NARSİSİZM
H. Kübra ERGİN hkubraergin571@gmail.com

Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– bir gün ashâbıyla sohbet ederlerken şöyle buyurdu:
“–Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.”
Sahâbînin biri;
“–Yâ Rasûlâllah, insan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder.” deyince, Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“–Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.” (Müslim, Îmân, 147) buyurdu.
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in az sözle çok mânâ ifade etmesinin güzel bir örneği olan bu hadîs-i şerif, zamanımız insanının onmaz bir hastalığını teşhis ediyor: Narsisizm.
Günümüz psikoloji çalışmalarında; kibir ve bencilliğin hastalıklı bir hâl almış şekline, narsisizm deniliyor. Psikoloji konuşmalarında; narsist insanlarla geçinmenin imkânsız olduğu, onların kendilerini hep üstün gördükleri, asla hatalarını kabul etmedikleri anlatılıyor. Psikiyatri alanında çalışan hekimler de; narsist kişilerin bozukluk ve hastalıklarını kabul etmediklerini, o yüzden düzelmelerinin çok zor olduğunu ifade ediyorlar. Aslında bu tespitler; tasavvufun temeli olan nefis terbiyesinin önemini, bir kez daha ispat ediyor.
Kibir ve ucub sahibi insanlar, tarih boyunca hep var olmuşlar. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de; kendisine verilen mal ile büyüklük taslayan, kendi ilmi sayesinde bunu elde ettiğini ileri süren Kārûn’un korkunç âkıbetini misal verir. Kārun; ilim sahibi bir insan olmasına rağmen, Allâh’ın nebîsi Hazret-i Musa –aleyhisselâm–’a karşı ihânete kalkışır. Bunun neticesinde de servetiyle birlikte yerin dibine geçirilir.
Günümüz insanı, sürekli nefsin enâniyetini tahrik eden bir zihniyetle yetiştirilmektedir. Medya, sanal âlem ve çevre şartları; insanlara sürekli kendi nefsini üstün görmeyi empoze etmektedir. Popüler kültürde sık sık; «Sen önemlisin!», «Sen her şeyi hak ediyorsun!», «Daha fazlasını istemelisin!» gibi ifadelere rastlanmaktadır. Bunlar, insanların nefsânî yönlerindeki kibri ve bencilliği kışkırtmakta ve ilişkilerde gerginliklerin artmasına sebep olmaktadır.
Günümüzde insanlar; bilim ve teknoloji alanlarında ilerlemenin, insan hayatına getirdiği imkân ve kolaylıkların da etkisiyle, kendini beğenmişlik ve haddini bilmezlik içindedir. Dînin rehberliğine, ahlâkî nasihatlere, mânevî reçetelere ihtiyacı olmadığını zannetmenin arkasında da bu küstahlığın etkisi hissedilmektedir. Hâlbuki modern dünya; sadece ilerleme getirmemiş, insanoğlunu çok zayıf ve dayanıksız hâle de getirmiştir.
Bugün sosyal bilim alanında çalışan teorisyenler, psikologlar ve kültürel eleştirmenler, modern hayatın sunduğu; özgürlük, rahatlık, hız, haz, tüketim ve eğlence gibi vasıtaların, hoşa gitse de aslında ruh hastalıklarının oranlarını artırdığını ileri sürmektedir. Günümüz insanı; kibir maskesi arkasına saklanarak, rehberliğe ihtiyacı olmadığını ileri sürse de, aslında olgunluk bakımından ergenlik çağında takılıp kalmış gibidir.
Zaten narsisizm de böyle bir duruma işaret eder. Bir narsist; kendisiyle barışık, kendi nasibine râzı olmanın huzuru içinde olan; kendine iyi işleri, iyi rolleri yakıştıran ve kendi iyiliği için çalışan bir kişi değildir. Yahut kendisine samimî olarak merhamet eden; kendisini kötü hâllerden, kötü sıfatlardan muhafaza eden; şerefli, itibarlı bir kimse demek de değildir. Aksine insanı narsist yapan şey; iç dünyasında kendisi hakkında şüpheler ve endişeler taşıdığı hâlde, dışarıya karşı kendini üstün göstermeye çalışan münafıkça bir ruh hâlidir. Sürekli rol yapmanın gerginliği içinde, ne kendine ne başkalarına huzur veren zavallıların hâlidir narsisizm.
Bilhassa günümüzde; sosyal medya ortamlarında kendine böyle bir maske edinmeye çalışan kişilerin yegâne gayesi beğeni almak, onaylanmak ve kabul görmektir. Bu uğurda sürekli başkalarının fikirlerine, beğenilerine ve arzularına uyum sağlamaya uğraşıp durmaktadırlar. Sadece dijital ortamlarda değil, sosyal çevrede de; dış görünüşleriyle, tüketim alışkanlıklarıyla, yapmacık tutum ve davranışlarla kendilerini olduğundan başka göstermeye çalışırlar. Bütün çabaları belli bir sosyal katmana kabul edilmek veya kendilerini topluma belirli bir imajla sunmak olan bu kişiler, insanların beğenisini kazanmak için çırpınıp durmaktadırlar. Psikologlar; bu hayat tarzının ve bu gibi sosyal mecrâların, zayıf karakterli kişilerde kronik stres, kaygı bozukluğu gibi rahatsızlıklara yol açtığını söylemektedir.
Modern hayat bir yandan insanlara gerçek ihtiyaç olmayan imkânlar sunarken; bir yandan da bu imkânların masrafını ödemeleri için insanı âdeta gönüllü köleliğe mecbur etmektedir. İnsanlar ömürlerinin uzun bir kısmını; tahsil, kariyer ve çalışma hayatı için harcayarak; kartvizit, maaş, makam, unvan, titr vs. sahibi olmaktadır. Bunlarla kendilerini üstün hissetmeye çalışırken, aslında içlerinde gizledikleri; değersizlik, güçsüzlük, âcizlik hislerini maskelemeye uğraşmaktadırlar.
Evet insan âcizdir, güçsüzdür, hayatının kontrolü elinde değildir. Zaten akıllı bir insan; dünya ve âhiret hayatında, kaderini elinde tutan Allâh’ın takdiri karşısında, kendini bir hiç bilir. Hiçliğiyle barışık olmanın yolu ise; Allâh’ın kulu olma şerefine tâlip olup elinden geldiği kadar gayret göstermek, bu yolda hatasız olamasa da hatalarının bağışlanmasını ümit etmekten geçer.
Evet insan; bir hiçtir, değersizdir. İnsan diye bir varlık olmasaydı; kimse ihtiyaç duymazdı, arayıp sormazdı.
İnsan; kusursuz, hatasız da olamaz. Kur’ân-ı Kerim’de peygamberlerin dahî zellelerinden bahsedilmiştir ki; insanoğlunun, hatasız ve kusursuz olamayacağı bilinsin. Hele hele alelâde bir insanın; kendini âdeta peygamberlerden bile üstün görürcesine, kendini beğenmişliğe kalkışması, büyük bir küstahlıktır.
İnsan hidâyete, yani rehberliğe muhtaçtır. Kendini hidâyete açması, kendi kendine merhamettir. Kendine merhamet eden insan, kendini kötü durumlara düşmekten korur.
Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki; iki dünyada da selâmet ve saâdet, ancak tevâzu ve güzel ahlâkla mümkündür.
Tevâzu; her şeyden önce, kişinin haddini bilmesidir. Haddini hududunu bilmeyen, küstah insan, evvelâ kendisini mahveder. Hâl ve hareketlerinde ölçü tanımayan, edep bilmeyen insan; belâlara davetiye çıkarır. Güzel ahlâk, kendi haddini bilmek ve karşısındakinin hakkını tanımak demektir.
Tevâzu, hakkı kim söylerse söylesin kabul etmektir. Tevâzu; hakkı hak bilmek, kendi hakkına râzı olmak, karşısındakinin hakkına saygı duymaktır.
Tevâzu kalbin edebidir. Kalbinde Allâh’a karşı haşyet ve muhabbet olan kimsenin gönül hâlidir. Gönlüne bu güzel ahlâkı yerleştirmiş olana; Allah rahmetiyle nazar eder, bütün işlerinde yardımcısı olur.
Allah Zülcelâl; bir kulunu sevdi mi, ona basîret verir, kalbini genişletir, nefsinin katılığını giderir. Böyle bir kul, Allâh’ın nûruyla bakar ve şeytanın hilesini fark eder. Şeytanın dürtüklediği kötü duyguları kontrol altına alır. Nefsânî arzulara temâyül göstermez. Böyle bir kişinin hayattaki bütün kararları doğru, bütün davranışları olgun olur. Şahsiyet sahibi, güzel ahlâklı bir kişi olur. Çünkü güzel ahlâkın esası, gönlü Allâh’a bağlamaktır.
Gerçekten Allâh’a yönelmiş, İlâhî aşktan bir derece tatmış, maddenin ötesinde bir âlemin olduğunu anlayıp ona kalbini açmış bir insanla geçinmek çok kolaydır. Çünkü bu insanın derdi Allah’tır, huzuru Hak iledir.
Derdi «ben» olan kişinin derdi bitmez. Enâniyet sahibi, kibirli insan; ne huzur bulur ne huzur verir. Etrafına yaydığı huzursuzluk ona döner, ömrü daima benlik çekişmeleriyle tükenir gider.
Bugün insanlar; kibir ve kötü ahlâk sebebiyle, hem Rableriyle aralarındaki kulluk bağını kopardılar hem aile, cemaat, cemiyet bağlarını koparıp yalnızlaştılar. Bu yalnızlığı özgürlük, başıboşluk, rahatlık zannettiler ama depresyonla anksiyeteyle boğuşur hâle geldiler.
Peygamber Efendimiz –aleyhissalâtü vesselâm-’ın hayatına baktığımız zaman görüyoruz ki; Allâh’ın katındaki yüksek derecesine rağmen, bir kölenin, bir hizmetçinin ihtiyaçlarıyla ilgileniyordu. Ev halkının seviyesine inerek kendileriyle ilgileniyor, iltifatlar ediyor, şakalaşıyordu. Bunun için tevâzu gösteriyor, herkese derece ve seviyesine uygun davranıyordu. O kadar ağır vazifeler altında ve büyük dertlerle uğraşırken bile, kimseyi küçümsemiyor, herkesin derdini dinliyor, tesellî veriyordu.
Dînimizin emrettiği ahlâk, bugün yaygınlaşan hastalıkların ve sosyal problemlerin en iyi çaresidir. Rabbimiz; hepimize, Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in ahlâkını örnek almayı nasip eylesin. Âmîn…