RASÛLULLAH (S.A.S.) EFENDİMİZ’DEN AKSEDEN ÜSVE-İ HASENELER / EMSALSİZ ÖRNEKLER

Osman Nûri TOPBAŞ

 

ÜSVE-İ HASENE MÎRÂSI

 

Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

“Andolsun ki, Rasûlullah’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene / emsalsiz örnek» vardır.” (el-Ahzâb, 21)

 

Âlemlere rahmet olan Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nâil olduğu en büyük mazhariyetlerden biri de yetiştirdiği ashâbıdır. İmam Karâfî’nin tespit ettiği üzere; başka bir mûcizesi olmasa, Efendimiz’in yetiştirdiği ashâba bakmak bile O’nun nübüvvetini ispata yeterdi.

 

Hazret-i Ebûbekir’e baktığımızda;

 

Rasûlullah Efendimiz’de fânî olmuş muhteşem bir sıddîkiyet görürüz. Hicret yolunda olduğu gibi, her zaman ve her an yana yakıla O’nu korumaya çalışan; malıyla, canıyla dâimâ Efendimiz’in hizmetinde olan; defalarca bütün malını Allah yolunda infâk eden, buna teşekkür edildiğinde bile;

 

“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlâllah?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) diyen müstesnâ bir üsve-i hasene!..

 

Hazret-i Ömer’e baktığımızda;

 

Ümmet-i Muhammed’in üzerine şefkatle titreyen bir adâlet ve fârûkiyet görürüz. Küfre ve gaflete karşı tavizsiz o yürek, geceleri; «Bir muzdarip var mı?» diye Medine sokaklarında dolaşan, tespit ettiği mahrumların evine sırtında erzak taşıyan bir şefkat kahramanıdır.

 

“–Tahsisâtını artırsan…” diyen kızına;

 

“–Baban, Peygamber Efendimiz ve Ebûbekir’in ardınca gitsin istemez misin? Ağır yükle gidemem kızım!” diyen müstesnâ bir üsve-i hasene!..

 

Hazret-i Osman’da; muazzam bir sehâ ve hayâ, müstesnâ bir Kur’ân muhabbeti…

 

Hazret-i Ali’de; müthiş bir şecaat, yoklukta bile infak, fütüvvet ve ilm ü irfan…

 

Aşere-i mübeşşerede, ashâb-ı suffada, ashâb-ı Bedir’de sayısız misaller, nice üsveler…

 

DEVAMLILIK MÛCİZESİ

 

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e verilen en büyük mûcize olan Kur’ân-ı Kerim, nasıl kıyâmete kadar geçerli bir mûcizeyse, O’nun cihânı ve insanlığı terbiye mûcizesinde de bir devamlılık vardır, diyebiliriz.

 

Nitekim hadîs-i şeriflerde buyurulur:

 

“(Zâhir ve bâtınını ikmâl etmiş, ilmini irfan hâline getirmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 1)

 

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ümmetini bir yağmura benzetmiş, o yağmurun sonunun (sonraki asırlarda gelecek hayırlı ümmetin) de, başı (ashâbı) gibi hayırlı olacağını müjdelemiştir.

 

Hak dostları da; Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hâl ve ahvâlini, zâhir ve bâtınını, yani O’nun emsalsiz şahsiyet ve karakterini yaşayışlarıyla temsil eden zamana yayılmış zirvelerdir.

 

Bu Rabbânî âlimler arasında; Hak dostları, bilhassa ehl-i beytten sâdât-ı kiram hazerâtı vardır. Yine hadîs-i şerifte buyurulur:

 

“Ehl-i beytimin misâli, Nûh’un gemisi gibidir. Kim ona binse kurtulur. Her kim dışında kalırsa boğulur.” (Hâkim, Müstedrek, III, 151)

 

Hak dostları, îmânı aşkla yaşayan Peygamber vârisleridir. Onlar; Kur’ân ve Sünnet’ten feyz alarak, güzel ahlâk ve davranış mükemmelliğine ermiş olan ârif kullardır.

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ve O’nun güzîde ashâbını göremeyenler için, tâbî olunacak mümtaz ve örnek şahsiyetlerdir.

 

Hak dostları; nâil oldukları feyiz ve rûhâniyeti, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den telâkkî ettiklerini bildirmişlerdir:

 

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:

 

“(Allâh’ın râzı olacağı güzel bir kulluğa) muvaffak olmamızda gayretlerimizin payı ne ki! Ne varsa hepsi Allâh’ın lutfudur. Ama buna mutlaka bir sebep gösterilmesi gerekirse derim ki:

 

Bütün lütufların sebebi; gelmiş ve gelecek bütün insanlığın efendisi olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bağlanıp O’nun mübârek izinden gitmektir…”

 

Hazret-i Mevlânâ da; kendisini ilim ve irfanda zirveleştiren, Allâh’a yaklaştıran ve engin ufuklara eriştiren gerçek tahsili ne güzel beyân eder:

 

مَنْ بَنْدَۂِ قُرْآنَمْ اَگَرْ جَانْ دَارَمْ

مَـنْ خَاكِ رَهِ مُحَمَّدْ مُخْـتَـارَمْ

 

“Bu can bu tende oldukça, Hazret-i Kur’ân’ın kölesiyim; Hazret-i Muhammed Muhtâr’ın mübârek yolunun tozuyum, toprağıyım.”

 

Hak dostlarının kıymet ve ehemmiyetini anlamamız için, şu mukayeseyi yapmalıyız:

 

İNSAN VAR… İNSAN VAR…

 

İnsanlar vardır;

 

Henüz hayattayken mâzî oluverirler. Yaşarken bile, varlıkları yokluklarına müsâvîdir. Çünkü onlar ömür sermâyelerini nefsânî arzularına uyarak isrâf ederler, bu cihanda hiçbir faydalı iz ve eser bırakmadan, tarihin çöplüğünde ziyân olur giderler.

 

Daha da beteri; işledikleri mel‘anetlerle hatırlanan, hiç sevilmeyen ve vefatlarından sonra dahî lânetle anılan zâlimlerdir.

 

Buna mukabil;

 

Öyle insanlar da vardır ki;

 

Onlar; Fahr-i Kâinât Efendimiz’den tahsil ettikleri üsve-i hasene mîrâsını insanlara sergiler, yaşar ve yaşatırlar. Hayatları boyunca ulaştıkları herkese; bereket ve rahmet vesilesi olurlar, vefatlarından sonra da hasretle özlenir ve minnetle yâd edilirler.

 

Onlar asla mâzî olmazlar. Çünkü onların ömürleri, fânî hayatlarıyla sona ermez. Vefât ettikten sonra dahî; sözleriyle, eserleriyle ve geride bıraktıklarıyla âdetâ hayatları devam eder.

 

Zira âyet-i kerîmede buyurulmuştur:

 

“Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince; çok merhametli olan Allah, onlar için (gönüllerde) وُدًّا / bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem, 96)

 

Bugün bir Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesine, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin türbesine bakalım. Onların misafirleri, hayatta olan hemen herkesten daha fazladır. Çünkü onlar mânen diridirler.

 

O muhteşem zâtlar, Peygamber Efendimiz’den tahsil ettikleri ahlâkî fazîletlerle kemâle erdiler. Bu yolun ilk basamağı ise;

 

ENÂNİYETTEN KURTULMAK

 

Hak dostları; evvelâ kendilerini enâniyetten kurtaracak adımlar atmışlardır.

 

Yûnus Emre Hazretleri, hiçlik içerisinde dergâha yıllarca odun taşımıştır.

 

Nefsinin itirazına kapılıp dergâhı terk edince; bir îkāz ile kendine gelip geri dönmüş, üstâdı Tapduk Emre’nin; «Bizim Yûnus!» deyip bağrına basmasına kadar eşiğe başını koyup hiçlik ve teslîmiyet göstermiştir.

 

Bu seviyeden geçince; lisânından, asırlardır gönülleri irşâd eden sehl-i mümtenî şiirler dökülmeye başlamıştır.

 

Aziz Mahmud Hüdâyî, mâneviyat yoluna girmek için Üftâde Hazretleri’ne intisâb edince; koskoca Bursa kadısı olduğu hâlde, makam ve mevkiini terk etmek, dergâhta tuvaletleri temizlemek, kaftanıyla çarşılarda ciğer satmak gibi nefse ağır gelen ve enâniyeti eriten terbiyelerden geçirilmiştir.

 

Ancak, bu merhalelerden geçtikten sonra irşad makamına geldiğinde, cihan padişahlarına yön veren büyük bir pîr olmuştur.

 

İlimdeki derecesinden dolayı Şemsü’ş-Şümûs / Güneşler Güneşi diye anılan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de; altı aylık yolu aşıp Hindistan’a gidince, mürşidi Abdullah Dehlevî Hazretleri tarafından tuvalet temizliğine, kuyudan su taşıma vazifesine verilmiş, bu vazifelerde şöhret ve ilmî mertebenin enâniyete verebileceği tesirlerden kurtulduktan sonra kısa sürede mâneviyat yollarında mesafe katetmiştir. Çok sayıda halîfe bırakan, geniş bir coğrafyayı irşâd eden bir Hak dostu olmuştur.

 

Şâh-ı Nakşibend’in seyr u sülûkü de aynı şekilde başlamıştır. Üstâdı Emîr Külâl Hazretleri, bakım ve temizlik vazifeleri vermişti. Yıllarca hasta ve muzdarip insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etti ve hattâ insanların geçeceği yolları temizledi. Nâil olduğu mânevî dereceleri, Muhammed Bahâüddin Hazretleri, en çok bu hizmetlerin feyzi olarak gördüğünü bildirirdi.

 

Tevâzu içinde dâimâ şöyle derdi:

 

Âlem buğday ben saman,

Herkes yahşi ben yaman!

 

Mevlânâ Hazretleri, benliğin Hak yolunda nasıl bir engel olduğunu şöyle ifade eder:

 

“Her kim ki, Hak kapısında «ben» ve «biz» diyecek olursa, o kimse «لَا» (yani red) vâdisinde dönüp dolaşıyor demektir. Öyle olanlar, dost kapısından alınmazlar.”

 

Hazret-i Mevlânâ nefs tezkiyesinin zorluğu ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurmaktadır:

 

“Put kırmak kolaydır, hem de pek kolay (bir baltayla toz duman edersin), fakat nefis putunu kırmayı kolay sanmak, cehâlettir, cehâlet! (Zira o hileleri ile bir tilki misâli kendini gizler de kıracağın nefs putunu göremezsin!)”

 

Ey kardeş! Sen Allâh’ın emrine ve azîz Peygamberimiz’in sünnetine uy da, ten Ebû Cehl’inden ve nefsânî isteklerden kurtul…”

 

Hak dostlarının en çok îtinâ gösterdikleri hususlardan biri de, Allah Rasûlü’ne tam bir ittibâ ve devamlı bir edep hâliydi:

 

EDEP ÜZERE

 

Hazret-i Mevlânâ der ki:

 

“«–Îman nedir?» diye kalbime sordum. Kalbim ise aklımın kulağına eğilip;

 

«–Îmân edepten ibârettir…» diye fısıldadı.”

 

“Edebi olmayan kimse, Allâh’ın lutfundan mahrum kalır.”

 

İmâm-ı Rabbânî; bir kere helâya sağ ayakla girme gafletinden dolayı, günlerce mahrumiyet yaşadığını ifade eder. Karanfil istediği talebelerinin, tek sayıda değil de çift sayıda getirmesine itiraz ederek, edebi öğretir.

 

M. Sami RAMAZANOĞLU Hazretleri, edebin ete kemiğe büründüğü Hak dostlarındandır. Sözü, sükûtu, oturuşu, her hâli, hattâ bir kelpten, «bir kişi» diye bahsedişi dahî muazzam bir edep içindedir. Hiç uzatıp oturmadığı ayakları, mübârek naaşları defnedilirken dahî edeple bükülmüştür.

 

Edep, bütün ahlâkî kemâli içinde toplayan bir meziyettir. Rivâyete göre ârif ve edip bir zât olan Ebû Abdullah Sâlimî’ye;

 

“–Hak dostlarını halk içinde nasıl ayırt edersiniz?” diye sorarlar. O da şu cevabı verir:

 

“–Lisanlarındaki halâvetle, (yani tatlılıkla),

 

–Ahlâklarındaki letâfetle, (yani güzellikle),

 

–Muâmelelerindeki zarâfetle,

 

–Hâl ve istikametlerindeki takvâ ile,

 

–Yüzlerindeki beşâşet ve beşâretle (yani tebessüm ve müjdeleyicilikle),

 

–Nefislerindeki sehâvet ve diğergâmlıkla,

 

–Özürleri kabul edişlerindeki cömertlikle,

 

–Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkatlerindeki coşkunlukla…”

 

Ahlâkî vasıflar içinde, Hak dostlarının en bariz husûsiyeti, bütün varlığa şefkattir:

 

ENGİN MERHAMET

 

Bir gün Mevlânâ dergâhında semâ ve zikir icrâ edilirken, oraya bir sarhoş çıkagelir. O da kendince bu zikre iştirak eder. Fakat hem semâ usûlünü bilmediğinden hem de aklı yerinde olmadığı için rastgele döner. Hattâ bir-iki sefer Hazret-i Mevlânâ’ya çarpar. Bunun üzerine birkaç canı tez derviş dayanamaz ve;

 

“–Bu sarhoşun bu mübârek mecliste ne işi var? Atalım şunu dışarı!..” diyerek sarhoşu zorla dışarı çıkarmak isterler.

 

Hazret-i Mevlânâ derhâl müdahale eder ve şöyle der:

 

“–Dokunmayın garibe! Görüyorum ki; şarabı o içmiş, fakat siz sarhoş olmuşsunuz!..”

 

Çünkü Hazret-i Mevlânâ’nın nazarında o sarhoş; hakikati aramak için dergâha sığınan kalbi yaralı, kanadı kırık bir kuş gibidir. Hazret-i Pîr ise, yarasını incitmeden onu gönül sarayında tedavi edebilmek derdindedir.

 

Yine bir defasında Mevlânâ Hazretleri, etrafıyla beraber Ilgın Kaplıcaları’na gider. O anda havuzda cüzzamlı hastalar vardır. Hamam sahibi onları dışarıya çıkarmak için telâşa kapılır. Fakat Mevlânâ Hazretleri, bu hâle mânî olur. Hiç düşünmeden kendisi de cüzzamlıların olduğu havuza girer.

 

Bu merhamet ve tevâzu karşısında cüzzamlılar feryât ederek ağlamaya başlarlar. Bu hâli seyredenler de; bu Muhammedî ahlâk, bu üsve-i hasene karşısında kendilerinden geçerler.

 

Hak dostlarının engin bakışları, elbette sadece dünya ufkuna bakmaz. Onlar ümmet-i Muhammed’in ve bütün insanlığın ebedî kurtuluşu için çırpınırlar. Gaflet ehlinin yeniden hidâyet yolunu tutabilmesi için, onlara müsamaha ve rahmet üslûbuyla yaklaşmak gerekir. Ölçüsüz sert ve korkutucu bir üslûp, onları daha fazla uzaklaştırır.

 

Ebû Saîd bin Ebu’l-Hayr’a ait olmasına rağmen, Hazret-i Mevlânâ’ya izâfe edilen bir şiir vardır:

 

بَازآ بَازآ هَرْ آنْچِه هَسْتِی بَازآ

گَرْ کَافِرُ و گَبْرُ و بُتْ پَرَسْتِی بَازآ

اِینْ دَرْگَهِ مَا دَرْگَهِ نَوْمِیدِی نِیسْتْ

صَدْ بَارْ اَگَرْ تَوْبَه شِکَسْتِی بَازآ

“Gel! Gel! Ne olursan ol, yine gel!

 

Kâfir, mecûsî veya putperest olsan da gel!

 

Bizim dergâhımız (olan İslâm), ümitsizlik dergâhı değildir.

 

Yüz kere tevbeni bozsan, yine de gel!..”

 

Bu mısralar; Hazret-i Mevlânâ’nın insana bakış açısını çok güzel hulâsa etmesi sebebiyle, zaman içinde kendisine izâfe edilmiştir.

 

Buradaki davet; hidâyete, tevbeye, İslâm’ın güzelliklerini yaşamaya davettir. Cennete davettir.

 

Hak dostları; Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mîrasçı oldukları gibi, kendileri de gönüllerindeki hakikatleri mîras bırakacakları sonraki nesilleri yetiştirmeye büyük bir îtinâ ve ihtimam gösterirler. Peygamberimiz’in ashâb-ı suffaya gösterdiği ihtimam gibi, onlar da en büyük gayret ve emeklerini, o nesli yetiştirmeye sarf ederler. Hazret-i Mevlânâ bu gayreti, bir temsil ile ne güzel anlatır:

 

ADAM ARAYIŞI

 

“Bir gece vaktiydi. Evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın elinde fenerle dolaştığını gördüm:

 

«–Bu gece karanlığında ne arıyorsun?» diye sordum.

 

Adam;

 

«–İnsan arıyorum.» diye cevap verdi.

 

Ona dedim ki:

 

«–Yazık! Boşuna yoruluyorsun… Ben yurdumu terk ettim de yine onu bulamadım. Git evine… Yat, rahatına bak. Nâfile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!»

 

Adamcağız acı acı baktı:

 

«–Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama, yine de aramaktan zevk alıyorum! Onun hasreti bile bana zevk veriyor.»

 

Asla yeis yok!.. Hasretinde ve arayışında dahî lezzet bulmak var…

 

Bu; keyfiyetli, Hakk’a râm olmuş ideal bir insan arayışıdır.

 

Hak dostları; önce kendilerini irşâd eder, daha sonra bir rahmet insanı olarak, insanlığı tenvir etmek için yaşarlar.

 

Hazret-i Mevlânâ, kendi hayatını hulâsa ederken;

 

Zâ­hi­rî ilim­le­rin zir­ve­sin­deki, Selçuklu medresesinde büyük bir müderris olan hâ­li­ni; «Ham­dım!..»;

 

Şems-i Tebrîzî ile tanışıp mârifetullah tecellîlerine nâil olarak kâinattaki sırların kendisine ayân olmaya başladığındaki hâlini; «Piştim!..»;

 

Zâtî muhabbet, yani Cenâb-ı Hak’ta fânî oluş hâ­li­ni ise; «Yandım!..» diye ifade etmiştir.

 

İşte bu seviyeye ulaştıktan sonra, müstesnâ eserler yazmaya başladı. Hazret-i Mevlânâ; insanlığı irşâd için, şiir vasıtasını kullandı. 26.000 beyitlik Mesnevî’si insanların gönül dünyasına, Hak yolculuğunda bir rehber hükmündedir.

 

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’ye; «بِشْنَوْ» “Dinle!” sözüyle başlamıştır.

 

Mesnevî şârihleri, Kur’ân-ı Kerîm’in; «اِقْرَاْ» “Oku!”;

 

Mesnevî’nin ise; «بِشْنَوْ» “Dinle!” diye başlamasını îzâh ederken; «بِشْنَوْ» “Dinle!” sözünün; «اِقْرَاْ» “Oku!”nun tefsiri olduğunu söyleyerek;

 

“Kelâm-ı ilâhîyi dinle! İlâhî esrârı dinle! Kâinatta ve kendinde meknuz olan hakikatleri dinle!” şeklinde anlaşılmasını isterler.

 

Diğer bir ifadeyle Mesnevî, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârından gönül ehline sunulan şebnemlerdir.

 

Hazret-i Mevlânâ’nın gönül davetinin hiçbir zaman eskimemesinin sırrı, onun beyitlerinde gizlidir. Hazret-i Mevlânâ, fânî varlığı bir kâse suya teşbih ederek şu tavsiyede bulunur:

 

“Sen; sonsuz hayat nehrini görünce, kâsedeki suyunu, yani fânî varlığını, sonsuzluk deryâsına kat! Su, hiç deryâdan kaçar mı?”

 

“Kâsedeki su, deryâ suyuna karışınca, orada kendi varlığından kurtulur, deryânın bir zerresi hâline gelir.”

 

“Böyle olunca, o kâsedeki suyun vasfı, sıfatı yok olur da, zâtı ka­lır. Artık bundan sonra o; ne eksilir, ne kirlenir, ne de kokar.”

 

Yani;

 

Sakarya, Karadeniz’e akınca artık onda fânî olur. Böylece hem kendisindeki bulanıklık biter, berrak ve pırıl pırıl hâle gelir, hem de engin bir hakikat kazanır.

 

Bir Hak dostu ne güzel söyler:

 

Sen çıkınca aradan,

Kalır seni Yaradan!

 

ÖLÜMÜN GÜZELLİĞİ

 

Hazret-i Mevlânâ; İslâm âleminin, Moğol istîlâları ve Selçuklu devletinin yıkılışı gibi çok zorlu bir devrinde yaşadı. Lâkin dâimâ halka moral verdi. Kendisi yaşadığı devir itibarıyla recâ / ümit tarafı galip bir Hak dostu olarak, âdetâ ölümü güzelleştirdi ve öldüğü gün için; «şeb-i arûs / düğün gecesi» dedi. Bugün; vefat sene-i devriyesi olan 17 Aralık’ta şeb-i arûs adıyla kendisi ve mesajı, bütün dünyadan gelen Mevlânâ muhibleri tarafından yâd edilmektedir.

 

Şöyle buyurdu:

 

“Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünya derdi var sanma!

 

Benim için ağlama; yazık, «Vah!.. Vah!..» deme! Beni toprağa verdiklerinde de; «Vedâ!.. Vedâ!..» (Ayrılık!.. Ayrılık!..) deme!

 

Mezar bir perdedir ki, arkasında cennetin huzuru vardır!”

 

Aslında insan; ölümden değil, ölümden sonra kendisini bekleyen, kabir, berzah ve âhiret yolculuğundan korkar. Zira Kur’ân-ı Kerîm’in son cüzlerinde de okuduğumuz üzere, âhiret yolculuğu sayısız hesap, mîzan, sorgulama ve azap vartalarıyla doludur. O muhâtaralı günde; korku ve hüzünden âzâde olacaklar ise, Hak ile dostlukta mesafe alabilen bahtiyarlar olacaktır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ ۝٦٢

 

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” (Yûnus, 62)

 

İşte o makama erenlere, ölüm bir şeb-i arûstur, elbette!.. Hazret-i Mevlânâ bizi o hâle teşvik etmeyi murâd etmiştir.

 

Cenâb-ı Hak; Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve O’nun zamana yayılmış müstesnâ talebelerinin üsve-i hasenelerinden, bizlere de hisseler nasîb eylesin.

 

Cemâlî sıfatlarla muttasıf olarak, kalben Cenâb-ı Hakk’ı tanımakta mesafe katedebilen ârif-i billâh zâtların gönül dünyasından bizlere de katreler lutfeylesin.

 

Âmîn!..