerikli…

Bütün bu farklılıklar da imtihan vasıtası… Kimde hangi nimet çok ise, bilmelidir ki, o nimetten mahrum olanlara karşı mes’uldür. Ayrıca mahrumların edecekleri duâlara dünyada da âhirette de muhtaçtır.

Kime Cenâb-ı Hak, bol rızık vermişse, az verdiklerinin mahrumiyet ve muhtaçlıklarından, o zengini sorumlu tutar. Kimi sağlam ve güçlü kılmışsa, hasta ve zayıf kardeşinin mes’ûliyeti onun omuzlarındadır. Kime zekâ, anlayış, ilim nasîb etmişse, ona da diğer kullara bu nimetlerle hizmet etme vazifesi düşer.

Kim bu mes’ûliyetlerini şevkle yerine getirir, kardeşi için fedâkârlık gösterirse, ilâhî mükâfatlara nâil olur. Böyle fedâkâr insanların istikamet verdiği bir cemiyette, kardeşliğin müstesnâ bir feyzi ve bereketi hâsıl olur. Böyle bir belde huzur ve saâdet yağmurlarıyla bereketlenir.

Fedâkârlığın eksildiği, herkesin kendi nefsini düşündüğü, bencilliğin kol gezdiği, insâniyet kıtlığı yaşanan bir beldede ise, bereketten mahrumiyet yaşanır. Kasvet ve bürûdet hüküm sürer. Terör ve anarşi olur.

Velhâsıl bugün bir müslüman, müslüman kardeşi için her türlü fedâkârlığı yapmalıdır;

SON NEFESTE BİLE!..

Yermuk Muharebesi sona ermişti.

Canlarını Hak yoluna kurban eden kahramanlarla dolu İslâm ordusu yine muzaffer olmuştu. Harp meydanı yaralı gāzîlerle doluydu.

Hazret-i Huzeyfe -radiyallâhu anh- meydanda dolaşıyor, yardıma muhtaç kardeşlerinin imdâdına yetişmeye çalışıyordu. Bu esnâda kıyâmete kadar anlatılmaya lâyık, fedâkârlığın en müstesnâ misallerinden birine şahit oldu. Kendisi şöyle anlatır:

“Elimde bir su kırbası harp meydanında yaralıları dolaşmaya başladım. Baktım ki amcamın oğlu kan seli içinde… Ağır yaralıydı. O şiddetli anda gözlerinin elimdeki su kırbasına takıldığını fark ettim. Ateşler içinde susuzluktan kıvranıyor olmalıydı. Kırbayı tam ona uzatmıştım ki, ileriden İkrime’nin sesi duyuldu:

«Su! Bir damla su!..»

Bu sesi duyunca amcamın oğlu Hâris, elini kırbadan derhâl çekti. Konuşmaya dahî güç yetiremeyerek, kaş ve göz işaretiyle suyu İkrime’ye götürmemi istedi.

Hemen İkrime’nin yanına koştum. Kırbamı ona uzattığımda bu defa Iyaş’ın sesi duyuldu:

«Su! Allah rızâsı için su!»

İkrime de, Hâris gibi o anda elini geri çekti ve suyu Iyaş’a götürmemi istedi. Hızla Iyaş’ın yanına gittiğimde gördüm ki, son nefesini vermiş, bu fânî dünyanın suyunu son bir kez içecek zaman bulamamıştı. Kana kana içtiği şehâdet şerbetinin hazzıyla, mütebessim hâlde gözlerini yummuştu.

Hemen toparlanıp; «Bâri İkrime’ye yetişeyim!» diyerek geri döndüm. Fakat gördüm ki, o da şehîd olmuş. Oradan amcamın oğlu Hâris’in yanına koştum. Ne yazık ki, o da rûhunu teslim etmişti…”

Üç şehidin ortasında kalan bu kırba, sahâbenin fedâkârlığını, kelimelerin yetmeyeceği bir fesahatle anlatır.

Rableri için canlarını fedâ eden bu yiğitler, son nefesin bütün güçlüğü içinde, kan revan hâlde o çöl sıcağında dahî bir yudum su içerek ölme saâdetini de önce kardeşlerine takdim etme derdinde idiler.

Onların hâllerini dinleyen bizler, bu fedâkârlık tablosu karşısında hayranlıkla dolu bir dehşete kapılıyoruz. Hâlbuki, şehâdetle hitâma eren bir ömrün son nefeslerini verirken, onlar bir bayram sevinci içerisindeydiler. Onlar -Allâhu a‘lem- cennet nehirlerini temâşâ etmekteydiler ve onları bu makama eriştiren şeyin, fedâkârlık olduğu şuuru içerisinde son nefeslerini de îsâr hâlinde verdiler. Damlayı deryaya değişmediler. Ebedî bayrama eriştiler.

Bu kıssayı dinlediğimizde;

Onların susuz şekilde, kavruk dudaklarla can vermelerine hüzünlenmeyelim. Çünkü onlar, Rableri katında rızıklandırıldıkları âyetle sâbit şehidlerdir. Biz, onca bolluğun içinde, -eğer mahrum isek- şükür nimetinden, fedâkârlık hasletinden ve o bayram sevincinden mahrumiyetimize ağlayalım.

Rabbimiz, müslümanlara senede iki bayram lutfetti. İki bayram da birer hakikatin talimi…

İKİ BAYRAM İKİ SIR

Ramazan Bayramı, takvâ ile yaşanan bir ayın sonunda ikram edilerek, bizlere takvâ ile, güzel bir kulluk ile tamama erdirilen ömrün, bayram gibi bir ölüm ile neticeleneceğinin müjdesini vermekte.

Kurban Bayramı da, bütün tedâîleriyle, Allah için yapılan fedâkârlıkların, candan ve maldan geçişlerin, Hakk’a yaklaşmak, O’nun hususî ikram ve rızâsına erişme bayramı olacağını hatırlatmakta.

Kurban bize, Hazret-i İbrahim’den hâtıra…

Hazret-i İbrahim, malını «Allah» zikrine kurban etti, Halil İbrahim bereketi zuhûr etti.

Canını; bir olan, putlardan münezzeh olan Allâh’ın, tevhîdin şahidi olmak adına kurban etti. Cenâb-ı Hak, ateşi gülistan eyledi.

Hazret-i İbrahim, muhatabı olan inkârcı güruh karşısında dâimâ sâlih bir nesil endişesi içindeydi. Yıllarca evlâdı olmadı, rızâ ve sabırdan ayrılmadı. Duâ etti:

رَبِّ هَبْ لٖ۪ى مِنَ الصَّالِحٖ۪ينَ

“Yâ Rabbî, salih evlâtlar lutfet bana!” (es-Sâffât, 100) diye yakardı. Sonunda ilâhî müjde geldi. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“İşte o zaman, biz ona (İbrahim’e) halîm bir oğul (İsmail’i) müjdeledik.” (es-Sâffât, 101)

Âhir ömründe evlâdı olunca, elbette ona sevgi ve muhabbetle dolmuştu. Fakat selîm bir kalpte hiçbir sevgi, muhabbetullah imtihanından geçmeden yer etmemeliydi. Cenâb-ı Hak, bir rüya ile Hazret-i İbrahim’e evlâdını fedâ etmesini işaret etti. Baba-oğul bu emir karşısında tereddüt göstermediler, Hazret-i İbrahim, evlâdını, Hazret-i İsmail de canını Hak uğruna fedâ etmeye hazırdı. Hem de hiçbir hikmet ve sebep sormadan…

Âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurulur:

“(İsmail,) babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası);

«–Yavrucuğum, rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, (buna) ne dersin?» dedi. O da cevaben;

«–Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallah beni sabredenlerden bulursun!» dedi.” (es-Sâffât, 102)

Daha önce can ve malını Hak yolunda kurban eden Hazret-i İbrahim, evlâdını da kurban edecekti.

Çünkü Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbeti, evlâdına olan muhabbeti aşmıştı. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın muradı, onun evlâdını kesmesi değildi, fedâ edebilecek derecede kalbini tasfiye etmesiydi. Bu sebeple, İsmail -aleyhisselâm-; gökten indirilen bir kurbanlık koç ile kurtarıldı.

Âyet-i kerîmede şöyle anlatılır:

“Her ikisi de teslim olup, (İbrahim) onu alnı üzerine yatırınca;

«–Ey İbrahim, rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu gerçekten çok ağır bir imtihandır.» diye seslendik.” (es-Sâffât, 103-106)

“Biz oğluna bedel, ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık; «İbrahim’e selâm!» dedik. (İşte) Biz iyileri böyle mükâfâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 107-111)

Bu ağır imtihanı yüz akıyla geçen İbrahim -aleyhisselâm- ve İsmail -aleyhisselâm- ’ın bu hâtırası, ümmet-i Muhammed’de kurban ibâdeti olarak kıyâmete kadar yaşatıldı.

Sâlih bir nesil endişesiyle yanıp tutuştuğu hâlde, evlâdını Hak yolunda kurban etmeye hazır olan Hazret-i İbrahim ve canını bu yolda sabırla fedâ eden Hazret-i İsmail, Varlığın Nûru –sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ecdadı olma şerefine de eriştiler. Bir başka tabirle, Cenâb-ı Hak, Habîb-i Edîbi’nin, bu fedâkâr neslin sulbünden gelmesini takdir eyledi.

Her namazın sonunda tahiyyattan sonra Efendimiz’e salât ü selâm getirirken Hazret-i İbrahim’e de salât etmiş oluyoruz. Bu şekilde salât etmeyi bizzat Peygamber Efendimiz –sallallâhu aleyhi ve sellem- talim buyurdu:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
اَللّٰهُمَّ بَارِكْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

“Allâh’ım! İbrahim’e ve âline rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve âline de rahmet et. Şüphesiz Sen, övülmeye lâyık ve yücesin.

Allâh’ım! İbrahim’e ve âline hayır ve bereket lutfettiğin gibi Muhammed’e ve âline de hayır ve bereket ihsân et. Şüphesiz Sen, övülmeye lâyık ve yücesin!” (Bkz. Buhârî, Deavât, 32; Tirmizî, Vitir, 20; İbn-i Mâce, İkâme, 25)

Hazret-i İbrahim’e nasîb olan bütün bu feyiz ve bereket, fedâkârlığın semeresidir.

Hazret-i İbrahim; evlâdı yerine ikram olan, onun fidyesi olarak gelen koçu kurban ettiği gibi, Efendimiz –sallallâhu aleyhi ve sellem-’e de, Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de Kevser’i ikram ettiğini haber verdikten sonra, namaz ve kurban kesmekle bu nimetin şükrünü edâ talep etmiştir:

اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَر فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

“(Habîbim!) Şüphesiz Biz Sana Kevser’i verdik. Şimdi Sen Rabbin’e kulluk et ve kurban kes.” (el-Kevser, 1-2)

Rabbimiz bizleri de O Kevser’den, ümmeti olmakla şereflendiğimiz Peygamber Efendimiz’e lutfedilen bol bol hayırlardan, bereketlerden istifade ettirdi. Nice maddî ve mânevî lütuflarla bizleri perverde eyledi. Sıhhat verdi, selâmet verdi, kuvvet verdi, imkân verdi. Îman verdi, Kur’ân verdi. Kat’î olarak biliyoruz ki, bütün bu nimetlerden de mutlak sûrette hesaba çekileceğiz.

Öyleyse bizler de, namaz, oruç, sa‘y, tavaf, hizmet, gibi bedenî ve zekât, sadaka, infak, hayır-hasenat, kurban gibi mâlî fedâkârlıklarla bu nimetlerin şükrünü îfâ gayretinde olmak mecburiyetindeyiz.

Unutmamalı ki;

Ancak salât ve kurbanımız kadar, yani kulluk ve fedâkârlıklarımız kadar; O Kevser’den istifade edebiliriz.

Duâ ve yaklaşma iştiyakımız kadar, fedâkârlıklarımız kadar Fahr-i Kâinat -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gönlünde yer edebilir, Hav­z-ı Kevser’e kabul edilenlerden oluruz.

Çünkü, fedâkârlığımız ne nisbetteyse, muhabbetimiz de o ölçüdedir.

Muhabbetin alâmet ve nişanı olan fedâkârlıklarını mahşer meydanına götüremeyenler; Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun, o havzın başından kovulan, uzaklaştırılan bedbahtlardan olmak tehdidiyle karşı karşıyadır.

Rabbimiz; gönüllerimizi mâsivâdan ve menfaatperestlikten temizleyip, muhabbetullah ile tezyîn eylemeyi, böylece kalb-i selîme ermeyi cümlemize nasîb eylesin.

Can, mal ve evlât gibi imtihan vesilesi ve âhiret yolculuğunun vasıtalarını gereği gibi istihdam ederek, onlardan Hak yolunda fedâkârlık göstererek, Zâtına yaklaşabilen ve vuslat bayramına erebilen kullarına bizleri de ilhâk eylesin.

Âmîn!..