«HIRSIZ DEĞİLİM YA!»
Harun ÖĞMÜŞ harunogmus@gmail.com

Korkusu daha cuma günü akşamdan içine çökmeye başlardı. Cumartesi demek yeni bir haftanın başlaması demekti. Yine sabah erkenden kalkacak, bez çantasının içine koyduğu kitaplarını alıp evlerinin iki-üç yüz metre yukarısındaki caminin önünde bulunan mektep binasına gidecekti. Ahşap kapısından her girişinde koyu bir serinlik duyduğu o toprak binada ilerlerken, ayakları hep geri geri giderdi. Ancak yine de istemeye istemeye ilerleyerek, dersliğe girip arkadaşlarıyla hocayı beklemeye başlardı. Başka yolu da yoktu. Kaytarırsa annesi onu fena yapardı. Babası seferberlikte Galiçya’da kalmış olan Rüştü, annesinden korkardı.
Ufak tefek, kara kuru bir oğlandı Rüştü. Sopadan, hele hele falakadan çok korkardı. Bu korkusu sebebiyle dersine çalışmadığı bir gün, falakaya yatırılacağını bildiğinden, ayakları acımasın diye mestinin içine kül doldurmuş, hoca sopayı ayağına vurunca derslik toz duman olmuştu. Bütün sınıfı kahkahalara boğan bu hâdiseden dolayı adı Kül Rüştü’ye çıkmıştı.
Kül Rüştü; hocanın sopasından korunmak için ders bitene kadar hiç hazzetmediği kitaplardan başını kaldırmaz, biteviye okurmuş gibi yapardı. Aslında dersin bitmesini iple çektiği bu saatlerde kır ve bayırlarda koştururdu. Bu sebeple hocanın ânîden sorduğu sorularla mevzuya intikal edemeyip, çoğu kendisi gibi şehid çocuğu olan arkadaşlarını kırıp geçiren gülünç cevaplar verirdi. Meselâ bir gün ahlâk dersinde hoca; erdemin esaslarından hikmet, iffet ve şecaati açıklamış ve sonrasında -âdeti üzere- anlaşılıp anlaşılmadığını yoklamak için sorular sormuştu. İffetin ne olduğu sorusu da Kül Rüştü’nün hissesine düşmüş, hoca ona şöyle seslenmişti:
–Sen söyle bakalım Rüştü! İffet?
Adı anılarak kendisine hitap edilmesiyle daldığı âlemden uyanan Kül Rüştü, hemen cevabı yapıştırmıştı:
–Haydar Emminin küçük kızı hocam!
Hoca, saç ve sakalına ak düşmüş 45 yaşlarında ince-dalan bir zât olan Tahir Efendi idi. 20 kilometre ötedeki komşu köyden gelip buraya yerleşerek, ilk mektebe hoca olmuştu. Köylüler nezdinde son derece itibarlı, hörmete lâyık bir zâttı. Hâfız-ı Kur’ân’dı. Hafta sonları merkeple köyüne giderken; Kelâm-ı Kadîm’i yarısına kadar ezbere okuduğu, dönüşte de hatmi tamamladığı söylenirdi. Ancak biraz sertti veya maslahat îcâbı talebelere öyle görünürdü. Ders boyunca sopayı elinde tutar, yaramazlık yapan ve tembellik edenleri onunla dürterek îkaz eder, bazen tehlikeli olmayan bir yerine şöyle hafiften vururdu. İktizâ ederse o zaman çok olağan olan falakaya yatırdığı da olurdu. Zaten toplumda yerleşmiş kabulleri benimsemiş biriydi Tahir Efendi. İknâ olduğu yeni usûllere bütünüyle kapalı değildi, fakat onları takip ve tatbik etmek için hususî bir gayret gösterdiği de söylenemezdi. Atalarımız; asırlara varan tecrübeleriyle, tahsil için lâzım olan usûl ve erkânı koymuştu. Bunlar kişinin ilerlemesi için kâfî idi. Bize düşen onların koyduğu çerçevede çalışmaktan ibaretti. Elbette sınıfın bir köşesine kerrat cetveli asmak, bir dünya küresi yerleştirmek, bir harita bulundurmak faydalı olabilirdi. Ancak bunlara bazen şehir mekteplerinde bile imkân bulunamıyordu. Burada ise bunlar şöyle dursun; talebelerin her birinin, işlenen ders kitaplarının hepsini elde etmesi bile mümkün olamıyordu. Bazı ders kitaplarının ancak birkaç nüshası bulunabiliyor; bu sebeple, talebeler gruplara ayrılarak her grubun o dersi ortaklaşa bir nüshadan takip etmesi yoluna gidiliyordu. Hattâ bütün sınıfın tek kitaptan takip ettiği dersler vardı. Meselâ coğrafya dersi böyleydi. Bu sebeple Tahir Efendi, coğrafya kitabını kendi nezdinde bulundurur ve talebelere dersi ondan anlatırdı.
Dâru’l-muallimîn ve Dâru’l-muallimâtların yaygınlaşmasından beri ortaya atılan yeni usûller, Tahir Efendi’nin kafasına çok yatmazdı. Okutmaya fiş denilen kâğıtlar üzerine yazılı kısa cümlelerden başlayıp, sonra kelime ve harfleri o cümleler içerisinde kavratmak; dersi hep takrir yerine bazen müzâkere ederek işlemek, ders aralarında teneffüs vermek, talebelere oyun oynatıp resim yaptırmak ona göre değildi. Şehire maaş almaya gittikçe; Maârif Müdürlüğünde diğer muallimlerle birlikte Dâru’l-Muallimîn mezunu yeni yetmeler önüne oturtularak ukalâca anlatılan bu hususlar, Tahir Efendi’nin benimsediği doğrulara uymazdı. Çocuklara oyun oynatmak hocanın işi miydi canım? O; Elif cüzünden harfleri öğreterek başlar, sonra sırasıyla Amme, Tebâreke ve Kad Semia cüzlerini okutur, namaz sûrelerini ezberletir, Kur’ân’ı hatmettirir, sonra bu süre boyunca harfleri zaten tanımış olan çocuğu Türkçe okumaya geçirirdi.
Ancak bir defasında Maârif Müdürlüğünde anlatılan o usûllere kulak asmaması az kalsın ona pahalıya mâl olacaktı. Derse başladığı bir gün; ânîden kapı çalınıp, kravatlı, gömlekli, kılık kıyafeti yerinde iki kişi girerek;
“–Hayırlı dersler hocam, lütfen bölmeyip devam ediniz.” diyerek boş bir yere geçip oturdular. O kadar âşikârdı ki; “Maârif’ten geliyoruz.” deme ihtiyacı bile hissetmediler. O da dersteki durumunu teftiş etmeye geldiklerini bildiği için;
“–Hoş geldiniz hocalarım!” demekle yetinerek devam etti. Ancak bir saate yakın bir zaman geçmesine rağmen; adamlar ne çıkmak için müsaade aldılar, ne de söylemek için söz istediler. Tahir Efendi’de telâş başladı. Çünkü yeni usûllere göre talebeleri teneffüs için dışarıya çıkarması gerekiyordu. Ne var ki, Tahir Efendi’nin talebeleri, daha önce hiç çıkmadıkları teneffüsün ne olduğunu bilmiyorlardı. Tahir Efendi kaş göz işareti yapsa da en zekî olanlarına bile derdini anlatamadı. Sonunda;
“–Peki, biraz ara verip sonra devam ediyoruz, hadi şimdi dışarı çıkıp biraz oyun oynayın bakalım.” demek mecburiyetinde kaldı. Hâliyle, böylece ders arasında teneffüs vermediğini açık etmiş oldu. Teneffüsün ne olduğunu bilmeyen çocukların çıktıktan sonra bir daha geri dönmemeleri de bunu teyit etti. Bu sebeple ihtar aldı. Adamlar biraz insaflı cinsten olmasa, işinden olabilirdi. Bu insaflı tutumda, ücrâ bir yerde bulunan bu köy mektebindeki imkânların kıtlığı da azımsanmayacak bir rol oynadı. Sınıfta hâlen masa ve sıra yoktu. Talebeler eski usûl rahleler önünde okuyorlardı. Tahir Efendi; göz önünde olan bu durumu tamamlayıcı ve daha da dramatize edici bilgiler vermeyi ihmal etmedi: Sene başında daha mektepler açılır açılmaz Maârif’ten ve şehirdeki kitapçılardan ısrarla talep etmelerine rağmen, ders kitaplarının bir kısmını temin edememişlerdi. Bu sebeple talebeler bazı kitapları ortaklaşa takip ediyorlardı. Hele bazı derslerin tek bir kitabı vardı. Meselâ coğrafya dersi böyleydi…
Başka mekteplerde de benzer sıkıntılar olduğunu ve onların hocalarının da henüz yeni usûllere tam olarak intibâk edemediklerini bilen müfettişler;
“–Bu imkânsızlıklar; teneffüse mâni değil hocam, ders arası vermek talebelerin bir sonraki derse şevkle gelmelerini sağlar.” vb. îkazlarda bulunup, gerekli evraklarını doldurarak gittiler. Kötüsüne denk gelmesi hâlinde memuriyetten atılmaya kadar varabilecek bir tehlikeyle yüz yüze olan Tahir Efendi, bu kadarıyla kurtulduğuna şükrederek derin bir soluk aldı.
Sınıfın yegâne coğrafya kitabının kaybolması, bu teftişten hemen sonraki günlerde olmuştu işte. Tahir Efendi; coğrafya dersini, salı ve perşembe günleri, çıkmadan önce yapardı. O salı; kitabı almak için rahlesinin yanında bulunan kendine ait kitap rafına dönüp elini uzattığında, kitap eline gelmedi. Tekrar baktı. Yoktu! Acaba her zamanki yerinden başka bir yerde mi diye rafı gözden geçirdi. Göremedi. Dikkatle bir defa daha baktı. Hayır, yoktu! Kitapları tek tek indirerek elden geçirdi. Hayır, hayır yoktu! Başka bir yere götürmüş olamazdı. Çünkü kitaplarını mektepten çıkarmak âdeti değildi. Acaba talebeler mi almıştı? Derhâl onlara döndü:
–Benim kitaplarımı kim karıştırdı?
Böyle durumlarda genellikle olduğu gibi talebeler tedirgin bir sessizliğe bürünüverdiler.
– ?
–Benim rafımdan kitap alan oldu mu?
– ?
Acaba dersi alâkayla takip eden talebeler, okumak sâikiyle almış olabilir miydi? En önde gelenlerin ismini güzellikle anarak onlara sordu:
–Mehmet?
–Hayır hocam!
–Hasan?
–Yok hocam!
–Coğrafya kitabı yok. Kim aldı?
– ?
–Ben de alıp götürmediğime göre kim aldı bunu? Buraya benle sizden başka gelen de yok. Cinler, periler mi aldı?
– ?
Tahir Efendi’nin sesi giderek öfkeli ve yüksek çıkmaya başlamıştı:
–Kim aldı kitabı? Konuşsanız a!
– ?
Sorular fayda etmeyince tehditvâri konuştu:
–Bakın! Yarına kadar kitabı buldunuz buldunuz. Bulamazsanız gerisini varın siz düşünün! Kitabı alanı ortaya çıkarmazsanız; gözümde hepiniz suçlusunuz, bilesiniz! Şimdi gidebilirsiniz. Dersimiz bitmiştir!
Çocuklar; her zamankinin aksine, sessizce kitaplarını bez çantalarına koyup sükûnet içerisinde dersliği terk ettiler. Kapıdan çıkarken her biri yanındakine;
“–Kim almış olabilir? Ne yapacağız?” dercesine bakıyordu. Tabiî ki yapabilecekleri bir şey yoktu. Peki, hoca ne yapacaktı? “Ölümlerden ölüm beğenin!” dercesine müphem bir tarzda tehdit etmişti. Komşu çocukları olan Mehmet’le Hasan yolda birbirlerine sorup cevap arıyorlardı:
–Hoca ne yapacak dersin Mehmet?
–Aman canım sen de! Ne yapacak? En fazla hepimizi sırayla falakaya yatırır. Yapmadığı şey mi sanki? Ama bizi bu ekstra falakaya maruz bırakan kim? Asıl mühim olan bu! Ve bunu niçin yaptı?
–Böylece dersin işlenmesini engellemek istemiş olabilir mi?
–Onun için yaptıysa aptalca bir şey yapmıştır. Çünkü böylelikle yalnız coğrafya dersi işlenmemiş olur. Derslerine titiz olan Tahir Efendi onun yerini mutlaka başka bir dersle doldurur!
–O zaman özellikle coğrafya dersinden bîzâr olan birinin işi olabilir mi bu?
–Kimin meselâ?
–Meselâ Kül Rüştü’nün?
Mehmet umarsız bir gülüşle cevap verdi:
–Sen de ne tuhafsın! Kül Rüştü hangi dersten bîzar değil ki?
–Doğru, ama geçenlerde nasıl dert yanıyordu bu dersten bir bilsen! İncirin, zeytinin nerde yetiştiğini neden ezberliyorum ben? Bunlar ne benim köyümde yetişiyor ne de onları yiyebiliyorum, diyordu. Ha ha!
–Öyle demesi kitabı onun aldığı mânâsına gelmez!
–Gelmez tabiî, ancak almadığı mânâsına da gelmez! Rüştü her şeyi akıllıca ölçüp biçen biri değil ki. Coğrafya kitabı olmazsa başka bir ders işlenir, diye ince düşünmez o. Pekâlâ kitabı yok ederse bir saat de olsa dersten kurtulacağını hesap eder! Çünkü diğer ders kitaplarının, her talebede birer tane olmasa da birden fazla nüshası var. Ama coğrafya kitabının tek nüsha olduğu malûm. Pekâlâ, o tek nüshayı ortadan kaldırmakla, dersten kurtulacağını düşünmüş olabilir! Nitekim bugün; hoca kitabın olmadığını görünce, ders yapmayıp bizi bir saat erken gönderdi.
–Kızdığı için ders işleyemeyeceğini, bizi tuttukça daha fazla kızacağını gördüğü için bizi erken âzâd etti. Bu, yalnız bugüne mahsus bir şey!
–Rüştü’nün kitap olmayınca her zaman böyle olacağını düşünmediği ne malûm?
–Sen de Rüştü’yü peşinen mahkûm ettin!
–Mahkûm etmiyorum, olağan şüphelilerden biri olarak görüyorum. Ama kuvvetli bir şüpheli! Hoca kitabı bulmamızı istemedi mi?
–Evet!
–Mevcut durumda olağan şüphelilerden hareket etmekten başka çaremiz var mı?
–En azından şimdilik görünmüyor.
–Falakadan kurtulmak istemez misin?
–Elbette isterim.
–Çantaları eve koyduktan sonra bir zarf atalım mı şu ahmağa? Ne dersin?
–Nasıl? Zihninde bir şey var mı?
–Nasılsa o, gün boyu dersten bunaldı. Eve varıp çantasını atar atmaz sokağa çıkacaktır. Onun mahallesine gidip orada oynayalım. İyice oyuna daldıktan sonra bir yoklama çekelim!
–O zaman, öncesinde iyice kararlaştıralım da bir falso vermeyelim.
–Nasıl yapalım?
–Bak şimdi…
Biraz sonra çantalarını eve bırakmış olan Mehmet’le Hasan, hazırladıkları plânı tatbik etmek üzere Rüştülerin sokağına gittiler. Tahmin ettikleri gibi; Rüştü’nün mahalledeki arkadaşlarıyla, oyuna çoktan başlamış olduğunu gördüler. Oyun birdirbir olduğu için, katılmaları zor olmadı. Bir müddet sonra birdirbir kesmeyince, uzuneşek oynamaya geçtiler. Mehmet’le Hasan bunu, plânları için daha elverişli gördüler. Özellikle Rüştü’yle eşleşerek; onunla birlikte eşek, yani ebe oldular. Yani rükû vaziyetinde eğilip, başlarını birbirlerinin bacağının arasına sokarak, o vaziyette durdular, diğer oyun arkadaşları onların sırtına atladı. Eşek olanların eşek olmaktan çıkabilmesi, üzerlerine atlayan oyun arkadaşlarının ağırlığıyla yıkılmadan belli bir süre -meselâ 10’a kadar sayana dek- durmalarına bağlıydı. Mehmet’le Hasan; ilk bir-iki turu sahiden oynadıktan sonra, plânlarını tatbike geçtiler. Zaten çelimsiz bir şey olan Rüştü’yü iyice yorup; bugün mektepte olanları unutturmak için dayanamamış numarasıyla çöküveriyor, tabiatıyla Rüştü de çöküyor, çökmese bile hükmen takım arkadaşlarının düştüğü duruma düşmüş oluyordu. Böyle olunca eşek olmaktan çıkamıyorlar, ha bire eğilip sırtlarına atlayan çocukları sırtlarında tutmak durumunda kalıyorlardı. Rüştü’nün iyice yorulduğunu gördükleri zaman;
“–Biraz ara verelim arkadaşlar!” dediler. Diğerleri itiraz etti:
–Yok, öyle mızıkçılık, olmaz!
–Valla mızıkçılık değil! Sade biraz ara verelim, diyoruz. Tekrar başlayınca yine biz eşşek olacağız!
Eğilmekten yorulup belini tutmakta olan Rüştü için de makûldü bu. O da takım arkadaşlarını teyit etti:
–He ya, yine biz eşşek olacağız!
Mehmet’le Hasan biraz ileriye duvar kenarına çekilerek soluklanırken, Rüştü’yü de yanlarına çağırdılar. Rüştü; oyunla ilgili bir taktik paylaşacakları zannıyla, hemen takım arkadaşlarının yanına gitti. O zaman Mehmet özellikle Hasan’a dönerek konuşmaya başladı:
–Bugün, coğrafya kitabının kaybolması ne iyi oldu değil mi? Bir saatten yırttık!
–O sadece bugünlük değil mi? Hoca kızdığı için. Gelecek derste kitap bulunmasa da ders yine işlenir.
–Yok canım! Kitap yokken nasıl işlenecek? Bundan sonra salı ve perşembe günleri son saatler boş artık. İki saatten yırttık!
Rüştü hemen atıldı:
–Yırttık tabiî! Kitabı olmayan ders yapılır mı?
Mehmet:
–Yapılmaz tabiî! Kitabı kim aldıysa eline sağlık! Keşke diğer kitapları da böyle ortadan kaldırsa da bütün derslerden kurtulsak!
Hasan:
–Yaptığı, büyük iş değil mi?
Mehmet:
–Büyük iş valla! Her babayiğidin harcı değil öyle! Acaba kim yaptı?
–Bulsak da tebrik etsek!
–Valla kim olduğunu bilsem alnından öperim!
Rüştü:
–Sahi mi?
Mehmet:
–Sahi tabiî! Kim olduğunu biliyor musun yoksa?
Hasan:
–Sensin değil mi? Canım kardeşim, gel senin alnından bir öpeyim!
Hasan; Rüştü’nün başını elleriyle iki yanından tutup kendisine çekerek, alnına mübâlâğalı bir ses çıkaran bir öpücük kondurdu. Mehmet de onu izledi:
–Dur kardeşim, bi de ben öpeyim!
–Nası yaptın len?
Oyunu kazanmanın yollarını düşünmekle meşgul olan Rüştü; kendisini birdenbire bu muhâverenin içinde bulunca, arkadaşlarının büyük bir kahramanlık gibi sunarak sırtına yükledikleri işi itiraf mânâsına gelen cevabı verdi:
–Geçen perşembe herkes çıktıktan sonra, yere düşmüş kalemimi bahane ederek geride kalmıştım. Çıkarken hocanın rafa kaldırdığı kitabı çantamın içine atıp çıktım.
–Eee, sonra ne yaptın?
–Ne yapacağım? Götürüp ayakyoluna attım!
–Ayakyoluna mı?!.
–Evet, ayakyoluna!
Mehmet’le Hasan bu cevapla önce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Sonra ikisi birden kahkahayla güldüler. Bu kahkaha; işin gülünçlüğü yanı sıra, suçluyu bu kadar kolay bulup yarınki falakadan kurtulmuş olmalarının verdiği mutluluktan kaynaklanıyordu. Bu mutlulukla uzuneşeğe devam ettiler ve iyi bir performans da sergilediler. Takım arkadaşlarının bu performansını gören Rüştü, arkadaşlarının kendisine oyun oynadığını aklının ucundan bile geçirmedi.
Ertesi gün Tahir Efendi, derse başlamadan önce kaşlarını çatarak Rüştü’yü yanına çağırıp sordu:
–Gel bakalım Rüştü! Kitabı sen mi aldın?
Rüştü soruyu duyunca; şaşkınlıkla önce Mehmet’le Hasan’dan yana baktı, sonra çaresizce başını yere eğdi. Tahir Efendi kızgın bir şekilde gürledi:
–Yüzüme bakıp cevap ver! Kitabı ne yaptın?
– ?
–Hadi aldın, ayakyoluna atmak nedir? Kelâm-ı Kadîm de onun yazıldığı harflerle yazılıyor. Kitap hiç ayakyoluna atılır mı?
Bu soru üzerine o bacaksız Rüştü; korkudan dilini yutmuş zannedilirken, kendinden beklenmeyen bir şekilde dile geldi:
–Ben hırsız değilim ki evime götüreyim hocam?
Son derece ciddî ve öfkeli bir tavırla cevap bekleyen Tahir Efendi, bu filozofça gerekçeyle çözülüp gülüverdi. Bu gülüş, azgın bir selin önünü tıkayan son mâniânın ortadan kalkmasından başka bir şey değildi. Sınıfta büyük bir kahkaha tûfânı koptu.