Onca Nimet Varken, KUL HAKKI YEMEYELİM!

Mehmet MENCET

 

Bu dünyaya îman ve kulluk için geldik. Ondan bir hesabımız var.

 

Bayrak, vatan ve îmanDînin anlatımı yani tebliğ, İslâmiyet’i güzelce temsil etmenin vebâli gibi konular gündeme gelince; itirazı, avukatı olmayan, inkârı mümkün olmayan bu hesaplar zincirinde acaba hâlimiz nice olacak?!.

 

Bunun yanında bir de birbirimizle olan hukukumuzdan da mes’ûlüz.

 

Şu dünyada; her adım attığımızda, her nefes alışımızda, karşımıza haklar dediğimiz nizam çıkar.

 

Sert bir bakışın bile cezası var. Gereksiz bir surat asma, sözlerimiz ve davranışlarımız, alışverişteki hassâsiyetimiz, komşu ve aile fertleri açısından belirlenen hakların hesabı…

 

En büyük kul hakkı; bir insanın hayatı ile oynamak, duygularıyla oynamak, bir şeyler va‘dedip yapmamak…

 

Bir gün Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;

 

“–Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu.

 

Ashâb-ı kiram;

 

“–Müflis; bizim aramızda, parası olmayan ve malı bulunmayan kimsedir.” deyince, Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellem– (sözlerine) şöyle devam etti:

 

“–Ümmetimden müflis; kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevâbı ile, (ancak bu sevapların yanında bir de amel defterine);

 

•Şuna sövdü,

 

•Buna zinâ iftirâsı yaptı,

 

•Şunun malını yedi,

 

•Bunun kanını döktü,

 

•Şunu dövdü (ve bunları yaparken de gıybete battı, diye yazılmış olarak) gelen kimsedir.

 

Onun hasenâtının sevâbından (hak sahibi olan) şuna-buna verilir.

 

Eğer üzerindeki borç ödenmeden önce ibâdet ve iyiliklerinin sevâbı tükenirse, alacaklıların günahlarından alınıp onun üzerine yüklenir. Sonra (onların günahları ile birlikte) cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59; Ahmed, II, 303, 324, 372)

 

Âhirette iflâsa düşmemek için, bilerek veya bilmeyerek yaptığımız her hatanın kul hakkına gireceğini hesap ederek, mutlaka hak sahiplerinden helâllik almalıyız.

 

GENÇLİK HEYECANI

 

Hilvan’da, 1976 yıllarında bir bağın keşfine gittim. Konu kardeşler arasındaydı. Ama o dönemde aşîretlerin nüfuz kavgası vardı. Devlet düzenine müdahale istek ve meraklarıyla, vazifelilere emir ve tâlimat verme arzularıyla da uğraşmamız gerekiyordu.

 

O dönem sorgu hâkimliği vardı. Bir bıçakla yaralama duruşmasında sorgulamadaydım. Bir kişi, gizli olan duruşmaya zorla girmek istemiş. Kapıdaki vazifeli bir şey diyememiş; adam da;

 

“–Onlar benim adamım. Hâkim ne karışır?” deyip içeriye girdi. Ben de hiçbir şey sormadan adama bir tokat atıp; «Hemen dışarıya çıkmasını» söyledim.

 

Gençliğin verdiği bir anlık heyecandı. 26 yaşındaydım, şahsî bir şey değildi. Bulunduğum makama hakaret edilmesine gönlüm râzı olmadı.

 

Adam şaşırdı, hemen kaymakama gitmiş. O da benim nâmıma özür dilemiş.

 

Kaymakam;

 

“–Adam 2-3 köyün ağası, emrinde en az 20-30 silâhlı adamı var. Sen ne yaptın?” dedi. Ama hepsi bir anlık öfke ile oldu. Daha sonra bu şahıs hastalanmış; evine gidip helâlleştim, bir müddet sonra da vefât etti.

 

Ankara Cebeci Hukuk Fakültesi’nde günlerimiz geçti. Nihat ULU Hoca, Cebeci Camii’nde İmam-hatip olarak vazifedeydi. Namazı, cami sevgisini bizlere öğretiyordu. Bir gün namaz bitince;

 

“–Ben dün namazda yoktum. Benim yerime namazı kim kıldırdı?” diye sordu.

 

Birisi;

 

“–Ben kıldırdım, hocam!” dedi.

 

Hocaefendi;

 

“–Şu parayı al. Ben devletten maaş alıyorum. Bu miktar, bir vakit namaz bedeli. Onu almazsan ben de vebalde kalırım.” diyerek, ısrarla elindeki parayı, namazı kıldırana verdi.

 

BENİM MES’ÛLİYETİM!..

 

Şu tarihî kıssa, adâlet tevzî etmeye gayret edenlerin mes’ûliyetini ne güzel anlatıyor:

 

Bir gün, halktan biri Bursa kadısının huzûruna çıkar, destur alıp derdini anlatmaya başlar:

 

“–Dün at pazarından bir at satın aldım. Evime götürürken, aldığım atın hasta olduğunu fark ettim.”

 

“–Hemen eski sahibine iade etseydin.”

 

“–Ben de öyle yapmaya karar verdim, ama atı iade etmeden önce, makamınıza uğrayıp görüşünüzü almak istedim, fakat makamınızda yoktunuz, görüşemedim.”

 

“–Evet, bir vazife gereği kısa bir süre ayrılmıştım. Şimdi niye atı iade etmiyorsun?”

 

“–Maalesef at öldü.”

 

Kadı efendi cevap verir:

 

“–Bu hâdisenin böyle gelişmesi benim ihmalimden kaynaklanmıştır. Binâenaleyh zararını ben karşılayacağım!”

 

Adâleti geciktirdiği için zarara uğrayan vatandaşın zararını kendi kesesinden karşılayan Bursa Kadısı, «Molla Fenari» lâkabıyla tarihimize geçen ilk Osmanlı Şeyhülislâmı Şemseddin Muhammed’dir. (Yavuz Bahadıroğlu’nun yazısından özetlenmiştir.)

 

Haklar herkes için geçerli, kimse sorumsuz değil. Cenâb-ı Hak insana ne kadar değer veriyor. Bir şehid; düşünün, en kıymetli, canını Allah yolunda veriyor ve onun bütün günahları siliniyor ama kul hakkı hâriç;

 

“–Onunla helâlleş!” diyor. Aman Rabbî, ne kadar âdilsin!..

 

Bir arkadaşım anlattı.

 

Yıllar önce yurt dışında çalışan birisi; bir arkadaşına, köyden aldığı tarlaları;

 

«–İstediğin gibi ek, dik, kullan!.. Ne zaman gelirim bilemem…» diye emânet ediyor. Aradan yıllar geçiyor, köye kadastro geliyor.

 

Birisi diyor ki;

 

“–Bu adam ne geldi, ne soruyor. Üstümüze tapuyu üçer beşer yazdıralım.”

 

Arkadaşın babası;

 

“–Siz Allah’tan korkmaz mısınız? Kaç yıldır da kullanıyorsunuz!..” diye karşı çıkıyor. İnsanoğlu, ne kadar doyumsuz!..

 

Âişeradıyallâhu anhâVâlidemiz’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz şöyle buyurdu:

 

“Kim bir karış miktarı bir yere; haksız olarak zulümle sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.” (Buhârî, Mezâlim, 13, Bed’ü’l-halk, 2; Müslim, Müsâkāt, 139-142)

 

Sadece insanlar değil, hayvanlar bile gelip hakkını alacak.

 

Yazın yazlığa gelince çocuklarına kedi, köpek alıyorlar. Onları birkaç ay el bebek gül bebek bakıma, sevgiye ve hazıra alıştırıyor; sonbaharda kışlık evlerine dönerken, o hayvancağızları ortada bırakıp ya da ıssız yerlere atıp gidiyorlar.

 

Ne büyük vebal!

 

O hayvancağızlar kışın nerede barınacak? Ne yiyip içecek? Yazlıklar boşalıyor. Orada bulabilecekleri bir şey kalmıyor.

 

Bunlar da kul hakkı. Bir de bu davranışlarla çocuklara en kötü örneği vermiş oluyoruz. Al, kullan, işine yaramayınca ya da işin bitince at! Bu vefâsızlık değil mi? O hayvanı kendine güvendiriyorsun, sonra yüz üstü bırakıp, atıp gidiyorsun.

 

İlâhî adâlet diye bir terazi var; asla şaşmaz, kimsenin hakkı kimsede kalmaz!

 

Her an herhâlde âzamî kul hakkına riâyet etmek lâzım. Trafikte bile gereksiz şerit değiştirmemek, devlet dairelerinde, hastahânelerde kimsenin sırasının önüne geçmemek…

 

Yastığa başını koyduğunda; «Bugün kimsenin hakkını yemedim çok şükür!» diyebiliyorsan, senden zengini yoktur.

 

Hazret-i Muhammed –sallâl­lâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;

 

“Mazlumun bedduâsından kork. Çünkü mazlumun bedduâsı ile Allah arasında hiçbir engel yoktur.” (Buhârî, Mezâlim, 30, 35) buyuruyor.

 

Gönlü kırılanlar da sabretsin, mahşerde ilk hesap kul hakkından!..

 

Aklımızı başımıza almanın dışında; ne yol ne de kurtuluş var vesselâm…