Kulluk Tâlimi İçin; TASAVVUF MEKTEBİ
B. Cahit ÖZDEMİR bcahit@hotmail.com
Kur’ân-ı Kerim’de; dünya durağını âhiret kazancı ile değerlendirme mevzuunda, insanlar şöyle îkaz buyurulur:
“Kim sâlih bir amel işlerse, kendi lehine işlemiş olur.
Kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (el–Câsiye, 15)
İdrâk üstü hikmetler çerçevesinde vâkî olan yaratılış, bütün muhtevâsı ve unsurlarıyla muhteşemdir; zerreden kürreye basitlikten berîdir. Bu hikmetler dîvânında, tesadüfî ve fuzûlî bir nokta bulunmayıp, her şey fevkalâde muntazam bir tertip üzeredir. Böyle bir nizamda eşref-i mahlûkat olan insanın da sonsuz lütufların hakkını vermesi, kendisinden beklenen davranışları aksettirmesi gerekir. Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyurulan;
“And olsun, Biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insanlar; «İnandık.» deyince, denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar?
Allah, elbette doğruları ortaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya çıkaracaktır.” (el–Ankebût, 2-3) ifadesinde, bu hususa da bir işaret vardır. Bu cümleden olarak; kulluğun keyfiyet derecesinin mümkün olan en üst seviyede tezâhür etmesi, en güzeli olur.
Sâlih kulluk, «mârifetullâh»ı en iyi bilen ilâhî elçiler için nebevî bir haslettir.
“Bir gün Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, Cebrâil –aleyhisselâm– ile sohbet ederlerken, inen bir melek;
«–Yâ Muhammed! Beni Sana Rabbin gönderdi. Melik bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi olmak istediğini soruyor.» dedi. O da;
«–Kul bir peygamber olmayı isterim.» buyurarak, müstesnâ bir tevâzu nümûnesi sergiledi.” (Ahmed, II, 231)
Yine Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere;
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni Rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” îkazında bulunurlardı. (Heysemî, IX, 21)
Peygamber Efendimiz;
“İhsan, Allâh’ı görür gibi ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyor olsan da; O, seni görmektedir.” (Buhârî, Tefsîr [Lokmân], 2) buyurur.
Bazı çevrelerin yerleştirme gayretinde oldukları «ılımlı İslâm»(!) projesinde olduğu gibi, İslâm dîni caminin veya evin içinde kalan bir inanç sistemi değildir. Bilâkis, Allâh’ın her an kendisini gördüğü;
“Kendisi ile beraber (el-Hadîd, 4) ve şah damarından daha yakın olduğu (Kāf, 16)” şuuru içinde bir hayatı yaşamaktır. Bu münasebetle İslâm şahsiyeti; îman, ibâdet, ahlâk ve muâmelât ile tezâhür eder. Bu hayat tarzı; Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in tâlim buyurduğu ve «Asr-ı Saâdet»te yaşanan hayattır. Selef-i sâlihîn hazerâtı ve onları takip eden sâlih nesillerin tavsiye ettikleri de bu örnektir. Tasavvuf mektebinde tâlim edilen de, böyle ihsan makamında bir kulluktur.
Kafaların en çok karıştırıldığı mevzuların başında «Tasavvuf» meselesi gelir. Ülkemizde, geçmiş yıllarda; dîni, içtimâî hayattan söküp almak maksadına mâtuf, düzmece tarîkat senaryoları uygulanarak, millet beyin yıkama ameliyelerine bile mâruz bırakılmıştır. İslâm’la alâkası bilinen birçok şahsiyetin ayrıştığı en önemli mevzuların başında tasavvuf gelir. Hâlbuki tasavvuf yolu; Allah Rasûlü –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in tebliğinden farklı bir yol değildir; o yolun ta kendisidir. Tasavvuf; Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in her hâli ve ânı, merhamet, sevgi, şefkat, hayâ, edep, duâ gibi, Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmaya vesile ulvî fazîletlerle müzeyyen olan, kâ‘bına varılamayan mübârek hayatlarıyla aynîleşme gayretidir. Burada vehmedilebilecek herhangi bir istismârı ve kafa karışıklığını önleyecek fevkalâde sağlam ölçüler mevcuttur.
“Bâtınî hâllerimizin sıhhatini gösteren en iyi ölçü, zâhirimizin şer‘î ölçülere göre tanzim edilmesidir. İstikamet yolu işte budur.”1
Bütün gönül ehli ile beraber Cüneyd-i Bağdâdî –kuddise sirruhû– Hazretleri de;
“Bir kişiyi havada uçarken görseniz; hâli Kitap ve Sünnet’e uymuyorsa, bu (bir kerâmet değil) istidraçtır.” buyurur.
Dünya, maddeyi putlaştıran, dünyevî zihniyetli mihrakların elinde, yeniden bir câhiliyye karanlığına saplandı; her gün biraz daha yaşanamaz hâle getiriliyor.
“… Zamanımız insanının iki önemli hastalığı var: Egoizm ve konforizm (rahatına düşkünlük). Özellikle, 2005 yılından sonra, ABD’de intihar vak‘aları hızında artış, şiddetin artışı, insanın acımasızlığındaki artış sebebiyle psikiyatri, kötülüğü tanımlamaya yöneldi. Bu meseleyle mücadele etmek için bir bilim dalı biçimlendi: Pozitif psikoloji.
Bu bilim dalında hedef kadîm kültürlerden, doğu doktrininden, tasavvuftan, Mevlânâ’dan alınan doğruların ilmî metodoloji ile anlatılması, sistematize edilmesi ve bu çağın insanlarına sunulmasıdır. Şu anda Harvard Üniversitesi’nde «çığır açan ders» diye tanımlanarak okutuluyor…”2
Doğru istikameti tutturamayan, buhranlar içinde kıvranan dünyanın ihtiyacı İslâm’da. Ancak; kendisi buhranlar içinde çalkalanan İslâm âlemi, ihtiyacı olanlara örnek olacak vaziyette değil. Meselenin özünden uzaklaşmış, dünyevî cereyanların önünde savrulmaktan doğru yönü bulamıyor.
Süleyman Dârânî Hazretleri; «îbâdeti; Allâh’ın sevdiği her şey; kulluğu da; Allah’tan gelene râzı olmak» diye ifade buyuruyor. Saâdete, selâmete çıkmanın yolu, nefsin tahakkümünden kurtulup Allah Teâlâ’ya teslîmiyet; O –celle celâlühû-’nun rızâsına tâlip olmaktır.
Mehmed Rüştü AŞIKKUTLU (1901-1989) hocaefendi bu esası;
“Bir insanın dünyada bin derdi olmamalı. Bir derdi olmalı; o da Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmak.” diye ifade ediyor.
İhsan makamında bir kulluk tâlimi; içtimâî bünyeyi kuvvetlendirip, İslâm âlemini ihyâ edecektir. Bu da câhiliyye karanlığına gömülmüş insanlığın, rahmet iklimiyle adâlet ve huzura kavuşmasına, selâmete çıkmasına vesile olacaktır.
____________________
1 İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, III, 87-88, no. 87.
2 Prof. Dr. Nevzat TARHAN, Altınoluk, Mülâkat, sa. 471.