«İyi» Düşünüp Cevap Verin «NASIL»SINIZ?

Şems’in Peşinde

Mustafa KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

Düşünmeden söyleriz bazı sözleri…

Dilimizin malzemesi olan kelimelerin derin düşününce nerelere vardığı üzerine de düşünecek zamanımız çoğu kez yoktur.

Günde kim bilir kaç kişiye;

«Nasılsın?» diye sormakta, kaç kişinin «Nasılsın?» sorusuna;

«İyiyim!» diye cevap vermekteyiz.

Hâlbuki, lisanımız gibi günlük hitaplarımız da derin irfanımızın izlerini taşır. Meselâ biz «Kendine iyi bak!» değil, «Allâh’a ısmarladık, Allâh’a emanet ol!» deriz, ayrılırken…

Ismarlarız Allâh’a, vedâ eylemeyiz,
Isrârımız: «Allâh’ı seversen!»; «Lillâh!» (Tâlî)

Hâl-hatır sorma, sıla-i rahim vazifemizden doğar; «Nasılsın?»…

Şükre vesile olur; «İyiyim, hamdolsun!»

Daha başka şeyler de akla getirir, tefekkür edince…

«Nasıl», Türkçemizin birleşmiş soru edatlarından. «Ne asıl?»

Sorulan kişi veya nesnenin aslını, astarını, hâlini sormak için.

Arapçada bu soru edatının karşılığı «Keyfe?» Keyfe’den mastar yaparak «keyfiyet» kelimesi elde edilmiş. «Kaç?» mânâsına gelen «Kem?» edatından da kemiyet. Keyfiyet ve kemiyete Türkçe karşılık olarak nitelik ve nicelik bulunmuş. Garp lisanında karşılığı kalite ve kantite…

Demek, «Nasılsın?» sorusu, hayatın kalitesini sormaktır diyebiliriz. Fakat, «Nasılsın?» sorusuyla genellikle sorulan muhatabın fizik ve moral durumudur. Sıhhatidir. Muhatabımızla ilgilendiğimizi, onun hâlini-hatırını sorduğumuzu ifade eder. O da cevap verir, yine genellikle iyi olduğunu söyleyerek, alâkaya teşekkür eder, mukabelede bulunur. İki taraf da sıhhatlidir. Elhamdülillâh… Problem yoktur.

Peki sıhhat nedir?

Kısaca: İnsanın kendini iyi hissetmesi…

Tarifin böyle geniş tutulması niçin? «Ne için?» Çünkü röntgenden MR ve ultrasona cihazların temiz gösterdiği, çekapların hastalık bulamadığı, tahlillerin; «Turp gibi!» dediği bir insan da kendini iyi hissetmeyebilir. Psikolojik olarak o kişi hastadır. Sıhhatli değildir. Orada bir problem vardır.

Sıhhat kelimesine fıkıh kitaplarında da rastlarız. Namazın sıhhat şartları gibi… Burada sıhhat geçerlilik demektir. Sakatlanmamış, bozulmamış, ifsad olmamış olmak… İsmail Hakkı Bursevî namazın sıhhat şartını ne güzel ifade ediyor:

Egerçi çokdurur ey dil şerâit-i zâhir
Huzûr-ı kalb hakîkatte vech-i sıhhattir

“Ey gönül, zâhirde sıhhat/geçerlilik şartları çok. Fakat namazda hakikat ehli için sıhhat şartı, huzûr-ı kalptir, yani namazda kalbin Allâh’ın huzurunda olduğunun idrâkinde olmasıdır.”

O hâlde, nasılsın sualinden murat, muhatabın sıhhatini sormak ise, pekâlâ, bu sıhhati, «geçerlilik, tutarlılık, gayeye uygunluk» olarak da anlayabiliriz.

Nasılsın? Nasıl bir insansın? Arkadaşlıkta nasılsın? İş hayatında nasılsın? Kullukta nasılsın? Patronlukta nasılsın? Babalıkta, kocalıkta, hanımlıkta, evlâtlıkta, öğrencilikte, memurlukta… ne durumdasın?

Bu sorulara «iyi» cevabını verebilmek için, sıhhat şartlarını bilmek lâzım. Sıhhat şartlarını anlamak için de evvelâ «Niçin»in cevabını vermeli…

Niçin, ne için yaratıldık?

Sonra da nasıllığımızı, hayatımızın niteliğini/keyfiyetini; hayat ölçülerinin mihengine vurmalı… Birçok hayat ölçüleri manzûmesi var. Bizimki «hangisi?»

Bizim yegâne hayat ölçümüz, kelâm ve kitap hâliyle Kur’ân-ı Kerim, davranış ve hayat hâliyle Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’na tâbî olanlar, sahâbî olanlar… Ez-cümle hayat ölçümüz Allâh’ın hoşnutluğu…

O hâlde, «İyiyim» derken düşünüp de, tartıp da söylemeli… İyi bir kulum, iyi bir ümmetim, iyi bir kardeşim, iyi bir insanım…

Demesi kolay, ispatlaması zor.

Biz yine; «Sağlıklıyım, ağzım-burnum akmıyor!» mânâsında iyiyim demeye de devam edebiliriz tabiî… Ama o iyiliğin de kıymetini bildiğimiz söylenemez.

Çünkü sıhhatin kıymetini de onu kaybedince anladığımızı söyleriz. Hâlbuki, sıhhatimizin tamamını değil sadece tamlığını kaybetmişizdir. Başımız ağrıyorsa, bütün odaklandığımız nokta başımızdır. Başımızın da ağrımadığı sıhhat hâlinin bir nimet olduğunu anlarız. Hâlbuki o an, diğer bütün âzâ tıkır tıkır çalışmaktadır. Biz onu yine idrak edemeyiz.

Sıhhatin zedelenmesine gösterdiğimiz bu tepki, sağlığımızı bu denli «tam» isteyişimiz ne içindir?

Çünkü mükemmelliği isteyen, arzulayan, bunu hak bilen bir tabiatımız var. Cildimiz nâzenin. Vücudumuz hassas. Canımız tatlı. Bu mükemmellik ne için? Yoksa yaratılışımız kovulduğumuz cennet rahatına mı ayarlı?

«Ölmeden öl!» şimdiden cennet nasîb olsun sana!..

Niçin yaratıldığımız sorusunun cevabı, kulluk olduğuna göre, bu mükemmellik de kulluğu tam olarak edâ için olsa gerek. Bursevî Hazretleri’ne kulak verelim:

Mübtelâ-yı derd-i ışk ol, cidd ü cehd et ey gönül
Bu gönül derdin kazanmaktır bu sıhhatten murâd

“Aşk derdine müptelâ ol, bunun için bütün gücünle gayret et ey gönül. Çünkü sıhhatli, sağlıklı yaratılmamızın gayesi, bu gönül derdini kazanmaya tâkat ve imkân sağlamaktır.”

Sıhhatin tamamını kaybettiğimiz ölüm ânına kadar devam eder, kulluk vazifesi. Her rastlaştığımızda birbirimizin sıhhatini sormamızın bir sebebi de ölüm korkusu olsa gerek. Birbirimize; «Ölüm, o yakîn yani kesin gerçek henüz yakın değil, değil mi?» diye soruyor gibiyiz. Hâlbuki asıl ölüler, ölmeden ölememişlerdir:

Bir marazdur derd-i fürkat mübtelâsı çok durur
Var şarâb-ı ışkı nûş it, eyle tashîh-i dimâğ…
Bir aceb hikmet ki ekser sâg olanlar hastadur
Haste-diller vardurur zâhirde vü bâtında sâğ… (Bursevî)

“Ayrılık derdi, müptelâsı çok olan bir hastalıktır. Gel aşk şarabını iç de zihnini iyileştir. (Yani aşk şarabını içerek, ayrılık derdinden kurtul, Mevlâ’ya vâsıl ol.) Bir acayip hikmettir ki, çoğunlukla sağlıklı olanlar, (Allah’ta fânî olamamış) diriler, hakikatte hastadır da gönlü (aşk derdiyle) hasta olanlar, hem zâhirde hem bâtında yani hem maddî hem mânevî olarak sağlıklı ve diridirler.”

Gönlü hasta olmak iki türlü.

Birincisi, derd-i aşk ile hasta olanlar; hakikatte sağlam olan, ama kelimelerin mecazî mânâlarıyla, dertli, inleyen, yanık gönüllüler…

İkincisi ise aşk derdinden habersiz ve nasipsiz olanlar, gönlü günah pasıyla kaplı, gaflet tozuyla mânevî damarları tıkalı, kalpleri marazlı kimselerdir ki, tek şifâları aşka düşmektir:

Derd-i aşka düşmeyen dil-haste-i hicrân olur;
Zâhidâ var aşka düş, sıhhat nasîb olsun sana!.. (Bursevî)

Düşeyim demekle düşülmez ki! Aşkın da hocası, reçetesini yazacak doktoru var:

Sıhhat dilersen eyle tabîbe mürâcaat
Derd-i derûna eyleyegör Hakkıyâ ilâc

Meded yâ Tabîbe’l-Kulûb! -sallâllâhu aleyhi ve sellem-

Geçenlerde irfan ehli bir misafirimize sordum:

“–Nasılsınız?”

Cevabı az farklı olsa da âşinâ olduğumuz türdendi:

“–İyi olmaya gayret ediyoruz.”

Ama sonu çok farklı idi:

“–İnşâallah, bir gün başarırız!”

İyi… İyilik… İyileşmek…

Bu iyilik, sıhhatli olmaktan ibaret değil. Yahut derin mânâlarıyla sıhhatli olmanın ta kendisi…

Kulluğun hakikî sıhhat şartı olan huzûr-i kalbi gerçekleştirebilsek de muvaffak olamasak da bir gün huzura yürüyeceğiz. Burada birbirimize nice; «İyiyim, iyisin, iyi…» desek de, bu nicelik değil, arkamızdan; «İyi bilirdik» ve vardığımız yerde; «Ni‘me’l-abd! Ne iyi bir kul!» takdirlerine mazhar olacak nitelik önemli…

Bir de ölmeden huzûra varıp gelmek var… Hani bir türlü iyileşmeyen ağır hastalar için söylenen; «Gidip gidip geldi!» tabirinde olduğu gibi.

Hastalıklar, sıkıntılar, musîbetler… İnsanı Allâh’ın huzuruna götürür. En-nihayet öldürerek değil, öldürüp öldürüp dirilterek de… Belki de bu sebeple hastalık, mânen diriliğe götüren bir nimet olur bazen. Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’de hikâye ettiği şu tablo, hastalığın da içinde bulunduğu zarûretlerin, darlıkların, muhtaçlıkların insanı mûnisleştirmesini, Hakk’a yakın hâle getirmesini ne güzel anlatmakta:

“Nice ihlâslı kişiler vardır ki; ağlayarak, sızlayarak samimiyetle yaptıkları duâlar, tâ göklere kadar yükselir! Günahların iniltilerinden çıkan, sevgi ve iştiyakla dolu olan gönüllerinin pişmanlık duyguları semâların da üstüne çıkar!

Bunun üzerine, melekler Cenâb-ı Hakk’a yalvarırlar:

«Ey her duâyı kabul eden, ey kendisine sığınılan yüce varlık!

Mü’min kulun yalvarıp yakarıyor; Sen’den başka dayanacak bir varlık tanımıyor! Sen, Sen’i inkâr edenlere, Sana yabancı olanlara bile ihsanlarda bulunursun; her dileği olan, dileğini Sen’den diler! (Acaba, mü’min kulunu yalvartıp da duâsını hemen kabul etmemenin hikmeti nedir?)»

Cenâb-ı Hak, meleklere buyurur ki:

«Mü’min kulumun dileğini hemen vermeyişim, onu suçlu ve hor gördüğümden değildir! Onu bekletmemde, ona bir lütuf ve yardım vardır; ona yarar vardır!

Çünkü ihtiyacı, o kulumu gafletten uyandırdı; Ben’i düşünmezken, Ben’i hatırlamazken, ihtiyaç onu aldı, saçından tuttu, çeke çeke Bana, Ben’im huzuruma getirdi.

Eğer onun ihtiyacını gideriverir, duâsını hemen kabul edersem, Ben’i unutur da döner, çocuklar gibi oyuna dalar! Gönülden ve candan yalvararak, kalbi kırık, gönlü yaralı, inleyerek;

‘Ey yardımı istenen Allâh’ım!’ diye yakarıyor ama; Onun sızlanması;

‘Yâ Rabbi, yâ Rabbi!’ diye derdini dökmesi Bana hoş geliyor.»”

Bizi hasta eylerken bile iyiliğimizi, iyileşmemizi arzu eden Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun.