MUSKA

Harun ÖĞMÜŞ harunogmus@gmail.com

 

 

Güz gününün cılız güneşi sönmek üzereydi. Hırpânî kılıklı üç-beş çocuk, toprak duvarlarının kenarında tavukların eşindiği sokakta koşuşuyordu. Duvar kenarındaki taşlar üzerine oturup kafa kafaya vererek dertleşen iki yaşlı kadından biri diğerine onlara doğru yaklaşmakta olan bir çocuğu işaret ederek sır verir gibi söyledi:

 

–Şu çocuğun bubasının da künyesi gelmiş!

 

Dört-beş yaşlarındaki Mehmet, evinde hep beklenmekte olan babasını hiç görmediği için asla gözünde canlandıramıyordu. Onunla ilgili duyduğu iyiye veya kötüye yoramadığı bu esrarengiz haberi bir an evvel annesine ulaştırmak üzere evine koştu. Daha kapıdan girerken bağırdı:

 

–Ana, ana, bubamın dünyası gelmiş, bubamın dünyası gelmiş!

 

Dar avludaki ocak üstüne koyduğu tenceredeki yemeği karıştırmakta olan orta yaşlı esmer bir kadın, sese doğru döndü ve yaşaran gözünü başındaki siyah yaşmağa silerek kollarını açıp oğlunu bağrına bastı. Böylelikle hem yanaklarına yuvarlanmakta olan yeni gözyaşlarını saklamak hem de ağlamasını bastırmak istediği âşikârdı. Yine de sesine tabiî tonunu vermeye çalışarak oğlunu tasdikledi:

 

–He ya oğlum, he ya!

 

Başını kaldırıp annesinin yüzüne bakan küçük Mehmet, çocukça bir kaygıyla sordu:

 

Ağlayon mu ana?

 

–Yok oğlum! Neden ağlayayın? Gözüm dumandan yaşardı herhâl.

 

–Dünya nedir ana?

 

–Dünya… dünya… Türlü türlü çilelerin çekildiği bir yer oğlum.

 

–Seferberlik gibi bir şey mi?

 

–He ya, seferberlik gibi, yokluk gibi, vebâ gibi, ayrılık gibi bir şey!

 

Bubama nasıl gelmiş o dünya ana?

 

İçini ısıtan bir tebessümle gülen kadın, oğlunun başını sıvazladı:

 

–Dünya değil, Memed’im; künye, künye!

 

–Künye ne ya?

 

–Künye, gâvurla vuruşup onları memleketimize sokmayan askerlerin boynunda taşıdığı muska gibi birşey.

 

–Kurşundan mı korurmuş askerleri o muska?

 

Kadın bu defa oğluna aldırış etmeden dalıp gitti:

 

–He ya Memed’im, he ya!

 

–Kim getirdi o muskayı bize?

 

Annesinin kolunu sarsan çocuğun ısrarla tekrarladığı soru, kadını kendine getirdi:

 

–Kim getirdi o muskayı bize?

 

?

 

–Kim getirdi o muskayı bize, diyom!

 

–Muhtar emmin şehere gittiğinde ona vermişler.

 

–Kim?

 

–Askerler.

 

–Nerde, bana da göster!

 

–Ağandaydı. Nereye goydu bilmen. Gelince diyelim de sana da göstersin.

 

Mehmet’i bir merak sarmıştı. Acaba bu künye nasıl bir muskaydı? Askerleri kurşundan nasıl koruyordu? Kendisi de asker olduğunda o da onunla kurşundan korunacak mıydı? Babası da o muskayı boynunda taşıdığına göre sağ-sâlim gelecekti demek. Ama neden muskasıyla birlikte kendi de gelmemişti de onu başkalarıyla göndermişti? Küçük beyni içinde, bir şimşek çakmış gibi bu sorunun cevabını almak üzere hemen annesine yöneldi:

 

Bubam muskasıyla kendi niye gelmedi de onu muhtar emmiyle gönderdi ana?

 

Zahar askerliği bitmemiştir daha. Belki memlekete musallat olan başka gâvurlar da var da onları defediyordur. Ne bilem ben!

 

–Askerliği bitmediyse muskayı neden göndermiş? Ya o zaman kurşun işlerse?

 

Kadın, yaptığı benzetmenin çocuğun zihninde oluşturduğu sorulara aldırış edecek hâlde değildi. Sönmekte olan ateşi yeniden canlandırmak için avlu duvarının kenarına gelişigüzel istiflenmiş kuru dallardan uygun çalı ve odun bulmakla meşgul olarak çocuğun sorusunu baştan savdı:

 

–İşlemez, işlemez! Hadi ağıla git de bir bak bakalım. Ağan koyunları getirmiş mi?

 

Mehmet, askerdeki babasını kurşundan koruyan şu esrarengiz muskayı bir an önce isteyip görmek için ağabeyini bulmak ümidiyle sokak kapısından çıkıp hemen yandaki iki kanatlı eski ağıl kapısının önünde beklemeye başladı. Ahşap kapının önünde; yetişkin bir adam ciddiyetiyle merak içinde adımlayarak, iki de bir sabırsızlıkla ağabeyinin gelececeği yöne bakıyordu. Bu hâldeyken akşam namazını kılmak üzere camiye giden Ali Emmi’nin her zamanki gibi ağır-aksak bir âhenkle tıkırdayan bastonunun sesini duyarak geriye döndü. Hafif kamburu sebebiyle yere doğru eğilmiş olan ihtiyar adam, başını kaldırıp ağarmış sakalları arasında belli belirsiz bir tebessümle gülerek babacan bir tavırla çocuğa seslendi:

 

–Ne bekliyon yâren? Davar mı gatacan?

 

Çocuk, soruya cevap vermek yerine hâkim olamadığı bir heyecanla atıldı:

 

–Benim bubamın muskası gelmiş!

 

–Ne muskası?

 

–Askerdeyken kurşundan koruyan muska!

 

İhtiyar adamın tebessümü yüzünde dondu. Gözleri burkulu kalarak çocuğa yaklaşıp başını okşadı ve aynı aralıklarla tıkırdayan bastonunu yere vurarak biraz ilerideki camiye girdi.

 

Çok geçmeden ahşap minare üzerinde okunan akşam ezanıyla birlikte Mehmetlerin küçük sürüsü de ilerideki dönemeçte göründü. Daha fazla bekleyemeyen Mehmet, koşarak en önde gelen ağabeyine seslendi:

 

–Ağa, ağa, bubamın muskasını nereye koydun?

 

–Ne muskası len?

 

–Kurşundan koruyan muska!

 

16-17 yaşlarında tığ gibi karayağız bir delikanlı olan Ahmet, elinden tuttuğu sevimli kardeşinin neyin peşinde olduğunu anlamayı sonraya bırakarak konuyu değiştirdi:

 

–Onu sonra buluruz. Hele şu davarı bi gatalım.

 

Sonra büzdüğü dudaklarının arasına ustaca üfleyerek çıkardığı ıslık sesleriyle davarı ağılın önüne getirip kapıyı açtı. Koyunlar birbirini takip ederek içeri girince de kapıyı kapattı. Mehmet, vâdesi gelmiş parasını almak isteyen aman vermez bir alacaklı gibi ağabeyinin işliğini çekerek istediği şeyin verilme vaktinin geldiğini ona hatırlattı:

 

–Hadi ağa, muskayı ver!

 

Ağabeyi, yine kardeşinin elinden tutarak avlu kapısına doğru yürüdü:

 

–Gel bakalım, ne muskasından bahsediyon sen, bi anlayalım!

 

Bubamı kurşundan koruyan muska var ya! Muhtar emmi vermiş.

 

Çocuk bu cevabı avluya girdikten sonra tamamladı ve o esnada Ahmet’le annesi bir an göz göze gelip hemen bakışlarını birbirlerinden kaçırdılar. Avluya birdenbire soğuk bir mâtem havası çöktü. Ancak çocuk hiç vazgeçecek gibi görünmüyordu. Talebini yineledi:

 

–Ağa, hadi ya, nereye goydun muskayı?

 

Ana-oğuldan kendini ilk toplayan Ahmet, sesinin titremesini engellemeye çalışarak ilerlerken konuştu:

 

–Tamam, tamam. Şurada Kelâm-ı Kadîm’in arasına koymuştum. Gel sana da göstereyim. Amma almaya kalkmak yok ha! Çünkü onu sadece asker olanlar takabilir!

 

Birkaç kitabın bulunduğu rafın en üstündeki mushafı alıp arasından çıkardığı muska gibi üçgen şekilde katlanmış bir kâğıt parçasını kardeşine gösterdi. Mehmet kâğıdı almak için hamle edince îkaz etti:

 

–Dikkat et, yırtılmasın aman!

 

Mehmet; onu tasdik mânâsına başını sallayıp dikkatle kâğıdı açarken, muskanın mahfazasından neden çıkarıldığını merak ederek sordu:

 

–Neden bunu bezinden çıkarmışlar?

 

–Tılsımı bozulmuş gayrı bu muskanın.

 

–Tılsımı mı bozulmuş? O zaman kurşundan da korumaz mı?

 

Sözün ucunun buraya varacağını tahmin edemeyip pişman olan Ahmet, yutkunarak düşünmek için biraz zaman kazandı. Sonra katî bir şekilde vurguladı:

 

–Korur, korur. Elverir ki yırtılmasın. Amma -Allah muhafaza- yırtılırsa korumaz!

 

–Bu akşam bende dursun. Koynuma yapıştırıp tutarım. Bi şey olmaz!

 

–Aman elde çok durursa yıpranır. Yıpranırsa -Allah muhafaza- koruyuculuğu da azalır. Ver, yerine koyup saklayalım. Sonra yine bakarsın!

 

Mehmet istemeye istemeye kâğıdı ağabeyine uzatacakken yine sordu:

 

–Ne yazıyor ağa burada?

 

Bubamızla dedemizin adı: Osman, Ali.

 

–Ondan koruyor bubamızı değil mi?

 

–Elbet!

 

Bubamız gelecek değil mi?

 

Evelallah gelecek!

 

Bu teminatı alan Mehmet, ağabeyinin kâğıdı almak üzere bekleyen elini daha fazla havada bırakmadan kâğıdı ona uzattı.

 

Mehmet o gece hep bu olağanüstü muskayla ilgili renkli rüyalar gördü. Elinde tuttuğu bu muska, tılsımı sayesinde onu ve ailesini bütün düşmanlardan koruyordu. Onlara atılan kurşunlar, görünmez bir zırh tarafından engelleniyormuşçasına hiçbirine isabet etmeden çevrelerine düşüyordu. Hattâ boyunun ancak ayak topuğuna erişebildiği masallardaki devler bile, muska kendilerine doğru tutulduğunda derhâl yere yıkılıyorlardı. En sonda yüzünü tam olarak seçemese de babası olduğundan emin bulunduğu iri yapılı bir asker gelip onu kucağına alıyor ve hep birlikte evlerine giriyorlardı. Ertesi gün bu rüyaların verdiği mutluluğun bütün vücuduna yayılan gevşetici hazzıyla uyandı. Oynamak üzere arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde bir müjde gibi ilk söylediği söz yine bu haber oldu:

 

–Benim bubamın muskası geldi.

 

Çocuklar merak içinde sordular:

 

–Nereden geldi?

 

Şeherde askerler virdi. İçinde adı yazıyor. Onu kurşunlardan koruyor.

 

Kurşun işlemesini engelleyen muskayı duyan çocuklar daha da meraklanarak muskayı görmek istediler Ancak içlerinde kardeşiyle birlikte gelmiş olan ötekilerden yaşça biraz büyük bir çocuğun dudakları istihzâ ile büzülüp, bilgiç ve kınayıcı bir tavırla şakıdı:

 

–Serseri misin len sen? Muska değil o! Harpte şehid olan askerlere virilen künye! Her askerin adını, babasının adını, memleketini, bağlı olduğu birliği ona yazarlar. Şehid olunca kim olduğunu ondan anlayıp ailesine haber gönderirler. Çanakkale’de değil miydi senin buban? Benim bubamınkini de gönderdiler!