İSLÂM’IN İSTİKBÂLİ ve NESİL İÇİN GAYRETLER
Osman Nûri TOPBAŞ

MEYVELER YARINA…
Ferîdüddin Attâr –rahmetullâhi aleyh-, şu hikmetli kıssayı nakleder:
Bir gün padişah Nûşirevan; uçsuz bucaksız yeşillikler arasında, atını ok gibi, son sürat koşturuyordu. Bir ara yolda, ihtiyarlıktan beli yay gibi bükülmüş bir kimse gördü. Gördüğü o ihtiyar, geniş bir bahçe içerisinde birkaç meyve fidanı dikmekle meşguldü.
Bunun üzerine padişah; ânîden atını dizginleyerek bahçeye yaklaştı ve ihtiyarın, yapmış olduğu bu güzel işi hangi niyetle ve nasıl bir gönül kıvâmıyla yaptığını anlayabilmek için ona hitâben şöyle sordu:
“–Ey gençliğinde elif misâli dik duran, fakat zaman ilerledikçe dal gibi beli bükülmüş olan ihtiyar! Saçın, sakalın süt gibi ağarmış. Hak Teâlâ bilir ama, herhâlde ömür defterinden de yalnızca birkaç yaprağın kalmış gibi. Bu son günlerini; dinlenerek, huzur içinde değil de, o titrek ellerinle ağaç dikmekle mi geçiriyorsun? Zira sen, belki de onun meyvesini bile göremeyeceksin!”
İhtiyar; yerden aldığı bastonuna dayanarak önce biraz doğruldu, sonra da padişaha bir müddet hayretle, derin derin baktı. Akabinde de gönül deryâsının içinde nice inciler taşıdığını dile getirircesine tane tane konuştu:
“–Padişahım! Vaktiyle bizim için birçok kişi fidan dikti. Onlar, belki de o diktikleri fidanların meyvesinden istifâde edemeden vefât ettiler. Biz ise onların diktikleri ağaçların meyvelerini yedik. Bu sebeple; şimdi bize düşen vazife de aynen onların yaptığı gibi, bizden sonra gelecekler için fidan dikmek değil midir?”
İhtiyarın basîret ve firâset dolu bu sözleri, padişahın çok hoşuna gitti. Ona bir miktar altın hediye etti. Bunun üzerine ihtiyar, tebessüm ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“–Padişahım! Gördünüz mü? Ağacım daha şimdiden meyvesini verdi. Zira ben, yetmiş yıldan fazla yaşasaydım bile, bu mahsulden daha iyi bir kazanç elde edemezdim. Hâlbuki bugün ektiğim fidanın meyvesini yemek için on yıl beklemem gerekmedi. Bugün ektiğim birkaç fidan dolayısıyla, hem padişahımın nazarına hem de büyük ihsanlarına nâil oldum.”
Padişah, ihtiyarın bu sözlerinden daha çok memnun oldu. O araziyi de, oradaki suyu da ona bağışladı.
HİSSELER
Kıssaya farklı birçok açıdan bakarak muhtelif hisseler devşirebiliriz. Önce zâhiri itibarıyla ele alalım:
Ağaç dikmek; Nûşirevan’ın dediği gibi, uzun müddet içinde verim veren bir faaliyettir. Çok ihtiyarlamış, ölüme yaklaşmış bir insanın ağaç dikmesi; gereksiz bir hırs, bir tûl-i emel gibi görülebilir.
Fakat kıssadaki ihtiyar; meyve ağaçlarını, kendisi yemek için dikmediğini, gelecek nesiller için diktiğini bildirir.
Bu güzel bir vefâdır. Bizden öncekilerin gayretlerini, mîrasyedi gibi tüketip, geleceğe bir hazırlık yapmamak bencilliktir. Kendisi maddî mânâda istifâde etmeyeceği hâlde, gelecek nesiller için çalışmak ise, diğergâmlıktır.
Ağaç dikmek, sadece insanlar için faydalı değildir. Ondan istifâde eden birçok canlı vardır. Sâlim niyetle yapılan faydalı işleri mükâfatlandıran dînimiz, ağaç dikmeye de böyle ecirler vermiştir.
Asbâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Ebu’d-Derdâ –radıyallâhu anh–, bir gün Şam’da ağaç dikmekteydi. Yanına birisi yaklaştı ve hayretle;
“–Sen, Peygamber Efendimiz’in sahâbîsi olduğun hâlde, ağaç dikmekle mi meşgul oluyorsun?” dedi.
Ebu’d-Derdâ Hazretleri şu cevabı verdi:
“–Dur bakalım, hakkımda böyle acele hüküm verme! Ben Rasûlullah
–sallâllâhu aleyhi ve sellem–’i şöyle buyururlarken işittim:
«Bir kimse ağaç diker de o ağacın meyvesinden bir insan veya Allâh’ın mahlûkātından herhangi bir varlık yerse bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.»” (Ahmed, VI, 444. Bkz. Müslim, Müsâkât, 7)
Zâhirin ötesine, hikmet tarafına geçersek, fidanla kastedilen nesil gayretleridir:
FİDAN TEŞBİHİ
Tohumdan fidana, oradan binlerce meyve ve tohum saçan bir ağaca uzanan nebâtat âlemindeki zamana yayılan neşv ü nemâ, fert ve toplumun yetiştirilmesi husûsuna mühim bir temsil ifade eder:
Âyet-i kerîmede Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz ve beraberindeki ashâbın, sahih İncil’deki teşbihinin şöyle olduğu bildirilir:
“(Onlar) filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, çiftçilerin hoşuna giden bir ekin gibidirler.
Allah; böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle, inkârcıları öfkelendirir…” (el-Fetih, 29)
Tefsirlerde bu temsil şöyle îzâh edilir:
•Ashâbın Mekke dönemindeki sayıca az ve güçsüz zamanları; taze filiz vermiş, zayıf bir ekine benziyordu.
•Zamanla sahâbîler sayıca çoğaldı. Hicretten sonra müslümanlar bir site devleti hâline geldi. Bu da kalınlaşıp gövdesi üzerinde durabilen bir ekinin hâline benzetildi.
•Ekini eken çiftçiler, irşad ehlidir. Peygamberler ve onların vârisleri olan âlimlerdir. Onlar bu güzel manzaradan dolayı sevinirler. Nitekim Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in en saâdetli ânı; Hakk’a irtihâl edecekleri gün, hücre-i
saâdetin perdesini açıp, saflar hâlinde namaz için toplanmış ashâb-ı kirâmı seyredince, ardında güzel bir nesil bırakmanın huzuru ile tebessüm ettikleri zamandı.
•Kâfirler ise yetişen nesillere karşı öfke ve gayz içindedirler. Asr-ı saâdette; Bi‘r-i Maûne ve Recî tuzakları, İslâm’ı tebliğ eden Kur’ân talebelerine karşı kuruldu. Tarih boyunca da İslâm düşmanlarını en çok rahatsız eden manzara, İslâm tahsili gören gençler olmuştur. Kur’ân kurslarından, imam hatip liselerinden rahatsız olan, bunların kapatılmasına uğraşanlar; camilerdeki yaşlı cemaatten pek rahatsızlık duymazlar.
İnsan yetiştirmenin, nebâta benzetilmesinde; bu kudsî vazifenin sabır, sebat ve ihtimam gerektirdiğine de işaret vardır. Hiçbir bitkinin büyümesi, çiçek açıp meyve vermesi gözle görülebilecek bir hızla gerçekleşmez. “Koruk sabırla helva olur.” Eğitim faaliyetleri, acelecilik kaldırmaz.
Eğitim, sabır ve sebat ister.
Meselâ;
Bir akarsuyu, karşısına çıkan yüksek bir dağın tepesine doğru tırmandırmak neredeyse imkânsızdır. İnatla buna uğraşmak boşuna yorulmakla neticelenir.
Ancak nehri dağın etrafından dolaştırarak aktarmak mümkündür. Yol uzun ve meşakkatli görülebilir; fakat neticeyi hâsıl eder, gayeye ulaştırır.
Nesilleri yetiştirmek için gösterilecek gayretler; uzun vâdeli, geniş ufuklu faaliyetlerdir. Öyleyse, evlâtların dînî eğitimini, sadece bir yaz kursundan tahsil etmesini beklemek asla doğru değildir. Hattâ dünyevî bir meslek için 15-16 sene tahsile masraf edilirken, dînî tahsilin bir yaz cami kursunda tamam oluvereceğini düşünmek, -Allah korusun-, İslâm’ı istihfâf etmek / hafife almak olur.
Her anne-baba, evlâdının istikbâlini düşünür. Fakat bu istikbâli, dünya hayatının ölçeğinde, dar ufuklu görenler, sadece dünyevî tahsile ehemmiyet verirler. Âhiret ufuklarına bakabilenler ise, evlâtlarının eğitimini uhrevî kulluk tahsilinin üzerine tesis ederler.
EĞİTİMCİNİN KIYMETİ
Peygamberler, insan mürebbîleridir. Bu sanatın zirvesi, Rasûl-i Ekrem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’dir. Yirmi üç yıllık risâlet hayatında; sabırla ilmek ilmek yetiştirdiği câhiliyye insanından, muazzam bir fazîletler medeniyeti inşâ etmiştir.
Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz; risâlet hayatı boyunca dâimâ, İslâm’ı istikbâle taşıyacak muallimleri, geleceğin mürşidlerini yetiştirme gayretinde oldu.
•Mekke’de Dâru’l-Erkam,
•Medine’de Suffe Mektebi’nde yüzlerce talebe yetiştirdi. Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz; muhâcirleri de ensârı da sever, herkesin maddî ve mânevî ihtiyacına koşardı. Fakat en çok ihtimâmı Suffe talebelerine gösterirdi. Oradan yetişen sahâbîleri kabîle ve şehirlere tebliğ vazifesiyle gönderirdi.
Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in içtimâî bir vazife olan tebliğ ve irşâdı, ferdî ibâdet ve duâya da üstün tuttuğunu şu rivâyette görüyoruz:
Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– bir gün mescide girince halka hâlinde oturmuş iki grupla karşılaştı. Gruplardan biri Kur’ân-ı Kerim okuyor ve Allah Teâlâ’ya duâ ediyordu. Diğeri ise ilim öğreniyor ve öğretiyordu.
Bunu gören Nebiyy-i Muhterem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;
“Bunların hepsi hayır üzeredirler.
•Şunlar Kur’ân-ı Kerim okuyor ve Allah Teâlâ’ya duâ ediyorlar. Allah dilerse onlara (istediklerini) verir, dilerse vermez.
•Şunlar da ilim öğrenip öğretiyorlar. Ben de ancak bir muallim olarak gönderildim.” buyurdu ve hemen ilimle meşgul olanların yanına oturdu. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)
Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– şöyle buyurmuştur:
“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)
ASIL VEFÂ
Kıssada, evvelce meyve ağacı dikenlere teşekkür edildiğini görürüz. Bize bir bardak su verene teşekkür etmek de, insâniyet îcâbıdır.
Lâkin en büyük teşekkür, bize hidâyeti ulaştıranlara olmalıdır. Bizi îman ve İslâm nimetiyle yetiştiren sâliha anneler, sâlih babalar ve istikametli hocalar ömürlük teşekküre lâyıktır. Bize dînimizi, îmânımızı öğretenlere, buna vesile olanlara şükran borçluyuz.
Mevlânâ Hazretleri der ki:
“Ey bugün müslüman olan kimse! Eğer Hazret-i Ahmed –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in sa‘y ü gayreti ve putları kırmak husûsundaki himmeti olmasaydı, şimdi sen de ecdâdın gibi putlara tapardın!”
Şu İstanbul surlarının dibine kadar gelip şehîd olan sahâbe-i kirâmın gayretleri olmasaydı; akın akın Semerkant’a, Kayravan’a, tâ Çin’e, Afrika’nın içlerine kadar giden sahâbe efendilerimizin fedâkârlıkları olmasaydı; nice topluluklar, hâlâ bâtıl ve muharref dinlerinin içinde bocalar vaziyette kalırdı.
•Anadolu’yu köy köy irşâd eden dervişler,
•Balkanlara taşınıp İslâm’ın güler yüzünü orada bi-hakkın temsil eden topluluklar,
•Geçtikleri yerde İslâm’ın güzel ahlâkını sergileyen müslüman askerler,
•Okuduğu ezanla gönüllere dokunan müezzinler,
•Tevzî ettiği adâletle İslâm’a hayran bırakan kadılar, hâkimler…
Onların hepsi, kıyâmete kadar meyve verecek hayrat ağaçları diktiler. Onların amel defterlerine hâlâ sevaplar yazılıyor. Onlar bizim de teşekkürümüze lâyıklar.
Hakikaten Osmanlı da; Osman Gazi’nin görüp, Şeyh Edebâli’nin tabir ettiği rüyada temsil edildiği üzere, üç kıtaya uzanan devâsâ bir çınar ağacıydı. O mübârek çınarın gölgesinde; milyonlarca müslüman, asırlarca, huzur içinde yaşadı. Niceleri İslâm ile şereflendi. O gölgeye sığınan gayr-i müslimler bile dünyada adâlet ve ferahlık buldu.
Arnavut asıllı âlimlerimizden Ali Yâkub Hocaefendi, Osmanlıları çok sever ve hep rahmet ile anardı. Şöyle derdi:
“Ben Osmanlıları nasıl sevmeyeyim ki, onlar gelmeseydi, bizler küfrün karanlığı içinde kalacaktık…
Bizim memlekette Osmanlı ile din muhabbeti öyle mezcolmuştur ki; Osmanlı ile Müslümanlık, değişik lâfızlarla birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Öyle ki, bazen gayr-i ihtiyârî olarak İslâm’ın şartı yerine; «Türklüğün şartı kaçtır?» diye sorulur olmuş, cevâben de İslâm’ın şartları sayılmıştır.
Ben her gün bir hatm-i şerif okusam, her nefeste; «Yâ Rabbî! Bu kavme rahmet eyle!» diye duâ etsem, yine de Osmanlıların haklarını ödeyemem!..”
Bize hidâyeti, faydalı ilmi, iki cihanda saâdetin rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’i ulaştıranlara teşekkürümüz; aynı hizmeti bizden sonrakilere yapmak sûretiyle gerçekleştirilir. Böylece müteselsil ecirler meydana gelir.
VEBÂLİ DE VAR
Îfâsında ecir olan bu hizmetin, terk ve ihmâlinde de büyük bir vebal vardır.
Ebû Hüreyre –radıyallâhu anh–; kıyâmet günü, bir müslümanın görüp de bîgâne kaldığı gafillerin, o kişilerin yakasına yapışıp;
“–Beni niye irşâd etmedin!” diye feryâd edeceğini ve dâvâcı olacağını bildirir. (Rudânî, Cem‘u’l-Fevâid, V, 384)
Şu yaşanmış hâdise de tebliğ mes’ûliyetinin bir ifadesidir:
Amerika’da bir doktor hidâyete ermiş ve bunun için bir mescidde merasim tertiplenmişti. Uzak ve yakından pek çok müslümanın katıldığı bu merasimde, hidâyete ermiş olan o doktor bir konuşma yapacak ve İslâm’ı seçmekteki gerekçesini nakledecekti. Sözlerine başlamadan önce;
“–Siz müslümanlara bir suâlim var. Konuşmama başlamadan önce onun cevabını almak istiyorum.” dedi ve şu suâli sordu.
“–Benim annem de babam da birer hıristiyan olarak vefât ettiler. Size bunların öldükten sonraki durumlarının ne olduğunu soruyorum!..”
Cemaat endişelendi. Bu yeni müslümanın kararına tesir edecek bir keyfiyet olup da, acaba merasimde bir tatsızlık çıkar mı diye korktular ve;
“–İslâmî tebliğ onlara ulaşmamış ise mâzurdurlar. Âlem-i berzahta bekleşmektedirler. Bu husus, mahşerde mîzandan sonra belli olacaktır.” diye cevap verdiler.
Bunun üzerine doktor sözlerine şöyle devam etti:
“–Ey müslümanlar! Benim annem de, babam da benden daha bilgili, ahlâklı ve insaflı, yani hakşinas kimselerdi. Lâkin içinde yaşadıkları cemiyetin şartlandırmasıyla, hıristiyan olarak yaşadılar ve o hâl üzere de vefât ettiler. Mâsum bir nebî olan Hazret-i İsa’yı, ulûhiyette Cenâb-ı Hakk’a ortak sanıyorlardı.
İslâm’dan ise hiç haberleri yoktu. Böyle bir dînin belki ancak ismini duymuşlardı.
Allah hepinizden râzı olsun ki, buraya gelip bu mescidi açtınız. Beni bulup İslâm’ı anlattınız ve hidâyetime vesile oldunuz. Size teşekkür ederim.
Lâkin benim annem de, babam da birer emekli insandılar. Neden biriniz onlara yaklaşıp, bana anlattıklarınızı onlara da anlatmadınız? Eğer bunu yapsaydınız, onların benden daha da istekli bir sûrette İslâm’ı kabul edeceklerine hiç şüphem yoktu.
Evet biliyorum, îman bir nasip işi ve kader îcâbıdır. Lâkin bu âlem de, bir sebepler âlemidir. Siz, neden sebeplere tevessül ederek bu vazifeyi îfâ etmediniz?
Ben inanıyorum ki; onların İslâm nimetinden mahrum olarak âhirete göçmelerine, sizin ihmal ve gafletiniz sebep olmuştur. Onlar, mahşer gününde sizden davâcı olacaklar… Ben de… Ben de…” demiş ve kürsüde bir müddet hıçkırıklarla ağladıktan sonra, müslüman olma gerekçesini anlatmaya başlamıştır.
ÜMİTVÂR OLMAK
Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz buyurur:
“Kıyâmet kopuyorken bile, elinde bulunan fidanı dik!” (Ahmed, III, 183, 191)
Kıssadaki ihtiyar, âdetâ bu hadîs-i şerîfe bir misaldir. Çünkü müslüman, nikbindir / iyimserdir.
Âhirzaman nebîsi Rasûlullah Efendimiz’in gönderilmesi dahî bir kıyâmet alâmetidir. Kendi beyânı üzere; O –sallâllâhu aleyhi ve sellem–, ikindi vakti peygamberidir. Yani O’nun ümmetinin hayatı; güneşin batışına, yani kıyâmetin kopuşuna doğru bir akış içinde geçecektir.
O müddet içinde, sıklıkla moral bozucu büyük fitne ve kargaşalar yaşanacaktır. Günahların yayılması, hayâsızlığın artması gibi ümit kırıcı, ye’se düşürücü nice hâdiseler meydana gelecektir. Mü’min; bu hâdiselerden ibret alacak, fakat asla yılgınlığa, bezginliğe ve ümitsizliğe düşmeyecektir. Yapması gereken gayret ve fedâkârlıkları îfâ edecektir.
Necip Fazıl, yine nebat âleminden teşbihle aynı hakikati dile getiriyor:
Tohum saç! Bitmezse toprak utansın!
Hadîs-i şerifteki tâlimat, bilhassa irşâd ehli için çok mühimdir. Mesleğe heyecan ve azim içinde başlayan bazı muallim ve hocalar; yaşadıkları birkaç menfî hâdise, belki birkaç vefâsız talebenin hüsranı ile yavaş yavaş iştiyaklarını kaybetmeye başlarlar;
“–Ne yapsam nâfile!”
“–Yeni nesli terbiye etmek çok güç!” ve benzeri menfî duygularla, vazifelerini kerhen, abus bir suratla, isteksizce yapmaya başlarlar. Bu donuk hâl, şikâyet ettikleri talebeyi kendilerinden daha da uzaklaştırır. Sonra da;
“–Talebe yok ki!” diyerek âtıl ve tembel bir şekilde bir kenara çekilirler.
Hâlbuki;
İrşad vazifesinin emekliliği yoktur. İslâm’da emeklilik teneşirdedir. Eğitim verebilecek şekilde yetişmiş sağlıklı bir insanın, bir kenara çekilip âtıl vaziyette kalması büyük bir vebaldir.
Haccı ömrünüzde bir kere îfâ etmeniz, üzerinizden farz borcunu düşürür. Namaz, oruç ve zekât ibâdetlerinin de nisap miktarı, asgarî ölçüsü ve îfâ zamanları vardır. Fakat tebliğ ve irşad vazifesinde;
“–Sen kotayı doldurmuşsun. Sen muafsın!” denilecek bir muâfiyet çizgisi, bir alt sınır yoktur. Bunu Tebük’e katılmadıkları için, haklarında affedici âyet nâzil oluncaya kadar, 55 gün toplumdan tecrid cezasına muhatap olan üç sahâbînin yaşadıklarında görüyoruz. Onlardan biri Bedir dışındaki bütün harplere, diğer ikisi bütün gazvelere katılmıştı. Demek ki, onlara;
“–Sen Uhud’da bulundun yeter!” denilmedi.
“–Sen Hendek’e katıldın, kâfî!” denilmedi.
İrşad vazifesi, son nefese kadar… Tâkatin yettiği son noktaya kadar…
Ebû Hâtim Hazretleri buyurur:
“Kardeşim! Dört şeyi dört yere ertelersen cennete girersin:
•Uykuyu kabre,
•Sevinmeyi Mîzân’a,
•Rahatlığı Sırât’a,
•Nefsin arzularını da cennete.”
HİDÂYET ALLAH’TAN…
Kur’ân-ı Kerim; tebliğ vazifesini terk etmenin vebâli hakkında, bize Ashâb-ı Sebt’i misal verir.
Ashâb-ı Sebt Dâvud –aleyhisselâm– zamanında yaşayan bir kavimdi. Cenâb-ı Hak, bir imtihan olarak onlara cumartesi günü avlanmayı yasakladı. Fakat onlardan bir grup şeytana uyarak yasağı çiğnediler.
Kavmin içindeki dindar kimselerden bazıları, onları îkāz ettiler. Onlara karşı emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirdiler.
Diğerleri ise, kendileri yasağa riâyet ediyor, fakat yasağı çiğneyenlere tebliğde bulunmuyorlardı. Hattâ bu iki grup arasında şöyle bir konuşma geçtiği âyet-i kerîmede beyan buyurulur:
“İçlerinden bir topluluk;
«–Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?» dedi.
(Öğüt verenler) dediler ki:
«–Rabbinize mazeret beyan edelim (tebliğ mes’ûliyetimizi yerine getirelim) diye, bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).»” (el–A‘râf, 164)
Cenâb-ı Hakk’ın kahrı tecellî edip de, Ashâb-ı Sebt maymuna çevrildiğinde, bu helâkten sadece tebliğde bulunanlar kurtulabildiler. Yasağı çiğnemedikleri hâlde, buna bîgâne kalanlar da fâsıklarla beraber helâk edildiler.
Demek ki;
Netice alma ihtimali düşük olsa da, eğitim ve tebliğ vazifelerinden vazgeçmemek gerekir. Çünkü hidâyet Allah’tandır. Biz vazifemizi yerine getirmekle mes’ûlüz.
Meselâ;
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–, Tâif’e gidip kendisine tebliğ fırsatı vermelerini istedi. O bedbahtlar, Rasûlullah Efendimiz’i taşladılar. Peygamberimiz onlara bedduâ bile etmedi. Aksine nesilleri için duâ etti. Vazifesini yerine getirmenin huzuruyla Mekke’ye döndü.
ESAS HAYATTAKİ FİDANLAR
Bir gün Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem–, Ebû Hüreyre’yi ağaç dikerken görmüştü;
“−Ebû Hüreyre! Ne dikiyorsun?” diye sordu.
O da;
“−Kendim için bir fidan dikiyorum.” cevabını verdi.
O zaman Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
“−Sana bundan daha hayırlı bir fidanı haber vereyim mi?” diye sordu.
Ebû Hüreyre;
“−Evet yâ Rasûlâllah!” diyerek ne buyuracağını merakla beklemeye başladı.
Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ
“−«Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber» de! Bu sözlerin her birine karşılık cennette sana bir ağaç dikilir.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Edeb, 56)
Bu cihan, âhiretin tarlasıdır. Burada îfâ edilen gerek ferdî gerekse içtimâî ameller, cennette yeşerecek ağaçlar ve meyvelere dönecektir.
Bu şuurdaki bir mü’min, son nefesine kadar hayırlar işlemeye asla doymaz.
İslâm âlimlerinden İbnü’l-Cevzî –rahmetullâhi aleyh- şöyle der:
“İnsan, ölümün kendisini amelden keseceğini bir idrâk etse;
•Hayattayken, ecri ölümünden sonra da devam edecek olan amel-i sâlihler işler. Birazcık dünyevî imkânı varsa; onu vakfeder, ağaç diker, su akıtır.
•(Bilhassa) kendisinden sonra Allâh’ı zikredecek nesiller yetiştirmek için gayret eder ki, kendisi için de ecir gelsin!
•Veya insanlara faydalı ilim öğretecek bir kitap te’lif eder. Zira âlimin bu vasıftaki bir kitabı, onun ebediyyen devam edecek olan sâlih evlâdıdır.
Âlim kişi, ilmiyle amel eder ve kendisine tâbî olacak kişilere de bu hayırlı amelleriyle örnek olur. İşte böyle bir kişi ölmez!” (İbnü’l-Cevzî, Saydü’l-Hâtır, s. 12)
Hasan-ı Basrî Hazretleri bir cenâzeye katılmıştı. Orada yaşlı bir zât gördü. Defin işlemleri bittikten sonra ona;
“–Ey ihtiyar! Sana Allah için soruyorum; ne dersin, acaba vefât eden bu zât, şu anda dünyaya geri dönüp sâlih amellerini artırmayı ve geçmiş günahlarına istiğfâr etmeyi düşünüyor mudur?” diye sordu.
O zât da hiç tereddüt etmeden;
“–Evet, tabiî ki düşünüyordur.” dedi.
Bunun üzerine Hasan-ı Basrî –rahmetullâhi aleyh-;
“–O hâlde bize ne oluyor ki bu vefât eden kişi gibi düşünmüyoruz?” dedi ve yürüdü. Giderken şöyle diyordu:
“–Ölüm, ne müthiş bir nasihat! Kalplerde hayat olsa, ne kadar beliğ ve tesirli bir mev‘iza, lâkin nidâ ettiği kimselerde hayat yok!” (İbnü’l-Cevzî, Âdâbu’l-Haseni’l-Basrî, s. 29)
Ubeydullah Ahrar Hazretleri anlatıyor:
Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’ni rüyasında görmüş. Ona;
“–Kurtuluş için ne yapalım?” diye sormuş.
Hâce Hazretleri de şu cevabı vermiş:
“–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa, onunla meşgul olun! Yani son nefeste nasıl ki tamamen hâlimizi ve kulluğumuzu düşünüp bütünüyle Hakk’a râm olmamız lâzımsa, hayatınız boyunca da devamlı o şekilde uyanık olunuz!” (Reşâhat, s. 130)
İrşâd ehli, muallimler ve eğitimciler;
“–Nasıl olsa içtimâî hizmetlerle meşgulüz. Bu bize yeter!” diyerek, ferdî ibâdetlere de teksif olmayı ihmâl etmemelidir.
Zira;
Gönülle atılan hizmet tohumları ise istikbâlin çınarlarıdır. Bu sebeple hizmet insanı, şahsî hayatının mânevî gıdâsına dikkat etmek mecburiyetindedir. İbâdetlerde rûhâniyete, ahlâk ve muâmelâtta incelik, zarâfet ve diğergâmlığa ehemmiyet verip, rûhen olgunluğa kavuşmak durumundadır.
Bu da tıpkı eğitimde olduğu gibi; sabır, sebat ve devamlılık ister. Zaten insanın kendi kendisini irşâd etmesi de, bir terbiyedir, bir eğitimdir.
Abdülkādir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Sadece tevbe etmiş olmak, işi halletmez. Asıl mesele, tevbede sebât etmektir. Nitekim bir ağaç dikmekte esas olan da, ağacı dikmek değildir. Asıl mesele; dikilen ağacı büyütmek, meyve verir hâle getirmek ve onun dâimî bir sûrette güzel meyve vermesini temin etmektir.”
Cenâb-ı Hak; hâdisâtın akışından mes’ûliyet hisseden, İslâm’ın istikbâlinden kendisini sorumlu gören, fedâkâr ve gayretli müslümanlar olabilmemizi nasip buyursun.
Diktiğimiz fidanları korusun, yaşatsın ve geleceğin meyvelerini de tohumlarını da onlarla istikbâle intikal ettirsin.
Âmîn!..