Pâdişah Konmaz Sarâya, HÂNE MÂMÛR OLMADAN…

Raif KOÇAK raifkocak@gmail.com

İnsanlık tarihinin en hızlı ve problemli olduğu bir döneme denk geldik zannederim; zira çevremizdeki her şey akılalmaz bir hız ile deverân etmeye başladı. Bu çağdaki kuşakların son yıllarda şâhit olduğu hâdiseler; insanlık tarihinde, belki bir asırda meydana gelen hâdiselere eş değer.

 

Bakınız dünyanın seyrine, çevremizdeki komşulara ve diğer ülkelere…

 

Son derece hızlı değişimler yaşanıyor. Yirmi birinci asırda; «Bu olmaz!» denilen savaşlar, katliâmlar ve nüfuz mücadeleleri ile ülkelerin sınırları değişiyor; insanlar evlerinden, topraklarından koparılıyor, denizlerde boğuluyor.

 

Özelde memleketimize dönüp baktığımız zaman, son on yılda;

 

Tabiî âfetler, darbeler, ekonomik darboğaz ve benzeri hâdiseler, bizden evvelki nesillerin bir arada görmediği hâdiselerdir. Hani bazı günahlar sebebiyle helâk olan toplumların, işlediği günahların hepsinin bu çağda işlenmesi gibi… Bir asırlık bir devlet olarak; gördüğümüz birçok hâdisenin son on yılda yaşanması ve buna şâhit olmak, cemiyeti bir buhrana sevk ediyor.

 

Cemiyet bir taraftan bu sıkıntılı süreci yaşarken; diğer taraftan, zihinleri yıpratan operasyonlara tepki veremez hâle geliyor. Zihinlerde de hızlı dönüşüm ve değişimler yaşanıyor. Ekranlardan üzerimize boca edilen olumsuz örnekler, bu değişimi ve dönüşümü daha da hızlandırıyor.

 

Ticârî hayatımız fâcia! Kime güveneceğimizi, kimden alışveriş yapacağımızı şaşırıyoruz. Terazide hile, gıdâda katkı ve tağşiş, üründe sahtecilik, fâhiş fiyat insanları canından bezdirdi. Yetkililer sayfa sayfa listeler yayımlıyor; insanların gıdâ olarak aldığı maddelere, hem din hem de sağlık açısından yasaklı maddeleri katan firmalar açıklanıyor. Lâkin malûm tedbirler, bu insanları caydırmıyor. Kesilen cezayı ödeyip veya farklı bir firma kurup yaptıklarına devam ediyorlar. Bu noktada cezalar caydırıcı değil maalesef. Bundan dolayı da bir boşluk yaşanıyor.

 

Ekonomik hayatımız sıkıntılı. Evvelden tek kişi çalışıp bir evi geçindirirken, şimdi evdekilerin hepsi çalıştığı hâlde, bir evi geçindirmek artık zorlaştı. Baba işte, anne işte, çocuk kreşte, diğer çocuk kursta sınava hazırlanıyor derken, aile fertleri birbirinden kopuyor; toplumun temelini oluşturan aile binası sarsılıyor. Aileyi birbirine bağlayan çimento hükmündeki anne, fıtratına uygun olmayan işlerde erkekler ile yarışmaya ve çalışmaya zorlanıyor. Birileri bu durumu; kadının hayata katılması olarak bir gurur tablosu gibi sunsa da, işin aslının öyle olmadığını maalesef çok geç anlamış olduk. Şimdi bu zararı tamir için, aile ile ilgili müsbet adımlar atmak inşâallah verilen zararı karşılar. Lâkin şu bir gerçektir ki, bir cemiyetin bozulma hızı ile düzelme hızı maalesef aynı oranda gitmiyor. Düzelme santim santim ilerlerken, bozulma bunun yüzlerce katı misliyle seyredebiliyor.

 

Eğitim maceramız işler acısı. Neresinden tutsan elimizde kalacak bir sistemsizlik… Altı yaşından başlayan ve zorunlu olarak tasarlanan on iki yıllık eğitim; çocuklarımızı iyiye, güzele ve doğruya sevk etmiyor maalesef. Okullar, çocukların kötü alışkanlıklarla tanıştıkları mekânlar hâline geldi. İnançsızlık okullarda âdeta bir moda hâlinde yayılmaya devam ediyor. Nesiller mânevî eğitimden yoksun, sadece materyalist düşünce ile eğitim alınca; cemiyette sadece kendini düşünen, kendi menfaati ve keyfi için hareket eden, kendi menfaati için başkalarını aldatıp kandırmayı ve dolandırmayı bir meziyet zanneden insanlar türüyor. Helâl ve haram hassâsiyeti ile yetişmeyen insanlar; başkalarının hakkına, hukukuna, malına ve canına tasallut etmeyi kendilerine hak görüyor.

 

Bu çağı tarif edenler; «Hız ve haz çağı» diye tarif ediyorlar. Her türlü değer yargısının kenara itildiği, sadece nefislere öncelik verilen bu çağda; temiz kalmak, doğru kalmak, dürüst olmak, helâl ve haram hassâsiyeti gözetmek, kocaman bir yüreğe ve dağ gibi bir îmâna ihtiyaç duyuyor.

 

Yazının başından beri çevremizdeki menfî hâdisâtı yazdık, döktük. Bunları yazarkenki gayemiz, oturup;

 

«–Ah, vah edelim; dizlerimizi dövelim de vah başımıza gelenler, ne olacak hâlimiz?» şeklinde sızlanmak değil elbette. Bir durum tespiti yapalım, içinde olduğumuz hâl-i pür melâlimizi görelim istedik.

 

Mü’min ümitsiz olmaz; yaşadığımız her hâdisenin ardında Rabbimiz’in bildiği nice hikmetler vardır, biz bilemeyiz. Gece olmadan gündüz olmuyor, bazen yaşanan belâ ve musîbetler, ardından gelecek rahmet kapılarını açabiliyor. Mü’minler asla Allah’tan ümit kesmez (Bkz. Yûsuf, 87) ve mü’min her hâlinde hayır üzeredir. (Bkz. Müslim, 2999)

 

Yukarıda saydığımız menfî hâdiseler içerisinde mü’minin tavrı, ümitsizliğe kapılmak değil;

 

«–Çevresinde yaşanan bu hâdiseler karşısında, ne yapmak ve nasıl temiz kalmak lâzım?» diye tefekkür etmek ve;

 

«–Bu gidişatta bana ne vazife düşer, bunun için ne yapmalıyım?» diye gayrete bürünmek olmalıdır. Her hâlimizde örnek almamız gereken Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in ilk tebliğ dönemine baktığımız zaman, Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da;

 

“Kalk ve uyar!” dediğini müşâhede ediyoruz. (elMüddesir, 1-5) Peki kimi? Önce yakınlarını!

 

O hâlde bizler de uyarmaya, anlatmaya ve düzeltmeye en yakınlarımızdan başlamalıyız. Ne yaparsak; iyiye, güzele, doğruya dair önce kendimizden başlamalı, sonra yakınımızdakilere bu güzellikleri aktarmaya gayret etmeliyiz. Herkes kendi ailesine iyiyi, doğruyu, güzeli anlatırsa; çocuklarıyla ilgilenir, onların dünyalık geleceklerine dair nasıl dertlenip tedbir alıyor, sınavlara hazırlıyorsak, âhiret hayatlarıyla alâkalı da dertlenir, onlara vakit ayırır, onlara sahip olduğumuz inancı ve kültürü aktarmak için evlerimizi bir okul hâline getirmeye gayret edersek… Bunu yaparsak, cemiyetin düzelmesi tabandan başlar ve yukarıya doğru sirâyet eder, inşâallah.

 

Başkalarının eksiklerine, hatalarına veya günahlarına bakmak yerine, başkalarının evlerinin önündeki çer çöpü eleştirmek yerine, herkes evvelâ kendi evinin önünü temizlemeli, bu kötü gidişâta dair bir gayrete bürünmelidir. Ne demişti Şemsettin Sivâsî Hazretleri:

 

Sür çıkar ağyârı dilden tecellî ede Hak,

Pâdişah konmaz sarâya, hâne mâmûr olmadan…

 

O hâlde gelin, bu üç aylarda yeniden bir gayrete bürünelim. Bir deneme yapalım. Hem kış aylarının uzun gecelerini değerlendirelim hem üç ayların mânevî havasından istifade edelim. Aile mektebini canlandıralım: Belli akşamlarda televizyonları kapatıp; bu üç ayı ilmihâl dersleri, Kur’ân dersleri ve hadis okumalarına ayıralım. Sonra üç ayın sonunda hayatımızda neler değişiyor ve neler düzeliyor bir bakalım, muhasebe yapalım, ne dersiniz?!.

 

Rabbimiz; kalplerimizi, gönüllerimizi, zihinlerimizi, hânelerimizi, beldelerimizi ve memleketimizi her türlü münker ve fahşâdan temizlesin ve muhafaza etsin. Gönül sarayımızı teşrif etsin ve orayı mâmûr eylesin.

 

Âmîn