GECE AVI
Abdullah Mesud HIDIR mahidir@gmail.com

Kureyşli müşrikler, Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in Medine’ye hicretini engellemeye muvaffak olamayınca; hicret etmekte olan Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’i diri veya ölü olarak ele geçirene yüz deve va‘detti. Haberi alan Eslem kabîlesinin reisi Büreyde bin Husayb; Kureyş’in va‘dettiği mükâfâtı alabilmek için, beraberinde yetmiş süvariyle yola çıktı.
Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– ve Hazret-i Ebûbekir –radıyallâhu anh–; bir gece vakti Ğamîm mevkiine ulaştıklarında, Büreyde ve beraberindekilerle karşılaştılar. Onlar Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’i tanımıyorlardı, fakat içlerinden;
«Şayet bu aradığımız kişi ise; avımızı yakaladık, mükâfâtı biz hak edeceğiz!» diye düşünüyorlardı. Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–; hiçbir şey yokmuşçasına, gayet sakin bir şekilde, kafiledekilerle konuşup tanışmaya başladı. Büreyde’ye;
“–Sen kimsin?” diye sordu. Büreyde;
“–Ben Büreyde’yim.” deyince, Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Ebûbekir –radıyallâhu anh–’a dönerek;
“–(«Büreyde» kelimesi «serinlik» mânâsı taşıdığı için) Ey Ebâbekir! İşimiz serinledi (yani kolaylaştı) ve düzeldi.” buyurdu.
Sonra;
“–Kimlerdensin?” diye sordu.
“–Eslem’den.” deyince, Ebûbekir –radıyallâhu anh–’a;
“–(«Eslem» kelimesi «selâmet» mânâsı taşıdığı için) Selâmete erdik.” buyurdu.
Sonra;
“–Eslem’in hangi kolundan?” diye tekrar sordu.
“–Sehmoğulları’ndan.” diye cevap verince;
“–Sen zafere ulaştın, umduğunu buldun ve isabet ettin (işimiz kolaylaştı).” buyurdu. Büreyde’nin kalbi bu konuşmadan çok etkilendi. Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’e;
“–Peki, Sen kimsin?” diye sordu.
“–Ben Muhammed bin Abdullah; Allâh’ın Rasûlü’yüm!” buyurunca, Büreyde’nin kalbine îman nûru doldu, gönlü İslâm’a açıldı ve;
“–Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Sen’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet ederim.” diyerek beraberindekilerle birlikte müslüman oldu. (İbn-i Sa‘d, et-Tabakāt, c. VII, s. 365)

ÇİÇEK YETİŞTİR, «GÜL»Ü SEV!
Hasan Necmeddin Efendi, aslen Yemenlidir. Afyon/Alacahisar’da doğdu. Babasının vefâtından sonra İstanbul’a geldi. Önce Gülşenî şeyhlerinden Hasan Zarîfî’ye, onun vefâtından sonra da Sünbülî şeyhlerinden Yâkub Efendi’ye intisâb etti. 1577’de Kocamustafapaşa Dergâhı şeyhi oldu. O yılın 12 Rebûülevvel Mevlid gecesi, Kocamustafapaşa Camii’nin minaresini kandillerle donattı. Bu süsler İstanbul halkı tarafından çok beğenildi. O kadar ki; süslerin güzelliği, devrin padişahı Sultan III. Murad’ın kulağına kadar ulaştı. Sultan da bundan böyle bütün mübârek gecelerde minarelerin kandillerle donatılmasını ferman buyurdu. Bu süsleme, dînî bir âdet hâline geldi. Hattâ dört mübârek geceye; Regāib, Mevlid, Mîrac ve Berat, halk ağzında «kandil» denilmesi de o tarihten sonra başladı.
Şeyh Hasan Necmeddin Efendi, âhir ömründe Yemen’e gitti. 1610’da Yemen’de vefât etti. Kabri, Yemen/Yarim’dedir.
*
İstanbul’daki Kocamustafapaşa dergâhının şeyhi Yemenli Hasan Necmeddin Efendi; bir cuma günü kürsüde vaaz ederken, cemaatten biri kalkıp şeyh efendiye şu soruyu sordu:
“–Hocam, dünyada bir kimse var mıdır ki onda cennetlik nişanı ola?”
Şeyh Efendi; kendisine sorulan bu sual karşısında, yine cemaate hitapla;
“–İçinizde bahçesinde lâle, zerrin, gül ve sümbül yetiştiren kimse Allâh’ı sever ise ayağa kalksın!” diye seslendi. Bunun üzerine cemaatten bir kişi ayağa kalktı. Şeyh Efendi konuşmasına şöyle devam etti: «Her kim ki tevhîd ile ve salât u selâm ile şükûfeye (çiçeklere) muhabbet eyleye, ale’l-husûs (özellikle) hadîkasında (bahçesinde) lâle ve zerrin ve gül ve sümbül yetiştire, ol kimsede cennetlik nişanı buluna. Hattâ şol ayak üzre kāim olan (şu ayakta duran) kişi gibi… »”
İstanbul’da nergisin yayılmasına öncülük eden Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne göre, çiçeklerin en şereflisi olan lâlede birçok mânevî sır bulunur.
Lâle kelimesinin «hilâl ve Allah» lafızlarıyla aynı harflerden oluşması ayrı bir nükte oluşturur.
Lâle yetiştirenler için söyledikleri mânidardır:
“… eşref-i ezhâr (çiçeklerin en şereflisi) ve şâyeste-i îtibâr (hürmete lâyık) olup lâle beslemekte meymenet (saâdet, bereket) vardır. Nazar-ı im‘ân ile ru’yet olunsa (derinlemesine bakılsa) Hakk’ın nice esrâr-ı mânevîsi (mânevî sırları) müşâhede olunur (görülür).”
Şair Seyrî «Aşk Kasidesi»’nde çiçeklerin Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’e olan aşkını şöyle terennüm eder;
…
Lâleler yetmez deyip sümbül, karanfil, yâsemen,
Hem gelincik hem de nergis hem de reyhân oldu aşk! (Seyrî)…

ŞEHİR SEFERBER OLDU
Bayram Paşa, aslen Samsun / Lâdiklidir. İstanbul’da doğdu. Yeniçeri ocağında yetişerek, devlet kademelerinde yükseldi.
Dürüst, hayırsever, mütevâzı, ciddiyet ve vakar sahibiydi. İstanbul’un îmârına mühim hizmetler yaptı.
Bayram Paşa; Bağdat Seferi esnasında, Şanlıurfa yakınlarında, Cüllâb mevkiinde 27 Ağustos 1638’de vefât etti. Kabri, İstanbul/Haseki’dedir.
*
Bayram Paşa sadâret kaymakamı iken; İstanbul’u teftişe çıktığında, şehrin çehresini bozan birçok kaçak yapıyı fark etti. Bir dost meclisinde;
“–İstanbul’un ilk yapıcısı kim ola?” sorusu sorulunca Evliyâ Çelebi’nin babası;
“–Paşam, İstanbul dokuz kere îmar ve dokuz kere de harap olmuştur. Ama şimdiye kadar böyle harap olamamıştır ki, yıkılan her yerinden arabalar girip çıkar. Yedi iklim padişahları arasında meliklerin hasreti İstanbul ola ve Osmanoğlu taht merkezi ola. Lâyık değildir ki, sizin hükûmetiniz zamanında bu kale böyle harap ola. Bin yıldan beri bütün duvarları kara yüzlü kala. Yüce din gayretine ve Osmanoğlu büyüklüğüne, şunun tamir edilmesine gayret sarf edin.” deyince, mecliste bulunan kişiler de bu fikri tasdik ettiler.
Başta Bayram Paşa olmak üzere, İstanbul, Eyüp, Galata ve Üsküdar kadıları bir araya gelip; şehremini, dört mimarbaşı, sekbanbaşı ve tüm iş erlerine emirler verilerek, İstanbul’un toplam 4.700 mahallesinin imamlarına da tembih edilip, İstanbul surlarının onarımı için yardım etmeleri istendi. Bir sene içinde; İstanbul surları, Galata kaleleri ve selâtin camileri tamir edildi. Ayrıca Bayram Paşa’nın tâlimâtı ile İstanbul surları beyaza boyandı. Bunun yanında; Yalıkapı, Edirnekapı ve Yedikule arasındaki hisarlar boyanıp tamir edildi. Harap olan cami ve medreseler tamir edildi, Topkapı’daki çayırlar bostan hâline getirilerek vakfedildi. (Abdulkadir Efendi, Topçular Kâtibi, s. 1033)

VEREN O, ALAN O –celle celâlühû–!
Mehmet Hulûsi YAZGAN Efendi, 27 Nisan 1869’da İstanbul’da doğdu. İlk tahsiliyle birlikte hıfzını da tamamladı. Tahsiline medresede devam etti, Farsça öğrendi. Hüsn-i hattan icâzet aldı. Medresetü’l Hattâtîn’de, Daruşşafaka’da ve uzun yıllar müezzinliğini yaptığı Sultan Selim Camii’nde hüsn-i hat dersleri verdi. Kemal BATANAY, Halim ÖZYAZICI, Macit AYRAL, Mahmut YAZIR, Hâmid AYTAÇ talebelerinden bazılarıdır.
Sabır ehliydi, maddiyata ehemmiyet vermezdi, gönlü zengindi.
Hulûsi Efendi’nin âhir ömrü, maddî-mânevî sıkıntılarla geçti. 8 Ocak 1940 sabahı başına bir Mevlevî sikkesi giydi ve; «Hû!» diyerek ebedî âleme irtihâl eyledi. Kabri, İstanbul/Edirnekapı’dadır.
*
Prof. M. Uğur DERMAN, Fuad Şemsi İNAN’dan şu nükteyi aktarır:
“Bir ara bir kartvizit bastırmak lâzım geldi. Ta‘lik hattı ile yazılması münasip görüldüğünden, o devrin (1920 yılı) mâruf ta‘lik-nüvîsi Hulûsi Efendi’yi bu maksatla arattım. Davetim üzerine geldi; kendisine arzumu bildirdikten sonra ödenecek meblâğı sordum;
«–25 lira!» dedi… Vay vay! En meşhur hattatların 1 liraya yazdıkları kartvizite, 25 lira istiyordu; bu kadar açgözlülük olur şey değildi! Sinirlendim ama renk vermemeye çalıştım.
«–Peki, ne zaman yazarsınız?» suâlime de;
«–Canım ne zaman isterse o zaman!» cevabını vermez mi? İşte bu, hoşuma gitti. Riyâ, yaltaklanma yok, boyun eğmeyen bir sanatkâr…
«Herif tam benim aradığım gibi!» diye düşündüm; ona karşı içimde bir hürmet ve muhabbet hissi uyandı.
Zamanla yakınlaştık. Bana;
«–Efendi! Sen bu kibr ü azameti terk et. Onun için de namaza devam eyle, alnın secdeye gelsin!» diyerek nasihat yollu namaza başlamama vesile olmuştu.
Seneler geçtikçe Hulûsi Efendi’yle muhabbetimiz arttı. Vefâtından hemen sonra bana çok tesir eden bir vak‘asına şâhit oldum.
İbrahim Bey nâmında varlıklı bir dostum bir gün ziyaretime geldi ve bana;
«–Her ay belirli bir miktar nakdî yardımda bulunmak arzusundayım, fakat bu şahsın beni tanımaması benim de onu bilmemem için aracı olmanı istiyorum.» diyerek âlicenaplık gösterdi.
«–Peki.» dedim. «Sen her ay buraya bırakırsın, ben îcâbına bakarım.» Ancak o anda kime vereceğime dair bir tespitim olmamıştı. İbrahim Bey gitti. Derken biraz sonra Hulûsi Efendi çıkagelmez mi! Düşünceli bir hâli vardı.
«–Ne o? Bir derdin mi var?» dedim. Hastalığı yüzünden yazı ile pek meşgul olamadığını, türbeler bekçiliği maaşıyla da (40 lira) geçinmekte güçlük çektiğini sıkılarak anlattı;
«–Bana bak, üzülme! Her ayın beşinde buraya gelip bir zarf alacaksın. Lâkin kimden geldiğini sormayacaksın.» dedim ve ilk zarfı da hemen uzattım. Duâlar ederek aldı. Bu hâl hayli zaman sürdü. İbrahim Bey de yardımının hayra yaradığından emindi. Nihayet çok üzüntülü bir günümde yanıma gelerek;
«–Birader, benim işlerim bu aralar birden bozuldu. Her ay sana getirdiğim zarfı getirmeye artık imkânım kalmadı, bilmem ne yapsak?» dedi. Ona verdiğim cevap aynı zamanda büyük teessürümün de sebebiydi:
«–Hâcet kalmadı beyim. Senin zarfı her ay alan mübârek zâtı dün Hakk’ın rahmetine tevdî ettik. Şimdi ona ancak Fâtihalar gönderebiliriz!» diyebildim. Bu hâl ikimizin de gözlerini yaşartmıştı.” (M. Uğur DERMAN; Medresetü’l-Hattâtîn Yüz Yaşında, s. 93)