İstikbal İçin En Önemli Husus; İÇTİMÂÎ BÜNYE

B. Cahit ÖZDEMİR bcahit@hotmail.com

 

İçtimâî bünye; milletlerin hayatında, onların şimdiki ve istikbaldeki vaziyetleri hakkında belirleyici olan bir âmildir. Tarih, nice kavimlerin hattâ bulunduğu coğrafyaya hâkim olmuş nice imparatorlukların yok olduğunun; nicelerinin de uygun şartlarda meydana çıkarak varlıklarını ispatladıklarının şâhididir. Roma İmparatorluğu’ndan, İskender, Cengiz ve Atillâ ve benzerlerinin kurdukları büyük devletlerden, bugüne bir iz bile kalmamıştır. Şüphesiz burada, devletleri teşkil eden fertlerin aidiyet şuurları ve devlet olarak tuttukları istikametin hak yola nisbeti yani içtimâî bünyenin keyfiyeti en önemli husus olmaktadır.

 

Cemiyetlerin dûçâr oldukları câhiliyye karanlığı veya kavuştukları huzur ve adâlet vasatı, hâiz oldukları içtimâî bünyenin tezâhürüdür. İnsanın, Allah Teâlâ’nın emânet buyurduğu hilâfet vazifesini îfâ edebilmesi için, rahmet ikliminin tesis edilmiş olması gerekir ki; bu saâdete kavuşabilmesi için de kendisine ilâhî kitaplar ve rehberler lutfedilmiştir. İlk insandan itibaren gönderilen bütün peygamberler; vazifelendirildikleri üzere, kendilerini, emredilen içtimâî yapıyı inşâ etmeye adamışlardır. Hâtemü’l-Enbiyâ olan Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz de; kıyâmete kadar örnek teşkil etmek üzere, içinde bulunduğu insan haysiyeti ile bağdaşmayan her türlü davranışın hâkim olduğu câhiliyye cemiyetini kaldırarak, tarihte bir emsâli daha olmayan «AsrSaâdet»i inşâ etmiştir. Bu öyle muhteşem, sağlam bir içtimâî bünye olmuştur ki; birçoğu taş yürekli, şefkat ve merhamet nedir bilmeyen insanların hepsi, bütün fazîletlerle tecessüm eden «gökteki yıldızlar» misâli rehber insanlar seviyesine yükselmişlerdir. Bu nümûne-i imtisal olan rahmet cemiyeti; sonraki nesillerin gayretleriyle, insanlığı huzur ve adâlete kavuşturan asırlar olarak tarihteki yerini almıştır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de, insanlığın yeni hayat tarzı ile ilgili olarak;

 

“Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” (elİsrâ, 81) buyurulur. Burada esas olan; süflî hayat tarzının doğru istikamette değiştirilmesi ve fertlere aidiyet şuurunun kazandırılmasıdır. «Canlı bir Kur’ân» mesâbesindeki Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz de ilâhî rehber olarak, mübârek hayatlarını, câhiliyye cemiyetini selâmet ve saâdete çıkarmaya vakfetmişlerdir.

 

Mekke’nin fethinde; “Allah Rasûlüsallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz; başında demirden bir miğfer ve siyah bir sarık ile dişi devesinin üzerinde büyük bir tevâzu içerisinde, Fetih Sûresi’ni okuyarak Mekke’ye girdi. Bir yandan da mübârek dudaklarından;

 

«Hayat, ancak âhiret hayatıdır.» sözleri dökülüyordu. Safâ ile Merve arasında sa‘yini bitirdikten sonra tekrar Kâbe’ye geldi;

 

«Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Hak geldi; bâtıl, ne yoktan var eder; ne de yok olanı iade eder.» diyerek elindeki asâsıyla Kâbe’nin avlusunda bulunan üç yüz altmış putu devirmeye başladı.” (Buhâri, Mezâlim, 32)

 

İslâm şahsiyeti; îman, ibâdet, ahlâk ve muâmelâtla tezâhür eder. Bu kemâlâtın kazanılması, insanın bu keyfiyetle inşâsı, insanlığı huzura ve adâlete kavuşturacak medeniyetin tesisi için elzemdir. Nitekim bu hususla alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de;

 

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” (elHucurât, 10) buyurulur. Bu cümleden olarak Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz; sahip oldukları her şeyi Mekke’de bırakıp Medine’ye gelen muhâcirlerle, şehirdeki yerli halkı kardeş yapmıştı. Bunun üzerine ensar; sahip olduğu her şeyi yeni kardeşleriyle paylaşarak, tarihte bir emsâli daha olmayan kardeşlik ve fedâkârlık destanı yazmıştı. Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, cemiyette olması gereken kardeşliğin muhtevâsı ile alâkalı olarak şöyle buyurur:

 

Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27)

 

Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, cemiyette İslâm şahsiyetinin inşâsı meselesine fevkalâde önem vermiştir. Nitekim;

 

“Bir buğday sergisine uğrayan (Peygamber Efendimiz), elini buğday yığınının içine daldırdı. Parmakları ıslandı. Bunun üzerine satıcıya;

 

«–Ey zahîreci! Bu ıslaklık nedir?» buyurdu.

 

Adam;

 

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Yağmur ıslattı.» dedi.

 

Rasûl-i Ekrem Efendimiz;

 

«–İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Kim bizi aldatırsa bizden değildir.» buyurdu.” (Müslim, Îmân, 164)

 

İlhâmını bu düstur çerçevesinde kurulan asrsaâdet cemiyetinden alan cihad erleri; dünyayı asırlar boyu, rahmet iklimiyle huzura kavuşturmuştur. İslâm ülkelerini ziyaret eden çeşitli seyyahlar da, bu içtimâî yapıyı gıpta ile kaydederek, tarihe çok sayıda not düşmüşlerdir. Bu fazîlet tezâhürlerinden birisi de şöyledir:

 

İmâmÂzam Hazretleri; ilmî faaliyetlerinin yanı sıra, geçimini ticaretten temin eden büyük bir tüccardı. Kendisine satın alması için ipekli bir elbiselik getiren kadına, malının fiyatını sormuştu.

 

Kadın;

 

«–Yüz dirhemdir, İmam!» deyince itiraz etti;

 

«–Hayır, bu daha fazla eder.” buyurdu. Kadın, şaşkınlıkla fiyatı yüz dirhem artırdı. İmâmÂzam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha…

 

İmâmÂzam;

 

«–Hayır, bu dört yüz dirhemden de fazla eder.» deyince kadıncağız;

 

«– İmam! Siz benimle alay mı ediyorsunuz?» demekten kendini alamadı. Bunun üzerine İmâmÂzam; kadına malının gerçek fiyatını söylemesi için, işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, elbiseliğin fiyatını beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmâmÂzam onu bu fiyattan satın aldı.”*

 

İ‘lâ-yı kelimetullah dâvâsının temsilcilerinden, şanlı medeniyetimizin son halkası Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmeye mecbur kalmasından sonra, gücü ele geçiren mâhut zâlim sömürgeciler elinde dünya, kan ve ateşler içinde her gün biraz daha yaşanamaz hâle getiriliyor. Hak düşmanı bu mihraklar, körükledikleri dünyevî cereyanlarla, insanlığın gönüllerini kuruttular; rûhâniyetin gıdâsı olan sevgi, şefkat, merhamet, insaf, vicdan… gibi bütün fazîletleri yok ettiler. Bu barbarlığın en yakın ve canlı örneği hâlen Filistin’de yaşanıyor. Dünyanın sürüklendiği bu modern câhiliyye karanlığından, maalesef İslâm âlemi de hissesini alıyor. Altüst olan içtimâî bünye; cinnet emâreleriyle, buhranlarla sarsılıyor. Âlemlere Rahmet, Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;

 

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki; fâiz yemeyen hiç kimse kalmayacak! Kişi doğrudan yemese bile, ona tozundan bulaşacak.” (Ebû Dâvûd, Büyû, 3/3331) ifadesiyle, bu ufukların kapandığı karanlık günleri işaret buyurur.

 

Birkaç asır öncesine kadar olduğu gibi, artık cemiyetimizin fazîletlerini gıpta ile anlatan seyyahlar yok; Avrupalı aydınların, Türk gibi yaşamayı medenîlik vasfı saydıkları Türk asırları da çoktan sona erdi. Ülkemizin kahredici içtimâî manzarasındaki vahâmet, her gün haber bültenlerinde fazlasıyla takip ediliyor. Bu mesele; «Bu kadar büyük ülkede, bunlar olabilir.» denilerek geçiştirilemez. Böyle muhteşem müktesebâtı olan bir medeniyetin vârisleri için, böyle vahim hâdiseler bir tane vâkî olsa bile fazladır. «Yan baktın, yol vermedin!» diye cinâyetler işlenmesi; üç-beş kuruş için anaların, babaların, kardeşlerin, evlâtların katledilmeleri; magandalık denilen kabadayılığın fevkalâde rağbet edilen bir davranış hâline gelmesi; eğitim meselesindeki verimsizlik sebebiyle, en yüksek eğitimlerden geçen bir kısım insanların, eğitimlerini sû-i istimâl ederek suç çeteleri reisleri hâline gelmeleri, cemiyetin dûçâr olduğu marîz hâlet-i rûhiyenin bir tezâhürüdür. Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, istikbâle dair şöyle îkaz buyurur:

 

“Öyle bir zaman gelir ki; kişi malını helâlden mi, haramdan mı kazandığına hiç aldırış etmez.” (Buhârî, Büyû, 7, 23)

 

Nitekim ticârî hayat, maalesef helâl-haram hassâsiyetinin unutulduğu bir meşguliyet sahası olmuştur. Her fırsatta, hiçbir ticârî kaide gözetilmeden; fakiri, yoksulu nazar-ı îtibare almadan yükseltilen fiyatlarla başa çıkılamamaktadır. Vatandaş, her an dolandırıcılara çarpılma endişesi ile yaşamaktadır. Her gün gıdâ maddelerinde açıklanan ve birçoğu sağlığa aykırı olan gıdâ maddelerine dair haberler ve bununla alâkalı taklit ve tağşiş listeleri ile, vatandaşlar ne yiyeceklerinin kaygısına düşmüşlerdir…

 

İstikbâlin teminatı olan içtimâî bünyemiz, taşıdığı marîz hususiyetler sebebiyle, bugün için problemli görünmektedir; ancak bu yarın için çaresiz bir mesele demek değildir. Bir problemin çözülebilmesi için; önce onun varlığının farkına varıp, sonra meselenin mütehassıslarının çalışmaları ile gerekli tedbirlerin tatbikata konulması gerekir. Çok şükür ki engin tarihimizde, şanlı medeniyetimizde, faydalanmak için pek çok örnek vardır. Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in;

 

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz: Allâh’ın kitâbı (Kur’ân-ı Kerim) ve Rasûlü’nün sünneti.” (Muvattâ, Kader, 3) ifadesiyle buyurduğu îkaz, bu meselenin hâlli için billûrlaşmış bir düsturdur. Bu esas çerçevesinde başlayacak «bir öze dönüş» hareketi, hem İslâm âlemi hem de bütün insanlık için istikbâlin kazanılmasına çare olacaktır.

____________________________________

* Osman Nûri TOPBAŞ, Altınoluk, sa. 477