“Sırât-ı Müstakîm” Üzere HAKK’A RÂM OLABİLMEK

M. Ali EŞMELİ seyri@seyri.com seyri@yuzaki.com

 

 

 

Sağdan-soldan bir fısıltı:

 

‒Böyle de olur!

 

Öteden beriden bir lâkırdı:

 

‒Farklılık bu, hem daha yerinde.

 

Köşeden, dipten bir cazırtı:

 

‒Artık zaman değişti, her şey değişti. Dün mümkün değildi ama şimdi pek çok şeyi kabullenmek lâzım.

 

Dışarıdan, yaban dünyadan bir alkış:

 

‒Bravo! Özgür oluyorsunuz!

 

Fitne-fesattan bir süsleme:

 

‒Artık yeni yeni güncellemelere açık olmalı inançlarınız da, yaşayışlarınız da.

 

Tuzakçı modalardan tekrar aynı balon:

 

‒Alışmalısınız, mecbursunuz.

 

Küflü beyinlerden aynı gevişler:

 

‒Eski eskide kaldı, yeniye bak yeniye!

 

Fikir ve felsefe çöplüğünden bir hışırtı:

 

‒Gerçekleri sorgulayın, hayallere ve yalanlara devam! Romanlarla ufuklar açıldı, egomuzu keşfetme devrindeyiz.

 

Ayak altından bir tıslama:

 

‒Kıvrım kıvrım olun!

 

Kapkara gagalardan bir tak tak:

 

‒Cesur olun! Gak demek cesaretini gösterin artık! Havlasanız bile kimse yadırgayamaz.

 

Bir başka lâkırdı:

 

‒Ben bana göresine bakarım her şeyin, dinin de îmânın da paranın da. Benim için mantık da bu akıl da.

 

Bir başka safsata:

 

‒Duygularım ve heveslerim, bana hayat veren kırmızı çizgilerim. Gerisi boş.

 

Bir başka lâf:

 

‒Bu yol da cennete çıkar! Yürümeye devam.

 

Hep böyle;

 

Bir başka yorum, bir başka zan, bir başka takla, derken insanoğlu kısacık ömrünü ebedî hakikat ve gerçeklerden koparıveriyor ve sonsuz bir hüsrana sürükleniyor kendi kendine.

 

Onu yaratan yüce Rahmân’a değil, kendisine barışsız bir kindar olan şeytâna râm oluyor farkında olmadan.

 

Sırâtmüstakîmden kopuyor.

 

Hak’tan uzaklaşıyor.

 

Oysa;

 

İnsanın yaratılışının yegâne gayesi Hakk’a râm olmak.

 

Sırâtmüstakîm üzere Hakk’a râm olmak.

 

Câlib-i dikkattir:

 

Başlangıçta Musa –aleyhisselâm ile müsabakaya kalkışan sihirbazlar, sonra bu gerçeği anladılar da hemen hidâyete koştular. Çok ince bir mânâ ve sarsılmaz bir idrâk içinde;

 

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ هٰرُونَ وَمُوسٰى ۝70

“–Musa ve Harun’un Rabbine îmân ettik.” dediler. (Tâ-Hâ, 70)

 

Çünkü;

 

Hazret-i Musa’nın mûcizevî asâsı, sihirbazların iplerini de değneklerini yuttu. Onların hayat ve başarı felsefelerini tamamen sıfırladı. Maharetlerini yerle bir etti. Ömürlerini yasladıkları sihir duvarı âdeta üzerlerine yıkıldı ve her şeyleri o yıkıntının altında kaldı. Onlar da bunu açıkça gördüler. Nefisleri ile değil Hak’tan aldıkları rûh ile Hakk’a yöneldiler.

 

Onlar;

 

Sonsuz gerçeği görür görmez kendi enkaz ve kötürüm felsefelerini, ustalıklarını, fikirlerini, anlayış ve inanış saplantılarını toptan kendi içlerinden söküp attılar. Gördükleri hakikate göz kesildiler, Cenâb-ı Hakk’ın istediği ve tasdik ettiği sırâtmüstakîm üzere Hakk’a râm oldular. Bunun en güzel ifadesi de;

 

“–İçleri yalan dolu kendi hevâ, heves ve zanlarımız ya da bomboş yorumlarımızla uydurduğumuz ilâhlara değil, ezel ve ebedin yegâne gerçeği olarak Musa ve Harun’un Rabbine îmân ettik.” dediler.

 

Böylece;

 

Musa ve Harun’un anlattığı, şâhitlik ettiği ve davet ettiği Rabb-i Müteâl’e, tekten de tek, yegâne ve bir olan Allâh’a îmân ettiler. Tevhîde sarıldılar. Sırâtmüstakîme / Allâh’ın dosdoğru yoluna baş koydular. Bu şekilde Hakk’a râm oldular.

 

Bundan dolayıdır ki;

 

Îmân eder etmez yaşadıkları tâkatler üstü büyük ve ağır imtihanları bir çırpıda aşarak yüceler yücesinde en yüksek mertebelere bir anda ulaştılar. Ebedî sırlara ve Hazret-i Allâh’a perdesiz birer şâhit ve bu şehâdetle birer şehîd olmak sûretiyle de ölümsüzleştiler.

 

Hepsi Allah katında çok kıymetli oldu. Îmanları da şehâdetleri de makbul oldu. Öyle ki, Allah onları kıyâmete kadar bütün ehl-i îmâna örnek gösterdi, onların şeref ve şanlarını en müstesnâ ifadelerle tüm âlemlere ilân eyledi.

 

Hak katında makbul olan îman işte bu.

 

Tevhîd üzere.

 

Sırâtmüstakîm üzere.

 

Çünkü;

 

Tevhid zedelenirse ortada gerçek bir îman kalmaz. Zira yahudiler de hıristiyanlar da tevhîdi bozdukları için Allah katında hak din olma özelliklerini yitirdiler ve bâtıla devrildiler.

 

Her meselede insanoğlunun mutlaka söz veya hâl ya da fiil / davranış olarak yansıttığı cevapları ve refleksleri gerçekleştiren üç merkez noktası, tabir yerindeyse kendi kimliğinin oluşmasına maya vazifesi gören üç karakter harmanı var:

 

Nefsi

 

Aklı

 

Kalbi

 

Bu itibarla;

 

Bir kişinin hangi meselede ne dediğinden önce kendi içinde onu kimin dediği, yani hangi karakter harmanından ses geldiği mühimdir. Meselâ ağızdaki dil; kelime-i şahâdet getirse bile, eğer onu nefsi dediyse başka bir mânâ, aklı dediyse başka bir mânâ, kalbi dediyse başka bir mânâ üzeredir. Çünkü kalbin değil de nefsin çektiği bir kelime-i şahâdet, Allâh’ı tevhîd için değil, kendini yüceltmek için yapılmış bir gaflet hamlesidir.

 

Şu kıssa pek mânidardır:

 

Kalabalık bir ortamda ilmine mağrur bir kişi yüksek sesle kelime-i şahâdet getirir. Az sonra tekrar, sonra bir daha, derken orada bulunan ehl-i hâl bir zât îkaz eder:

 

–Ey gafil tevbe et, şirke girdin!

 

Adam mağrur edâsını bozmadan bildik bildik tersler:

 

–Olur mu öyle şey? İnsan kelime-i şahâdet ile şirke mi girer yoksa şirkten mi kurtulur?

 

Ârif zâtın cevabı, bu lâkırdıyı kökten süpürür:

 

–Efendi, efendi!

 

Elbette kelime-i şahâdet şirkten kurtarır ve îmânı izhâr eyler. Ancak bu, Allâh’ı tevhid ve yüceltme mânâsı ve idrâki üzere kalp ile telâffuz edilince gerçekleşir. Fakat sen kalbinle değil nefsinle söyledin. Allâh’ı tevhid mânâsı üzere değil, kendini buradaki topluluğa fark ettirme gayesi ve mânâsı üzere söyledin. Yani herkes senin farkına varsın, sana kıymet versin diye âdeta; «öhö… öhö…» edercesine bir duyurma, kendini ilân etme öksürüğü kabîlinden söyledin. Yani İslâm’ın gizli şirk dediği riyâ / kendini Allâh’a değil de kullara göstermek için söyledin. İmdi bundan daha kötü, daha tehlikeli bir şirk olabilir mi? Üstelik bu şirkin sana masum ve normal görünmesi de, ne kadar büyük bir gaflet!

 

Hakikaten;

 

İnsan nefsi ile; «Allah!» derse başka kapıya çıkar, aklı ile; «Allah!» derse başka kapıya çıkar. Ancak kalbi ile; «Allah!» derse o vakit her kapı Allâh’a çıkar.

 

Bu bakımdan îmânın tarifi de çok mânâlı bir tariftir:

 

Îman, kalp ile tasdik, dil ile ikrar…

 

Yani;

 

Kalp ile tasdik olmazsa dil ile ikrârın hiçbir faydası yok. Burada dil, ancak kalp ile tasdîkin tercümanı. Mühim gerçek, temel mesele, merkez nokta burası. Gerisi boş.

 

Buna rağmen nefs, şu imtihan dünyasında fânîliğe daldıkça ebediyetten kopar da imkânsızı çok kolay, mümkün olanı çok zor ve imkânsız zanneder. Bu sebeple içinde huzur ve rahat etmenin imkânsız olduğu cehennemi çok kolay ve çok ferah bir yer sanır. Keyif ve zevkin zirvesi zanneder. Hiç durmadan ve ısrarla kendisini cehennemlik yapacak şeylere âdeta âşık olur, en kötü şeylere bile dört elle sarılır, alevlerin tam ortasına dalmak için cehennemin her köşesinden içine içine koşar, en dibine atlar.

 

Heyhat;

 

Cenneti de sanki ürkütücü bir kâbus sanır, her bakımdan uzak durmaya çalışır, hapishâneden ve azaptan kaçar gibi kaçmaya uğraşır. Cennetin zorlu ve imtihan dolu yollarına bakar lânetler yağdırır. O yolları, hele sırâtmüstakîmi ve önündeki muhteşem rahmetleri bile her fırsatta kötüler durur. Hayal dünyasını işgal eden şeytanın pençesinde günüllü bir kukla olarak akıl almaz aldanışlar arasında boğulur gider. Bizzat Hazret-i Allâh’ın yaratan kudret olarak;

 

–Varılacak ne güzel yer, dediği cennete, sanki daha bilgili imişçesine en mantıksız ve ahmakça bir cehâlete saplanarak;

 

–Ne kötü yer, ben bu yerde sıkılırım, daralırım, çatlarım, bunalırım, stresten çıldırırım, der ve bunu da ömrünün sakızı eyler. Gece-gündüz bu sakızı çiğner.

 

İdrâk edemez bir türlü;

 

–Cenneti de cehennemi de Allah’tan başka bilen var mı?

 

–Hayal dünyasında şeytanın yılan gibi tıs tıs üflediği yalanların sahte gözleri, gerçek bir bakışla cenneti ve cehennemi hakikaten hiç görebilmiş mi ki konuşuyor? Üstelik Allâh’ın dediğinin tersine çok eminmiş gibi konuşuyor.

 

–Hâşâ, sanki Allah yalan söylüyor da kendisi doğru söylüyor, öyle mi? Ne biliyor, ne görmüş, nerden anlatıyor? Kaynağı ne?

 

Akledemiyor:

 

–Hiçbir vakit câhil bir kimse, kendi dediğinin muktediri midir? Öyle dedi, şöyle dedi, diye gerçeği buna göre şekillendirecek bir kudrete sahip midir?

 

Ne gezer!

 

Ne çıkar bu boşuna balon şişirmelerden? Gafil ve zavallı insan, savurduğu yalanların ve ortaya attığı iddiaların muktediri olsaydı, her şeyden önce ölümü inkâr ile ölmeyi iptal etmesi gerekmez miydi?

 

İnsanlık tarihine üstünkörü bakılsa bile, görülecektir ki herkes bir şeyler bazen çok şeyler söyler, yığınla felsefeler uydurur ya da güya üretir. Fakat kadere muvâfık değilse hiçbiri olmaz ve tutmaz, her zaman sadece Allâh’ın dediği olur.

 

Öyleyse;

 

Her meselede çok ince ince bakmalı ve şunu mutlaka görmeli:

 

–Kim, ne dedi?

 

–Kimin dediği oldu?

 

Eninde sonunda kimin dediği oluyor?

 

En inkârcı kafa bile, bu yüzden aslında her zaman merak ve kaygı içindedir:

 

–Acaba ne olacak?

 

Ne olacak?

 

Ezelden ebede her an olduğu gibi yine, sonra yine, sonra yine sadece Allâh’ın dediği olacak…

 

Unutmamalı ki;

 

Kıyâmet sabahına kadar bütün insanlık için, Hazret-i Âdem’den beri kurtuluş gemisinin yegâne yolu, sırâtmüstakîm, yegâne anahtarı da tevhid.

 

Bütün peygamberler bu hakikati haykırdılar:

 

اِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ
هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ ۝51

 

“Hiç şüphesiz (kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bir ve tek olan)

 

•Allah,

 

•Benim de Rabbim,

 

•Sizin de Rabbinizdir.

 

Öyleyse;

 

•O’na kulluk edin / O’na ibâdet edin!

 

(Bilin ki)

 

Sırâtmüstakîm / dosdoğru tek Allah yolu,

 

•İşte budur!” (Âl-i İmrân, 51)

 

Cenâb-ı Hak;

 

«‒Ey Rasûlüm söyle!» diyerek ilâhî tâlimatlarını Hazret-i Peygamber’e Kur’ân diliyle tek tek söyletiyor ve en sonunda şunu vurgulatıyor:

 

‒İşte,

 

•Ben’im dosdoğru yolum,

 

•Bu!

 

‒Derhâl;

 

•Ona / o dosdoğru yola,

 

•Tâbî olun / uyun!

 

‒Sakın;

 

•Başka yollara

 

•Asla uymayın!

 

‒Yoksa (o başka yollar)

 

•Sizi parça parça edip

 

•Allah yolundan ayırır.

 

‒İşte;

 

•Allah size bunu emretti ki,

 

•Belki yanlış yollardan sakınıp dosdoğru yola sarılarak takvâ üzere yaşarsınız!” (elEn‘âm, 153)

 

Demek ki;

 

Sırâtmüstakîmden kopuşun sebeplerinin başında başka yollara uymak, böylece kendince bir yol tutturmak geliyor.

 

Gidilecek yer cennet ve Hazret-i Allah. Vâsıl edecek yolu var eden ve takdir eden de Hazret-i Allah. Hiç bilmediği yere;

 

‒Bu yol da oraya çıkar, diye hayâlî yollar uyduran ise ham nefisler.

 

Ebedî meçhulden hiçbir haberi ve Hakk’ın dediğinden başka hiçbir gerçek bilgisi olmadığı hâlde, üstelik asla değişmez ve sonsuz olan ulvî / yüceler yücesi bir hakikatin karşısında ahmakça bir hayal ile «ya tutarsa» şapşallığına kapılmak sûretiyle çok süslü ama bomboş alternatif zanlar, tahminler ve uydurmalar oluşturup da onların peşine düşerek cennete gideceğini sanan ve öyle sandıran ham nefisler.

 

Şeytanın da ilk düştüğü tuzak bu idi.

 

Ham nefsin çelmesiydi.

 

Âyetlerde beyan edilir:

 

“Allah:

 

‒Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir? dedi.” (elHicr, 32)

 

“İblis dedi ki:

 

‒Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim.” (elHicr, 33)

 

Bir başka âyette ise:

 

“Allah buyurdu:

 

‒Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?

 

İblis dedi ki:

 

‒Ben ondan daha üstünüm / daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın!” (elA‘râf, 12)

 

Çünkü;

 

Şeytanın ham nefsi kabarmıştı. Kibir ve gurura kapılarak Hazret-i Âdem’i küçük gördü.

 

Çünkü şeytanın ham nefsine göre;

 

Âdem sadece kuru bir çamurdu. Şekil verilmiş bir balçıktı. Çamur ve balçığın değersizliği karşısında kendisi altın gibi parlayan bir ateş, yıldız gibi yaldızlı bir varlık olmasına rağmen alçalacak mıydı? Olur muydu böyle şey? Olmazdı. Kendisi daha hayırlı idi. Kendi fikri, kendi düşüncesi daha hayırlı idi. Allâh’a rağmen, kendi doğrusu daha doğruydu güya. Kendince bir yol tutturdu.

 

Kibir ve gururu yol yaptı kendisine.

 

Ham nefsini rehber ve tanrı edindi.

 

Yalan ve hayal dolu kendi kıyâsını, kendi zannını ve uydurma yorumlarını, en gerçek yegâne ilâhî bilgilerden bile daha doğru bir ilim sandı, akıl sandı, mantık sandı, felsefe sandı, çare sandı, yücelik sandı.

 

Böylece;

 

Güya daha doğru, daha rahat, daha keyifli, daha kıymetli bir yol keşfetti de sırâtmüstakîmi / dosdoğru Allah yolunu terk edip o aldanış çukurlarına; «Ne güzel yol, ne güzel çare» diyerek daldı, daldıkça daldı. Bu şekilde daha özgür olduğunu zannetti. Bütün itham ve suçları da hâşâ Allâh’a yüklemeye kalkıştı. İçi hâlâ; «Ey Rabbim!» dediği ve O’ndan izinler aldığı hâlde ham nefsi isyan ve kötülüklerle kahroldu, lânetlere battı.

 

Bunun üzerine

 

“Allah şöyle buyurdu:

 

‒Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun!

‒Muhakkak ki kıyâmet gününe kadar lânet, senin üzerine olacaktır!” (elHicr 34-35)

 

“İblis:

 

‒Ey Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.” (elHicr, 36)

 

“Allah;

 

‒Şu an hiç şüphesiz ki sen, vakti (yalnızca Ben’im tarafımdan) bilinen güne (kıyâmete) kadar mühlet verilenlerdensin, buyurdu.” (elHicr 37-38)

“İblis dedi ki:

 

‒Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Sen’in sırâtmüstakîminin / dosdoğru yolunun üstüne oturacağım.

 

Sonra (onlara nice pusular kurup da) elbette kendilerine önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” (elA’râf 16-17)

‒Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, onların hepsini azdıracağım.

 

‒Ancak onlardan Sen’in ihlâslı kulların müstesnâ! (elHicr, 39-40)

 

“Allah buyurdu ki:

 

قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ ۝41

‒İşte Bana varan dosdoğru yol bu!

Hiç şüphesiz kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur.

 

‒Ancak azgınlardan sana uyanlar hâriç!

 

Muhakkak cehennem, onların hepsine vadolunan yerdir.

Onun yedi kapısı vardır ve

 

Her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır.” (elHicr, 41-44)

“Fakat;

 

‒(Allâh’ın azâbından korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri,

 

•Mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.

‒(O hâlde ey kullarım, müttakîlerden olun ve)

 

اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ ۝46

‒Oraya emniyet ve selâmetle girin! (elHicr, 45-46)

Rab,

 

Nasîb et,

 

Âmîn!