HİKMETİN İZİNDE

Z. Özlem ABAY o.abay@hotmail.com

 

 

«Hikmet» kelimesi Arapçada «hüküm» kökünden gelir. Bu, hikmetin hükmedici bir özelliği olduğunu bize anlatmaktadır. «Men etmek, engellemek» mânâsını taşıyan hikmet, sözlükte; «sahibini yanılmaktan ve yanlış yollara sapmaktan koruyan şey» demektir. Nitekim İbnü’l-Arabî –kuddise sirruhû bu hakikati şöyle îzah eder:

 

Hikmet özel bir bilgidir. Bu bilgiyi; hikmet adını alacak şekilde özel kılan, ondaki yönlendirici ve hükmedici özelliktir. Gerçek anlamda hakîm; hikmetin bilgisine sahip olmakla kalmayıp, bu bilgiyi kullanan, uygulayan ve onunla hükmedendir. Hikmet, eşyanın değişmeyen esaslarının yahut bu esaslara dayalı ezelî nizamın ihsân edilmiş bilgisidir ve bu çok değerli özel bilgi, hikmet ehlinin (hakîm) tutum, davranış ve tercihlerinde müşahhas hâle gelir.” (Bkz. el-Fütuhât, I, 269-270; IV, 257-259)

 

Söz ve davranışta isabetli davranarak, insanın kendini yanlıştan koruyup doğru yolda olması, arzulanan bir durumdur. Bunun için de kişinin Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye uygun yaşayarak, murâdilâhiyeye uygun davranması gerekir. Âyet-i kerîme’de;

 

“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, doğrusu ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ama îmanla aydınlanmış bir idrak melekesine sahip olanların (ülü’l-elbâb) dışında, kimse bunu düşünüp anlayamaz.” (el-Bakara, 2/269)

 

Âyet-i kerîmede hikmetten maksat, Kur’ân-ı Kerim’dir. «Hikmetü’n-Bâliğa» terkîbi de bizzat Kur’ân-ı Kerîm’i ifade eder. Hikmetin verilmesi de Kur’ân Kerîm’in âyetlerinin okunup ona göre amel edilmesidir. Çünkü hikmet Kur’ân bilgisidir. Allâh’ın hikmeti yani Kur’ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb-i pâkine inmiştir. Kur’ân-ı Kerim ile amel edip, tebliğ eden kişi de Efendimiz’dir. Kula hikmetin verilmesi de; Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye uygun söz söyleyip bununla amel etmesidir. Bu nimeti ihsân eden de Allah’tır. Çünkü görünenin ardındaki anlamı, ancak Allâh’ın kalplerine idrak nûrunu nasip ettiği kullar kavrar. Allah; hangi kuluna, bunu murâd etmişse, ona pek çok hayır vermiştir. Çünkü sözde ve amelde firâsetli ve basîretli davranmak, dünyayı ve âhireti ihyâ etmektir.

 

Âyet-i kerîmede akıl sahipleri «ülü’l-elbâb»; bildikleri ile amel eden, selîm bir kalbe ulaşmış kişilerdir. Bundan nasibi olmayana; akıllı kimse denilemeyeceği gibi, hikmet ehli de denilemez. Öyleyse;

 

Yerilen nefse uyarak, hevâ ve hevesini ilâh edinme! Beşerî kötü huylarından arınarak, akıl nimetini bahşeden Allâh’a şükrederek, Allâh’a yaklaştıracak amel-i sâlihlerde bulun. Unutma ki akıl nimeti, yaratılmışlar içinde sadece insana bahşedilmiştir. Hakikat sırlarına vâkıf olmak üzere; aklını dünyevî arzuların için değil, âhiret saâdetin için kullanırsan takdir edilirsin. Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’de der ki:

 

“Hak yolunda yürüyenlerden birinin duygularından birinin bağı çözülür de biraz mânâya vâkıf olursa, diğer duygularda da değişiklik olur.” (Mesnevî)

 

Duyguların bağının çözülmesi, kişinin hakikat kokusunu almaya başlamasıdır. Hakikat kokusunu alan kişiden, gaflet perdesi kalkmaya başlar. Gaflet perdesi kalkan kişi; kendi hakikatini doğru tanır, Rabbini bilir. Kulak, ötelerden gelen mânâ sesini duyar. Ârif olanın gönlünde, hikmet ve mârifet nurları parlar. Kul daha dünyada iken, mânâ olarak Allah ile buluşmuş olur. O’nun varlığını gönlünde hissedebilmek, sâlih ve sâdıklar ile beraber olmakla mümkün olur. Çünkü onlar, insanlığın hidâyet rehberleridir. Allah Teâlâ; onların gittiği yolu, sırâtmüstakîm olarak bizlere bildirmiştir. Îmandan sonraki en büyük nimet de sırâtmüstakîm üzere olabilmektir. Mevlânâ Hazretleri;

 

“Gönlün yitirdiği hikmet kumaşı, gönül ehlinin katında ele geçer.” (Mesnevî) buyurmaktadır. Kişinin tek başına «mârifetullâh»a ermesi, gaflet perdesini aralayabilmesi, her zaman mümkün olmaz. Bunun için ehline yani kâmil bir mürşide müracaat etmek gerekir;

 

“Her arayan bulur mu? Lâkin bulanlar arayanlardır.” diyor Mevlânâ Hazretleri. Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de;

 

“Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun.” (en-Nahl, 43) buyurmuştur. Gönlün ilim ve hikmetle buluşması için, daha önce gönlü hikmetle buluşmuş âlim ve ârif zâtlara tâbî olmak elzemdir. Onlar, senin isteğine vâsıl olman için gereken yolu gösterirler. Öyleyse;

 

«Kapı en güzel şekilde çalana açılır.» düsturunca, Allâh’ın kapısı önünden ayrılma. O’na yaklaşmaya sâlih ve sıddîkların yolunu vesile bil. Hadîs-i şerifte şöyle buyurulur:

 

“Hikmet, mü’minin yitik malıdır; onu nerede bulursa alır.” (Tirmizî, hadis no: 2828)

 

Yitiğini arar gibi, ilim ve hikmeti ara. Malûmat biriktirmek ve bunu aktarmak hikmet değildir. Hikmet, murâdilâhiyeye uygun söz ve davranıştır. Bu yüzden; Allâh’ın murâdını öğrenmek için acele et! Kur’ân ve Sünnet’e sıkı ittibâ et! Allah’tan hikmeti talep et. Hidâyet rehberlerini bulduğunda onlara tâbî ol. Mevlânâ Hazretleri;

 

“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile; bir gönül sahibine ulaştın mı inci olursun.” (Mesnevî) buyurmaktadır. Bu yüzden kişi, Hakk’ı seven ve Hak dostluğuna eren zâtlarla beraber olmalıdır. Allâh’ın sevgisini kazanmak isteyene, bir diğer işareti de şöyle verelim;

 

Ubeydullah Ah­rar Haz­ret­le­ri an­la­tı­yor:

 

Bir gün Seyyid Kāsım Hazretleri bana dediler ki:

 

“–Baba! Bilir misin, zamanımızda hikmet ve hakikat niçin az zâhir oluyor? Çünkü bu devirde, kalp tasfiyesi pek az insanda kalmıştır. Kemal, kalp tasfiyesindedir. Bu ise helâl lokma yemekle mümkündür. Bu devirde helâl lokma pek azdır. Bâtını tasfiye görmüş insan ise yok gibi bir şey… Nasıl istersin ki, böylelerinde ilâhî esrar tecellî etsin?”

 

Mevlânâ Hazretleri; “İnsana aradığı şeye bakılarak değer verilir.” (Mesnevî) buyurmuştur. Eğer hikmete ulaşmak istiyorsak; Kur’ân ve Sünnet’e sarılarak, sâlih ve sıddîklarla beraber olarak ve helâl lokma yiyerek ulaşacağız. Bunun hârici yollar, bizi çıkmaz sokaklara götürecektir.

 

Allâh’ın âyetlerine gönlünü açtığında; gönlünden, hikmet pınarları fışkıracaktır. Bundan uzak kalan gönüller ise çorak çöllere dönecektir. Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le kalben ve fiilen buluştuğumuz an, hikmet ile de buluşmuş olacağız. Ahlâken ve duygu olarak Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le aynîleşebilmek duâ ve niyazıyla, yazımızı Fâtiha Sûresi’nin son âyetleri ile nihayete erdirelim:

 

“Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yoluna (yani peygamberlerin, sıddîkların, şehidlerin ve sâlihlerin yoluna) ilet, gazaba uğramışların ve sapıtmışların yoluna değil.” (el-Fâtiha, 7)

 

Âmîn