MADALYONUN İKİ YÜZÜ

YAZAR : Fatih GARCAN fatihgarcan@hotmail.com

Finallerin son günüydü. Yüz yirmi kişilik koca sınıfta çıt çıkmıyordu. Körün taşı gibi, en zor imtihan son güne denk gelmişti. Kimsenin yaz okuluna kalıp, tatilini heder etmeye niyeti yoktu.

Nihayet imtihan bitmişti. Asistan kâğıtları toplar toplamaz; imtihan stresi, yerini tatlı bir heyecana bıraktı. Artık iş neticelere kalmıştı. Sınıftakiler bir yandan toparlanıyor bir yandan da yaza dair plânlarını paylaşıyorlardı:

–Sen bu yaz ne yapıyorsun?

–Ailemle şöyle güzel bir tatil plânlıyorum. Kuşadası’nda yazlığımız var, muhtemelen orada olacağım. Ders yok, final yok. Keyfime bakacağım… Sen ne yapacaksın?

–Bizimkiler de Marmaris tarafında bir yer ayarlamışlar. Anlayacağın ben de sabırsızlanıyorum…

Bir diğeri:

–Ben yurt dışına çıkacağım. «Work and Travel» tarzı… Ama benimki sadece travel; çünkü babam sağ olsun benim yerime de working yani… Ha ha ha…

Bir diğeri:

–Ben biraz şirkete takılacağım mecbur. Bizim peder beni salmıyor. Neymiş iş öğrenecekmişim… Bir düşünsene yahu, ben ve iş ortamı… Ama ilk fırsatta kopuk uçurtma…

Yaz plânları yarışadururken, içlerinden biri Ömer Faruk’a takıldı:

–Toprağım sen ne yapıyorsun bu yaz? Desene tarla, sap, saman… Hayvanlar, çobanlık falan, değil mi? Benim ki de soru yani… Ha ha ha…

Ömer Faruk, hiç bulaşmak istemedi. Hafif bir tebessüm etti geçti. Bu tür durumlara az-çok hazırlıklıydı.

Okuduğu okul, özel bir üniversite idi. Kendisi de okulu birincilikle kazanmıştı ve burslu okuyordu. Özel okulda burslu okumanın ne demek olduğunu az-çok biliyordu. Aslında içten içe pişmandı. Bir akl-ı evvelin ağzıyla, puanı yetiyor diye yazmış bulunmuştu.

Onun edebi; saygın kişiliği, olgun ve oturaklı fikirleri, birçok ön yargıyı tersine çevirmiş, arkadaşlar arasında çok sevilen biri olmuştu; ama gel gör ki lâf atan arkadaşı Hakan ile ilk günden beri yıldızı hiç barışmadı. Hakan, içten içe ona gösterilen bu saygıyı hazmedemiyordu. Her fırsatta şaka ile karışık lâf sokmaktan hiç çekinmiyordu.

Hakan’ın bu seviyesiz tavırları, arkadaşları arasında hiç hoş karşılanmasa da kimse onun etlisine sütlüsüne karışmak istemiyordu.

Hakan, tavrını yineledi:

–Ne o paşam? Zoruna mı gitti?

Ömer Faruk, gayet sakindi.

–Hayır, zoruma gitmedi. Sadece yaza dair plânım netleşmediği için ne diyeceğimi düşünüyordum.

Hakan edepsiz bir kahkaha patlattı ve ardından devam etti:

–Tabiî zor seçim! «Tarlaya mı gitsem? Çobanlık mı yapsam?»

Arkadaşlardan bazıları Hakan’ın tavrına dayanamadı ve kendisini uyardı. Ömer Faruk hemen söz aldı:

–Arkadaşlar bir dakika Hakan haklı, benim gerçeğim bu. Herhangi bir çekincem veya gocunmam yok. Utanılacak, utandırılacak bir pozisyonum da yok…

Sonra Hakan’a dönerek:

–Yalnız, bu sene farklı bir gelişme oldu. Benim de hem dil çalışmaları yapabileceğim hem de farklı sosyal faaliyetlerde bulunabileceğim bir yurt dışı plânım var.

Hakan birden durdu. Böyle bir şey beklemiyordu, bozuntuya vermemeye çalıştı:

–Ooo… İyiymiş. Nereye gideceksin peki?

–Şimdilik net değil? Dayım bir vakfın yurt dışı işlerini takip ediyor. O ayarlayacaktı…

–Hımmm… İyi… Umarım iyi geçer.

–Teşekkürler.

Ömer Faruk, ortamı hiç germeden durumu tatlıya bağlamıştı. Hakan ise seri adımlarla uzaklaştı sınıftan.

Aradan henüz birkaç gün geçmişti ki, Ömer Faruk’un dayısından haber geldi:

–Aslanım hazırlan haftaya bugün yolcusun. Tüm vize ve pasaport işlemlerin tamam, uçak biletin hazır.

Ömer Faruk’un dayısı, yurt içi ve yurt dışında birçok hizmetlerin organize edildiği mütevâzı bir vakıfta çalışıyordu. Özellikle fakir Afrika ülkelerinin çok yönlü hizmetleri, son yılların en yoğun fedâkâr tablolarına sahne oluyordu.

–Allah râzı olsun dayı, size de yük oldum.

–Estağfirullah yeğenim. Sen oralara hizmet etmeye gidiyorsun, bilâkis gönüllü oluşuna o kadar çok sevindim ki.

–Sağ olasın dayıcığım. İnşâallah sizi mahcup etmeyeceğim. Ben de bir an önce Afrikalı kardeşlerimle buluşmak için sabırsızlanıyorum. Sayenizde bir hayalim gerçek oluyor. O, açlıktan eti kurumuş çocukları görünce yüreğim sızlardı da bir şey yapamamanın çaresizliği beni kahrederdi. Elhamdülillâh, şimdi bir fırsat doğdu. Onlara bir yudumcuk temiz su içirsem, bir lokma yiyecek yedirsem, yüreğimdeki yangına belki bir nebze olsun su serpmiş olurum. Asr-ı saâdetteki fedâkârlıkların bugün sadece satırlarda kalması beni çok üzüyordu. Oralara hizmete giden kimseleri gördükçe bambaşka bir heyecan kaplardı içimi. Elhamdülillâh… Elhamdülillâh, şimdi bana da nasip oluyor.

–Mâşâallah yeğenime. Bazı önemli hazırlıklar yapman gerekecek, bildiririm. Hadi kal sağlıcakla…

–Sağ ol dayı, sen de…

Heyecanla beklediği günler gelmiş ve Ömer Faruk, kendini dünyanın en fakir ülkelerinden birinde; yüzü güzel, özü güzel, sözü güzel insanların arasında buluvermişti.

Ömer Faruk’un geldiği grup, doktorlardan ve inşaat mühendislerinden oluşuyordu. Mühendisler ekibi, su kuyuları açıyor, aşevleri ve okullar inşa ediyordu.

Doktorlar ekibi, muhtelif göz ve genel cerrahi ameliyatları yapıyordu. O bölgede, en çok bu tür ameliyatların eksikliği hissediliyordu.

Ömer Faruk ilk günlerde doktorlar ekibine yardımcı oluyordu. Gelen hastaların tanzimi, yemek ikramları vs. Ömer Faruk’tan soruluyordu. Ömer Faruk canla-başla koşturuyor, bir ânını dahî boş geçirmemeye çalışıyordu. Öyle ibretli manzaralara şahit oluyordu ki o koşturmalarda…

Göz ameliyatlarına yardımcı olduğu bir gündü. Otuzlu yaşlarda biri geldi. Manzara içler acısıydı. Adamcağız, katarakt hastalığına yakalanmıştı. Ülkemiz şartlarında artık basit bir ameliyatla tedavi edilen bu hastalık, bu ülkede tam bir imtihan vesilesi idi. Bu yaşta gözlerini kaybetmek üzere olan bu kardeşe, eğer bu engin gönüller yetişemeseydi belki de bu adamcağız, ömrünün kalan kısmını âmâ bir şekilde geçirecekti.

Ömer Faruk’un gönül dünyası, dehşetli fırtınalarla çalkalanan bir okyanus gibiydi. Vicdanı, en zor muhasebelerin çemberinde ter döküyordu:

“Biz şuracıkta iki-üç ay kadar buradayız. Bu insanlar senenin geri kalan zamanında ne yapıyorlar acaba?”

“Şimdi üç-beş kuruş bulunmuş, bir seferberlik rüzgârı esmişti? Ya sonra?”

“Bir de buralara gelen sömürgeci devletler… Kardeşim, bir lokmayı da mı çok görmüşler bu insanlara? Hiçbir şey bırakmamışlar, hiçbir şey…”

“Peki, onlar bu herzeleri yerken, binlerce insan açlıktan ölürken biz neredeymişiz? Ecdâdın eli buralara uzanmış, hâtıraları nakşolmuş, tohumlar atılmış; ama biz bu kıymete hem sağır hem kör kalmışız. Allah, bize bunun hesabını sormaz mı?”

Omzuna dokunan bir el, Ömer’i o derin iç muhasebeden çekti çıkardı:

–Ömer Faruk! Şimdi çok zor bir ameliyata gireceğiz, senden özel bir ricam var.

–Buyur doktor ağabey.

–Elimizde yeterli anestezi imkânımız yok. O yüzden senden ameliyat esnasında hastayı duâlarla, hoş hâtıralarla meşgul etmeni istiyoruz.

–Doktor ağabey, tamam yapayım da, akşam oldu. Siz de sabahtan beri ameliyat üstüne ameliyata girdiniz. Yorgunluğunuz her hâlinizden belli. Madem önemli bir ameliyat!..

–Ben de öyle düşündüm; ama emin ol vicdanım el vermedi. Daha on yedi yaşında bir delikanlı, durumu çok kötü. Çocuğun aslında ayakta durması mûcize… Ve delikanlı daha sırtında testilerle su taşıyacakmış. Mesafe de ne? 11 kilometre. Gönlüm o çocuğu bu hâlde göndermeye râzı olmadı. Sularını arkadaşlar ulaştıracaklar. Asr-ı saâdetten manzaralar kardeşim… Şükürler olsun ki buradayız…

–Tamam, abdestimi tazeleyip hemen geliyorum.

Ömer, hasta delikanlının başucuna bir iskemle koydu. Kendince ona destek olacaktı; ama hiç ummadığı bir şey oldu. Delikanlı Ömer’den elini hiç bırakmamasını ve okuyacak olduğu sûrelerin doğru olup olmadığını kontrol etmesini, yanlış okuduğu yerleri düzeltmesini istedi.

Doktorlar, şartların yetersiz oluşundan dolayı lokal anestezi yapmak zorunda kaldılar; ama karşılaştıkları manzara her birini çok derin bir teessüre sevk etti. Delikanlı ve Ömer el ele, delikanlının yine Ömer’den öğrendiği, belki 8-10 sûreyi tekrarlayıp duruyorlardı. Ömer, elindeki mendille bir yandan delikanlının terini silmeyi de ihmal etmiyordu. Yaşanan bu muazzam kardeşlik tablosu, tasvire sığmaz bir hâl almıştı…

Ameliyat bitmişti. Doktor da Ömer de delikanlı da maddî-mânevî hiç unutamayacakları bir operasyona şahit olmuşlardı. Ertesi günler kim bilir nelere gebeydi?!.

Maalesef sayılı günler çarçabuk geçmiş, Ömer Faruk’un dönüş günü gelmişti. Ayrılacakları zaman hiç tahmin etmedikleri bir kalabalık kendilerini uğurlamak üzere toplanmıştı. Aralarında kimler yoktu ki; Ömer’in Kur’ân-ı Kerim öğrettiği talebeler, yemek dağıttığı fakirler, su kuyuları başında suyla şakalaştıkları çocuklar, gözleri bantlı ameliyat olmuş insanlar… Ömer Faruk, artık gözyaşlarına mukavemet edemiyordu. Gözyaşları ile o bembeyaz gülüşler, acaba hayatın hangi karesinde bu kadar değerli olabilirdi ki…

Üniversite başlamış ilk ders için toplanılmıştı. Arkadaşları yaz boyu her gün çeşitli şekillerde birbirleriyle görüşmemiş gibi, herkes iştahla tatil boyunca yaptıklarını anlatıyordu. Ömer Faruk, ister istemez anlatılanlara kulak misafiri oluyordu. Hafifçe tebessüm etti. Bu tebessüm, samimî arkadaşlarından birinin dikkatini çekti. Usulca yanına yaklaştı:

–Ne o? Niye güldün?

–Hiç öylesine güldüm işte!

–Ben senin niye güldüğünü anladım. Sosyal medyada sol şeridi kapattın… O Afrikalı çocuklarla çektirdiğin fotoğraflar falan… Ne tatlı çocuklardı onlar. Helâl olsun. Çok imrendim, takdir ettim vallâhi…

Ömer; yanına gelenin ilk o olacağını tahmin ettiği için, hemen elini çantasına attı ve Afrika resimleri albümünü çıkardı:

–Bunu özellikle seninle paylaşmayı çok istiyordum.

–Neymiş o?

Ömer ile arkadaşı kendi hâllerinde albüme bakıyorlardı, Ömer bir yandan heyecanlı heyecanlı her karenin ayrı hâtırasını anlatıyordu. Bu arada yanlarına yaklaşıp kendilerini dakikalardır takip eden Hakan’ın farkına bile varmamışlardı. Albüm bittiğinde birden Hakan’ı fark ettiler:

–Sen ne yapıyorsun burada?

–Hiç size bakıyorum.

–…

–Dalga geçeceğimi zannetmiş olabilirsiniz. Sadece sizi takip ediyordum. Aslında Ömer, ben seninle biraz konuşmak istiyorum.

Ömer şaşkındı:

–Tabiî buyur.

–Ömer, öncelikle hakkını helâl et kardeşim. Geldiğin günden beri seni sözlerimle çok yaraladım.

–Estağfirullah. Helâl olsun.

–Okul kapandıktan iki hafta sonraydı. Dedemi kaybettik.

–Başın sağ olsun.

–Dedem benim her şeyimdi. Şımarık yetişmemde biraz onun etkisi oldu ama… Tek erkek torun olunca, kıymete bindik. Tabiî ben bu kıymeti biraz sömürdüm. Dedem çok hayırsever bir insandı, yufka yürekliydi. Ve benden son isteği de, fakirleri gözetmemdi:

“Evlâdım, en ufak bir hatırım varsa yetimi, fakiri kolla. Gerekirse sen yeme; ama onları asla ihmal etme! İki dünyada da zengin kalmak istiyorsan, al sana sırrı… Bir de arkamdan iki satır bir şeyler okursan… Ben öğrenemedim, öğretemedim; gözüm o mânâda açık gidiyor…”

Hakan gözyaşları içerisinde devam etti:

–Tatil boyunca her gün sayfanı takip ettim. Sen yeni bir şeyler paylaştıkça, ben gurur duydum. Az önce anlatırken dinledim. Ben de o ameliyatlara destek olmak istiyorum. Su kuyusunun masrafını da duydum. İnşâallah ailemle görüşüp ben de yardımda bulunmak istiyorum. Bana yardımcı olur musun?

Ömer’in de gözleri dolmuştu. Karşısındakinin Hakan olduğuna inanamıyordu. Takdir, neler çıkarıyordu karşısına. Nefsine kulak vermedi. Dilinde duâ, gönlünde niyazla şükürler etti Rabbine. Ve çok hoş bir edâ ile Hakan’a sarılarak bu kardeşliği perçinledi:

–Tabiî kardeşim. Her ne istersen… Gücümün yettiği, her ne istersen sana yardımcı olacağım.

–Allah râzı olsun kardeşim. Senin gibi bir arkadaşa sahip olmak dünyanın değme zenginliklerine bedelmiş doğrusu… Şu huzuru ilk defa yaşadım. Allah râzı olsun…