KORKUTAN ÖRÜNTÜ

Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

 

 

«Örüntü» kelimesini çocukların ödevleri arasında görmüştüm ilk defa. Desen, düzen, model gibi kelimelerle de karşılanan bu mefhum, nesnelerin belirli bir düzenle sıralanarak gösterdiği nizama deniliyor. Davranış kalıbı gibi tamlamalar da bu mânâyı verebilir.1

 

İnsana dair kompleks davranışların içinde de bazı örüntüler görülebiliyor. Bambaşka çıkış noktalarından hareket eden gruplar, aynı yanlışta demirliyorlar:

 

Ameli terk etmek… Ahkâmdan taviz vermek…

 

Malûm;

 

Dînin inanç, amel ve ahlâk şeklinde üç ana şubesi var.

 

Önceki dinlerde de aynı davranış kalıbını görüyoruz:

 

“Arkalarından öyle bir nesil geldi ki: Namazı zâyî ettiler…”2 buyuruluyor.

 

Sadece namazı değil, hepsini, hepsini…

 

Kâbe önceki dinlerde de mukaddesti. Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; nice peygamberin Kâbe’yi tavaf ettiğini, hattâ eteğinde medfun olduğunu3 haber veriyor. Ama haccı da kaybetmişler.

 

Zinâ suçunun gerçek cezasını nasıl buharlaştırdıklarını; hadis külliyâtımızda geçtiği üzere, Medine yahudilerini suçüstü yakalayan Efendimiz ve Abdullah bin Selâm –radıyallâhu anh-’ın sorgulamasında görüyoruz.4

 

Kilisesindeki râhibeler tepeden tırnağa örtünürken; neden bir papaz, pazar âyînine gelenlere örtünmelerini emretmiyor? Çünkü tesettürü de zâyî ettiler.

 

Ameli terk etmenin kılıfı da bulunuyor. Yahudilerin, Beyt-i Makdis’te kesmeleri gereken bir kurban ibâdetleri vardı. Beyt-i Makdis’i kaybedince, kurbanı da zâyî ettiler.5

 

Bu kaybedişin üzerinde düşünmek lâzım. Nasıl, hangi sebepler üzerine meydana geldi? Hangi bahaneler, hangi mazeretler, hangi yönlendirmeler?

 

Müşrik ve ehl-i kitap kâfirlerinin birbirlerine kalben benzeştiklerini6 bir âyet-i kerîme de ifade buyurur. O âyetten ilhamla, örüntü benzerliğini ifade eden şu şiiri kaleme almıştım:

 

Değiştirin kavimleri,

Asır, devir, isimleri…

Kalır değişmeyen durum,

Cihanda yön seçimleri…

 

Papaz, haham, ateşperest,

Budist, deist ve putperest,

Nasıl eder ki ittifak;

Nasıl olur bir anda dost?

 

Gönüllerinde his, fikir,

Mukābiliyle benzeşir:

«Teşâbehet kulûbühüm»

Küfür değil mi, hepsi bir!..

 

Şaşırma müslüman buna,

Gâvursa benzemez sana…

Asıl düşün: Aman şu kalp,

Benimse benzesin bana!..

 

Dalâlet ehli müslümanlarda da aynı sonuç, aynı örüntü, aynı görüntü:

 

Gaylâniyye vb. bozuk gruplar vardı tarihte. «Din; ikrardan, muhabbetten, mârifetten ibaret!» deyip, amele gerek olmadığını iddia ettiler. Günümüzün «Kalbimiz temiz!» diyenleri gibi…

 

Filozoflar, ibâdeti avâma ait görüyor. O, aklına göre hareket edecek! Yine ameli terk neticesi.

 

Bakıyorsunuz tasavvufu istismâr eden bâtınîler de aynı noktaya çıkmış: Onlar da ameli, yakîni elde edene kadar avâma emredilen bir şey olarak görüyor. Bu bozuk fikirlerini desteklemek için, Peygamberimiz’e dahî iftira edenlere rastlamıştım.

 

Deistlerin de, yaratıcıyla dertleri yok. Tek sıkıntıları, dînin emir ve yasak bölümüyle.

 

Modernistin de; «Kur’ân yeter!» deyince ilk işi, sünnete istinâd eden amelleri bırakmak oluyor. Şeytan taşlama Kur’ân’da geçmiyor, bırak!.. Kur’ân’da geçenleri de bin dereden su getirerek iptal ve tağyir etmeye çalışıyorlar.

 

Tarihselci zaten Kur’ân’ın ilk asırlara mahsus bir çözüm sunduğunu iddia ederek, ahkâm âyetlerini emekli etmeye uğraşıyor. Şahsî hayatlarında da ibâdet vs. olmadığını talebeleri anlatıyor.

 

Dikkat edin: Meselâ bütün bu grupların, ahlâkî ve akîdevî âyetlerle problemi yok! Lâkin amelî hükümlere gelince; reddediş, te’vil ve terk bahaneleri başlıyor.

 

Bu gruplara nisbet etmeyeceğimiz birçok müslüman da; zaruretlerin yasakları mubah hâline getirmesi prensibini istismâr ederek, ahkâmı terk ettiler.

 

Evet zaruretler, bazı mahzurlu hususları mubah kılar;

 

•Fakat zaruret ne? İhtiyaç ne? Ölçüleri nelerdir?

 

•Hangi mahzurlar bunun dışında? Meselâ cana ve ırza kastetmek hiçbir şekilde mubah olmaz.

 

•Mâni ortadan kalkınca, esasa dönülmesi gerekmez mi? Yani bu hükümler geçicidir, ama bizde kalıcı oluyor.7 Hiciv diliyle şöyle anlatmaya çalışmıştık:

 

Harâmı, ehl-i zaman çiğniyor mu? Hikmeti var!

Kesin emirlere uymaz mı? Elde ruhsatı var!

 

Mubâha dönmeyecek bir yasak mı kaldı hayır,

Nedense müslümanın hep haramda hâceti var!

 

Usûlü, fıkhı yol ettik, bu artık istismar;

Verilse türlü de fetvâ, hesâbı, ahreti var!

 

Hudûd-i Hak bize örter cehennemin yolunu,

Hudûda kim ki riâyet ederse cenneti var!

 

Yıkıldı sâbiti dînin, bu yolda çok uçurum!

Zarûret iskelesinden rücû zarûreti var!

 

Nazarî olarak da;

 

Zihnimizde; amelin, inanç ve ahlâktan sonraya kalmış bir hâli var. Hâlbuki «hakikat» mücerret bir mefhumsa da, onun müşahhaslaşması, tahakkuk ile oluyor. Yani davranış, amel ve muameleyle… «Hayata geçirmek» diye bir tabirimiz vardır. Dînin hükümlerini, çeşitli hâcet bahaneleriyle, sık sık askıya alırsanız; «Hayata geçmesi imkânsız!» diyen tarihselcilerle ağız ve fikir birliğine girmiş olabilirsiniz.

 

Bir hocamız anlatmıştı:

 

Panel, sempozyum gibi bir ortamda; bizim hocalar yenilik ve ıslahat destekçiliği yapınca, ehl-i dünya bir kadın gazeteci, hayretle onlara çıkışmış:

 

“–Yahu siz de yenilik derseniz, kim muhafazakâr olacak? Başkaları yenilik adına; bozmaya, yıkmaya, değiştirmeye çalışacak. Siz, din adamları; kadîm değerleri elden geldiğince korumaya çalışacaksınız ki böylece bir denge kurulacak…”

 

Hakikaten, hiçbir dînî hassâsiyeti olmayan bir idareci olduğunuzu düşünün. Müslümanların hiçbir talebi yok; onlar hemen verip fetvâyı, çalıyı dolaşıyorlar. Hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmazsınız. Çünkü talep yok ki, arz olsun.8

 

Son zamanlarda çok dinlenen, seyredilen fenomen tarzı din konuşmacılarında şu tarz açıklamalar arttı:

 

-Fâiz olmadan ev alınamaz! Öyleyse; «Fâize bulaşma!» dediğiniz kişiyi, siz ev sahibi olma imkânından mahrum bıraktınız! Servet el değiştirdi, müslümanlar yoksul kaldı. Hocalar yüzünden!..

 

-İhtilât olmadan; çocuk okutulup, iş güç sahibi yapılamaz. Rızkını elde etmesi sağlanamaz! Öyleyse; «Çocuğunu oralara gönderme!» dediğinizde, siz adamı fakir, çocuğunu işsiz bıraktınız…

 

Bu da bir başka örüntü: Önce din düşmanlarıyla mücadele ederek serpilen Mûtezile ve benzerleri, sonunda dönüp ehl-i sünneti ve müslümanları tenkide koyulmuştu.

 

Meseleyi; fıkhın hükmünü söyleyenleri azarlayacak, ayıplayacak raddeye getirenler oldu. İşin içine biraz kibir de karıştı. Ahkâmın ne dediğini aktaranlar; ekonomi, iktisat, sosyoloji vs. bilmemekle, anlamamakla suçlandı.

 

Çok acı!.. Dün müslümanlara; «Örümcek kafalı!» diyenle, bugün; «Molla kafası bu işlerden anlamaz!» diye medreselileri küçümseyenler arasında da tam bir örüntü birliği yok mu?!.

 

Bu ülkede, aslında bütün İslâm dünyasında; 150-200 senedir, İslâm’ı müslümanları geri bırakmakla suçlama ve bu iddia üzerinden, ıslahattan reforma yenilik arayışları var. Bu noktada aşırı gidenlerin, İslâm’ı bu ülkeden silmeye çalıştıklarını da biliyoruz. Öyleyse, müslümanların bazı modern enstrümanlara oldukça temkinli yaklaşmaları, sadece ve sadece takvâlarının neticesidir. Müslümanları bununla suçlamak nasıl doğru olabilir?

 

İnkılâplar ilk işaretlerini verdiğinde; evini, göçünü toplayıp Mısır’a, Hicaz’a hicret eden aileler olmadı mı?

 

Yıllarca insanlar çocuklarını mecburî olan ilkmektepten sonra, tahsilden alıp esnaflığa ve ticarete yöneltmedi mi? Hattâ bu sahada; yabancı mektepleri bile, ideolojik beyin yıkayan yerli mekteplere tercih edenler olmadı mı? Bu reddediş değil midir; imam-hatip okulu, Kur’ân kursu, Yüksek İslâm ve benzerlerini sağ iktidarlara kurduran?

 

Bugün bir dindar kesim varsa, bu takvâ temelli reaksiyonları gösterenler sayesinde değil mi?

 

“–Bir mecburiyetle bankaya girersen, orada verilen bir bardak suyu içme!” diyen hakikî hocalardan;

 

“–Fâizli sözleşmeyi imzalama!” diyen hocaları ayıplayan, karalayan, müslümanları fakir bırakmakla suçlayan kanaat önderlerine geldik…

 

Elbette, din adına konuşanlar, müslümanları da düşünecek. Onları harec / sıkıntı içinde bırakmamaya gayret edecek. Tatbiki asla mümkün olmayan fetvâları başkalarına söyleyip, sonra kendisinin ruhsatlardan istifade etmesi, elbette doğru bir davranış değildir.

 

Lâkin;

 

“Dünya onların, âhiret bizim olsun istemez misin Ömer!” buyuran9 bir Peygamber’in ümmeti olduğumuzu da unutmamalıyız.

 

“Kâfirlerin belde belde refah içinde dolaşmaları seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o! Sonra varacakları yer cehennemdir!”10 meâlindeki âyetin sebeb-i nüzûlünü11 hatırlamalıyız. Çünkü o sebeb-i nüzul hâdisesiyle bu ileri sürülen iddialar arasında da bir örüntü birliği var.

 

Tamam mollalar biraz iktisat öğrensin! Ama bu fenomenlerimiz de biraz sosyoloji öğrensin. Korkutan örüntülere dikkat etsinler.

 

Demek ki;

 

Asıl «harec»in, asıl sıkıntının uhrevî olduğunu hatırlamak lâzım. «Aman zengin olsun, furyayı kaçırmasın.» diye sırtını sıvazlayıp bankaya yolladığın o müslümanı, bir süre sonra zaruret ve hâcet olmayan bir tüketici kredisi formunu doldururken görürsen; onu sıkıntıdan mı kurtardığını, yoksa sıkıntıya mı soktuğunu tekrar düşünürsün!

 

«Aman meslek sahibi olsun» diye, ehl-i dünyanın ortasına saldığın evlâdın; namazı, tesettürü, iffeti bir bir zâyî etmeye başladığında, dövünmekten başka bir şey gelir mi elinden?

 

Kaldı ki; bu sözlerin, yani fakirleştirme, işsizleştirme gibi iddiaların da aslı astarı yok!

Madem ki, tekerrür eden tarih, suyun suya benzediği gibi benzer bir akış içinde… Öyleyse önceki dinlerden, dalâlete düşen fırkalardan, hattâ ilk ilâhî yasağı, sözde iyi niyetli nasihatlere kapılarak türlü te’villerle çiğneyen ilk anne-babamızdan ibret alalım. Dîni hayata geçirmeye, inancımızı hakikatine erdirmeye, inandığımız gibi yaşamaya gayret edelim…

 

Selâm hidâyete tâbî olanlaradır…

 

___________________________

1 Arapçada, «usûl, yol, tarz» mânâsına gelen «nemat»ın çoğulu «enmât» ile karşılanmış.

2 Bkz. Meryem, 59.

3 https://sorularlaislamiyet.com/kabeyi-diger-peygamberler-ziyaret-etmis-midir

4 Buhârî, Hudûd, 37, 24, Cenâiz, 61, Menâkıb, 26, Tefsir, Âl-i İmrân, 6, İ‘tisâm, 16, Tevhid, 51; Müslim, Hudûd, 26, (1699).

5 Kutuplara yakın bölgelerde yatsı namazının şartları oluşmasa da; yatsı, oluşan en yakın yere göre kılınır. Yahudiler, mâbedi koruyamadıkları gibi, ona bağlı ibâdeti de korumayı düşünmemişler.

6 el-Bakara, 118.

7 https://www.yuzaki.com/2020/11/zaruret-nedir-ne-degildir/

8 Şehirler arası otobüs kaptanının, namaz molası vermeyip; «Seferî değil misiniz, cem edin, oturduğunuz yerde kılın!» vs. demesi gibi…

9 Bkz. Ahmed, II, 298; Taberânî, Kebîr, X, 162.

10 Bkz. Âl-i İmrân, 196.

11 Bkz. yuzaki.com/2019/12/hayat-imtihanlar-gecidi/