KAZANÇTA ÖLÇÜLER
Osman Nûri TOPBAŞ
ÖNCE HELÂL!
Bir gün Süfyân-ı Sevrî –rahmetullâhi aleyh-’in yanına gelen bir kimse ona şöyle sorar:
“–Efendim! Namazı birinci safta kılmanın fazîletini anlatır mısınız?”
Hazret, bu sual üzerine helâl lokmaya dikkat çekerek ona şu cevabı verir:
“–Kardeşim! Sen ekmeğini nereden kazanıyorsun, ona bak! Gerçi ön safta namaz kılmanın fazîleti daha çoktur. Lâkin kazancın helâl olduktan sonra, hangi safta dilersen orada namazını kıl; bu hususta sana güçlük yoktur.”
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.”
Hak dostlarının bu tembihlerinden anlıyoruz ki;
Mü’min her şeyden önce rızkının helâlliğine çok dikkat etmelidir. Çünkü hadîs-i şerifte buyurulduğu üzere;
“Haramla beslenen vücudun müstehak olduğu yer, cehennemdir!” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 26)
Bilhassa câhiliyyeyi andıran zamanımızda, helâl rızık temini meselesi daha büyük bir ehemmiyet kesbetmiştir.
Rızkın helâliyeti noktasında dikkat edilmesi gereken birçok husus vardır. Ticaretle iştigal ederken dikkat edilecek hususlardan birincisi:
KUL HAKKINA GİRMEMEK
Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in, Medîne-i Münevvere’yi teşrif ettikten sonra ilk yaptıkları işlerden biri müslümanların çarşısını tanzim etmek, yahudilerin pazarından ayırmak ve teftiş etmek olmuştur:
Bu teftişlerden birinde;
Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– önündeki buğday yığınının içine elini daldırdı ve ıslak olduğunu hissedince;
“–Nedir bu?” diye sordu.
Adam;
“–Yağmur ıslattı, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.
Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
“–Bu ıslak kısmı üstte bırakıp herkesin görmesini sağlayamaz mıydın? Aldatan benden değildir.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 164)
Bugün de ümmetin her ferdi, ticârî hayatında bir kusur işlediğinde, Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in; «Benden değildir!» ihtarına muhatap olacağını unutmamalıdır.
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– de nübüvvetten önce, çobanlık ve tüccarlık mesleklerini icrâ etmiştir.
Ticaret; insanlara, ihtiyaç duydukları şeyleri ulaştırmak gayesiyle, bir hizmet şuuruyla gerçekleştirilirse, dürüst bir şekilde yerine getirilirse, hadîs-i şerifteki ifadesiyle rızkın onda dokuzuna vesile olan güzel bir kazanç vesilesidir. Hattâ hadîs-i şerifte buyurulur:
“Doğru sözlü, dürüst ve güvenilir tüccar; nebîler, sıddîklar ve şehidlerle beraberdir.” (Tirmizî, Büyû, 4)
Nitekim bugün milyonlarca müslümanın yaşadığı Endonezya ve Açe coğrafyası, dürüst müslüman tâcirlerin örnek olmalarıyla İslâm ile şereflenmiştir.
NE GÜZEL DİN!
Kumaş ticaretiyle uğraşan müslüman bir tâcir, günün birinde kumaşlarını bir gemiye yükleyerek Endonezya’ya gider ve oraya yerleşerek ticaretine devam eder.
Getirdiği kaliteli kumaşlar, tam da halkın aradığı cinstendir. Kendisi ise kanaat sahibi bir mü’min olduğundan; «Varsın kazancım az olsun, lâkin temiz ve helâl olsun.» düşüncesindedir. Bu sebeple «gabn-i fâhiş» denilen, bir malı değerinin çok üstünde satma fırsatçılığına meyletmez. Kısa zamanda zengin olma hayal ve hırsına kapılmaz.
İşe geç geldiği bir gün, tezgâhtarın sattığı mallardan çok yüksek bir kâr elde ettiğini görür ve bunun üzerine tezgâhtar ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:
“–Hangi kumaştan sattın?”
“–Şu kumaştan efendim.”
“–Kaça sattın?”
“–On akçeye.”
“–Nasıl olur? Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Adamcağızın bize hakkı geçmiş. Görsen tanır mısın onu?”
“–Evet, tanırım!”
“–O hâlde hemen git ve o müşteriyi buraya getir. Onunla vakit kaybetmeden helâlleşmem lâzım.”
Tezgâhtar gider, müşteriyi bulup getirir. Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, kendisinden helâllik ister ve tezgâhtar tarafından alınan fazla parayı da müşteriye uzatır. Müşteri ise daha evvel hiç karşılaşmadığı bu güzel muâmele karşısında büyük bir hayret içindedir. Kendi kendine; “Hakkını helâl et?” cümlesindeki derin mânâyı kavramaya çalışır.
Bu hâdise kısa sürede dilden dile dolaşır. Çok geçmeden de kralın kulağına kadar ulaşır. Sonunda kral, kumaş tüccarını saraya çağırır ve;
“–Sizin yaptığınız bu davranışı biz daha önce ne duyduk, ne de gördük! Sizin bu hâliniz, bize bir muammâ oldu. Bunu îzâh eder misiniz?” der.
Tüccar ise kemâl-i edeple;
“–Ben bir müslümanım. İslâm’da ise mülk, Allâh’ındır. Kul sadece bir emânetçidir. Ayrıca İslâm’da; haksız menfaat, fâiz, istismar, gabn-i fâhiş (kandırmak sûretiyle değerinin çok üstünde satış yapmak) ve toplumun zararına olan bütün alışverişler yasaktır.
Bu alışverişte ise müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram karışmıştı. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.” cevabını verir.
Bunun üzerine kral;
“–İslâm nedir? Müslüman olmak neyi gerektirir?” gibi soruları peş peşe sıralamaya başlar.
Tüccar da soruları birer birer, tatlı bir dil ve zarif bir üslûp ile cevaplandırır.
Böyle bir dînin varlığını bu hasbihâl vesilesiyle ilk defa duyan kral, fazla vakit geçirmeden İslâm ile şereflenir. Kısa bir müddet içinde halk da müslüman olur. (Bkz. Mehmet PAKSU, Îman Hayata Geçince)
Böylece koca bir coğrafya;
“–İslâmiyet ne güzel bir dinmiş!” dediren bir tâcirin dürüstlüğü ve ihlâsı sayesinde İslâmiyet’le müşerref oldu.
Dolayısıyla bu şuurdaki bir müslüman tâcir; bir mücâhid gazi ve bir davetçi muallim gibidir.
Samimî bir şekilde; dürüst, titiz ve takvâlı bir davranışın hidâyete vesile olmasına bir başka misâli muhterem pederim Musa Efendi –rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatırdı:
REBÎ MOLLA
Gayr-i müslim bir komşumuz vardı. Sonradan müslüman olmuştu. Bir gün kendisine hidâyete eriş sebebini sorduğumda şunları söyledi:
–Acıbadem’de tarla komşum Rebî Molla’nın ticaretteki güzel ahlâkı vesilesiyle müslüman oldum. Molla Rebî süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir akşam vakti bize geldi ve;
“–Buyurun, bu süt sizin!” dedi. Şaşırdım;
“–Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!” dedim. O hassas ve zarif insan;
“–Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin sizin bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Sadece bugün değil o hayvanın tahavvülât devresi (yediği otların vücudunda tamamen izâlesi) bitinceye kadar sütünü size getireceğim…” dedi. Ben;
“–Lâfı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl olsun!..” dediysem de Molla Rebî;
“–Yok yok, öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!..” deyip günlerce bize süt getirdi. İşte o mübârek insanın bu davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümden gaflet perdeleri kalktı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime;
“–Böyle yüce ahlâklı birinin dîni, muhakkak ki en yüce bir dindir. Böylesine zarif, hakşinas, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiştiren dînin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim ve kelime-i şahâdet getirip müslüman oldum.
Ticarette kul hakkına girmemek için dikkat edilecek hususlardan biri, temel ihtiyaç maddelerini, fiyat yükseltmek için stoklamak yani ihtikârdır. Hadîs-i şerifte böyle yapanlar şiddetle îkāz edilmiştir:
“Malını satışa arz eden cesur tüccar merzuktur (rızıklandırılmıştır).
Muhtekir (karaborsacı) ise mel‘undur.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 6)
Ticarette kazanca şüphe ve haram karıştıracak diğer hususlar, satılan mal hakkında;
•Yalan beyanda bulunmak,
•Bunu bir de yalan yeminle pekiştirmek,
•Malın kusurunu gizlemek,
•Müşterinin bilgisizliğinden istifâde etmek,
•Ölçü ve tartıda hile yapmak,
•Ödemede verilen sözlere riâyet etmemek ve benzeri hususlardır.
Özellikle de;
REKLÂMLAR
Bugün ticârî hayatta reklâmlar yapılıyor. Bu reklâm görüntülerinde mâmuller; ekseriyâ olduğundan çok daha parlak, daha kaliteli, iri ve canlı olarak gösteriliyor.
Daha beter olarak, bazen bu reklâmlarda kadınlar vitrine edilerek, günaha günah katılıyor.
Câzibedar gıdâ maddelerinin açıktan satışında da, reklâmlarında da, muhtaçların mahrum nazarları tahrik ediliyor.
Her türlü reklâmla sürekli israf ve lüks teşvik ediliyor.
Müttakî bir müslüman, îmâl ettiği malların reklâmını da müslümanca ölçüler içinde yapmalı ve ehline yaptırmalıdır.
Reklâm husûsuna benzer bir noktayı hadîs-i şerif şöyle ifade eder:
“Yemin, mala alâkayı artırır, ancak bereketi giderir.” (Buhârî, Büyû, 26; Müslim, Müsâkât, 13)
Ticarette dikkat edilmesi gereken ikinci husus:
FÂİZİN HER TÜRLÜSÜ HARAM!..
Ribâ / fâiz; umumî bir tarifle ticarette taraflardan birine, akdin gerektirmediği bir fazlalığın şart koşulmasıdır.
Paranın malla değişimi ticaret, paranın parayla fazlalık ilâve ederek değişimi ise fâizdir.
Gafil ve fâsık insanların düştüğü bir dalâleti hadîs-i şerif şöyle bildiriyor:
“Benim ümmetimden bazıları başka isimler altında mutlaka şarap içeceklerdir…” (Nesâî, Eşribe, 41; İbn-i Mâce, Fiten, 22)
Hâlbuki bir haram, adını değiştirmekle helâl olmaz! Çünkü lâfza ve isme değil, delâlet ettiği mânâya itibar edilir.
Adına nemâ, promosyon, kredi vs. demekle fâizin haramlık hükmü değişmez. Tıpkı rüşvete hediye, zinâya flört demekle haramlığın değişmeyeceği gibi.
Bazı gafil kimseler de;
“–Kur’ân’da yasaklanan ribâ, borcun kat kat artırıldığı tefecilikten ibarettir. Günümüzde bankaların fâizleri ribâ değildir.” gibi lâkırdılarla, fâizin haramlığını halk nazarında gevşetmeye çalışmaktadır.
Bu bir çarpıtmadır. Zira İslâm; fâizi de, içkide olduğu gibi, kademe kademe, tedrîcî olarak dört âyet-i kerîme ile yasaklamıştır.
Son ve kesin yasaklama ise şu geniş âyetlerle geldi:
“Fâiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi (cinnet hâlinde perişan şekilde) kalkarlar. Bu, onların; «Alışveriş de fâiz gibidir!» demelerindendir.
Oysa, Allah alışverişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.
Artık kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizcilikten vazgeçerse, geçmişi kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allâh’a aittir.
Kim de fâizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir ve orada ebedî kalacaklardır.
Allah, fâizi mahveder, sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (el-Bakara, 275-276)
Rivâyete göre; bu âyetlerin henüz kapanmamış hesapları şümûlüne almadığını zannedip, eski fâizleri talep edenler oldu. Bunun üzerine şu müteâkip âyetler nâzil oldu:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun; eğer inanıyorsanız, fâizden artakalan kısmı bırakın!
Şayet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve Rasûlü’ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin.
Eğer tevbe eder de (fâizden vazgeçerseniz), sermâyeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız, bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.
Allâh’a döndürüleceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının eksiksiz kendisine verileceği günden korkunuz.” (el-Bakara, 278-281)
Fâizle ilgili son nâzil olan âyetler bunlardır ve bu âyetlerle her türlü fâiz kesinlikle haram kılınmıştır.
Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–, Vedâ Hutbesi’nde şöyle buyurdu:
“Câhiliyyeden kalma her şey ayağımın altındadır! Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır; ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız! Allâh’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir.” (Bkz. Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)
Bu âyet ve hadislere rağmen, kimi gafiller;
“–Dâru’l-harpte câizmiş.” diyerek, kimileri;
“–Nasıl olsa enflâsyon farkına fetvâ varmış.” diyerek, kimileri;
“–Bu; fâiz değil, bankanın hediyesi, promosyonu, dosya ücreti…” diyerek bu uhrevî vebâli yükleniyorlar. Böylece âhirzamanla alâkalı ifade edilen, fâizin tozuna bulaşmayan kalmıyor. Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun…
Mesele herkesin yeterince anlamadığı iktisâdî bir mevzu olduğu için, kafaların karışması da mümkündür. Bu sebeple Hazret-i Ömer’in şu sözüne ittibâ etmek lâzımdır:
“Fâizi ve fâiz şüphesi olan şeyleri terk edin!” (İbn-i Mâce, Ticârât, 56)
Bilhassa ticaret ehlinin, fıkıh bilen istikamet ehli hocaefendilere müracaat etmeleri lâzımdır.
Birçok tecrübe ile şâhitlik edilmiştir ki;
Fâizle iştigal eden bir müslümanı iki kötü neticeden biri bekler:
•Ya onun bütün malı yok olur. Bu durum ehven olanıdır. Çünkü Allah onu dünyada cezalandırıp, pişman olmasını temin etmek istemiş demektir.
•Yahut da onun malı artar, tekrar tekrar fâize bulaşır. Artık fâizin haramlığını inkâr noktasına gelir. Kişinin îmânı gider. Bu da Allâh’a savaş açan âciz insanın hazin sonudur.
Ticarette helâl titizliği için dikkat edilecek üçüncü husus da;
GÜNAHTA YARDIMLAŞMAMAK
Ticarette takvâ hassâsiyetinin bir maddesi de, bir günahın işlenmesine yardımcı olmamaktır.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“…İyilik ve takvâda yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın!..” (el-Mâide, 2)
Dükkânını; banka, içki satan market ve benzeri gayr-i şer‘î bir işin yapılması için kiraya veren kişi, o günahın işlenmesine yardım etmiş olur.
“–Ben vermesem de nasıl olsa başkası verecek!” gibi lâkırdılar, kişiyi uhrevî vebalden kurtaramaz.
Dînimizde kötülüğe giden yolları kapatmak esastır:
İçki içmek haram olduğu gibi; onu üretmek, üretene yardımcı olmak, satmak, taşımak, servis etmek de haramdır.
Eskiden tütünün zararları yeterince bilinmiyordu. Bugün tıp âlemi, sigara ve benzerlerinin bütün vücuda verdiği ağır tahribatı delilleriyle ortaya koymuştur. Bu bilgiler ışığında fıkıhçılar da, tütün mâmullerinin haram olduğunu kat‘î bir şekilde ifade etmektedir. Çünkü insanı âdetâ tedrîcî olarak intihara götürmektedir. Dolayısıyla tütünün îmâlinden ve ticaretinden de uzak durulmalıdır.
Fâiz haram olduğu gibi; onun kefili, şâhidi, kâtibi olmak da haramdır.
Bunun gibi;
Put, haç, heykel vb. küfür sembollerini; iskambil kâğıdı, zar vb. kumar âletlerini üretmek ve satmak da haramdır.
Giyilmesi uygun olmayan açık saçık kıyafetleri, sokakta giyileceğini bile bile îmâl etmek ve satmak da o günaha ortak olmak demektir.
Bugün kılık kıyafet îmâlâtında, İslâm şahsiyetini korumaya dikkat etmek lâzımdır.
Meselâ;
Tişört ve benzeri kıyafetlerin üzerine yabancı dilde tuhaf ve hattâ bazen de gayr-i ahlâkî yazılar yazılıyor. Meselâ cinsî ahlâksızlıkları öven ifadeler ve şekiller yer alabiliyor. Gençler mânâsını bile bilmeden moda rüzgârıyla bunlara heves ettiriliyor. Hâlbuki yabancı dilden kelimeleri göğsünde veya sırtında sergilemek, bir aşağılık duygusudur.
Bir müslüman, âyet-i kerîmenin ifadesiyle; «küffâra karşı şedit / tavizsiz» bir şahsiyet sergilemelidir. (Bkz. el-Fetih, 29) Her Fâtiha’da; «Gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin yoluna» düşmemeyi niyâz ediyoruz.
Dolayısıyla evlâtlarımızın böyle kıyafetlere heves etmemesine bilhassa dikkat edilmelidir. Mâlûm hadîs-i şerifte buyurulur:
“Kim bir kavme benzerse, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)
“–Böyle istiyorlar; biz de îmâl ediyoruz, satıyoruz. Kimin giydiği bizi alâkadar etmez.” demek bir müslümana yakışmaz.
Çünkü dînimiz bizi bir kötülük gördüğümüzde; gücümüz yetiyorsa elimizle, bertaraf etmekle vazifelendirmiştir.
Gücümüz yetmiyorsa dilimizle, nehy-i ani’l-münker / kötülüğü tenkit etmek ile vazifelendirmiştir.
Söylemeye bile gücümüz yetmeyecek derecede bir imkânsızlık hâli varsa, kalben buğz etmemiz gerekir ki, bu îmânın en zayıf hâlidir.
Bütün bunları yapmayıp kötülüğün yayılmasında çalışmak ile kalpteki îman nasıl bir araya gelebilir?
Hâsılı;
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in şu îkāzının şümûlüne girmemeye âzamî gayret göstermemiz îcâb eder:
“Öyle bir zaman gelir ki kişi malını helâlden mi, haramdan mı kazandığına hiç aldırış etmez.” (Buhârî, Büyû, 7, 23)
Bu aldırışsızlığın sonu, -Allah muhafaza- îmânı kaybetmekle neticelenir!..
ALAN DA VEREN DE ATEŞTE!..
Ticârî hayatta ve muâmelât sahasında büyük bir fitne de rüşvet günahıdır. Hadîs-i şerifte;
“Rüşveti veren de alan da ateştedir.” buyurulur. (Taberânî; Müntehabü Kenzü’l-Ummal, 2/198-200; et-Tâc, 3/56)
Âmme adına vazife deruhte edenlerin, vazifelerini hakkıyla yapmaları, meşrû talepleri yokuşa sürmemeleri lâzımdır.
İşlerini yaptıracak kişilerin de, kanun ve esaslara riâyet etmeleri, engelleri aşmak için başka yollara tevessül etmemeleri gerekir.
Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem–, bir adamı zekât toplamak üzere vazifelendirmişti. Bu zât vazifesini yapıp Rasûlullâh’ın huzûruna gelince;
“–Şu mallar sizindir, şunlar da bana hediye edilenlerdir.” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– minberde ayağa kalktı ve Allah’a hamd ü senâdan sonra şöyle buyurdu:
“–Allah Teâlâ’nın benim idareme verdiği işlerden birine sizlerden birini vazifeli tayin ediyorum, sonra da o kişi dönüp geliyor ve bana diyor ki:
«–Şunlar size ait olanlardır; şunlar da bana hediye edilenler.»
Eğer o kişi sözünde doğru ise, babasının veya anasının evinde otursaydı da kendisine hediyesi gelseydi ya!
Allâh’a yemin ederim ki;
Sizden biriniz haksız olarak bir şey alırsa, kıyâmet gününde o aldığı şeyi yüklenmiş vaziyette Allâh’ın huzûruna çıkar…” (Buhârî, Hiyel, 15, Zekât, 3, Hibe, 17, Cihâd, 189, Eymân, 3, Ahkâm, 24; Müslim, İmâre, 26-27)
Hayber fethedildikten sonra; Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–, buradaki arazileri ashâbına tevzî etti. Hayber halkı ise, orada toprağı işleyen ortak olarak bırakıldı. Hasat zamanında, Rasûlullah Efendimiz, Abdullah bin Revâha –radıyallâhu anh–’ı Hayber’e vazifelendirdi.
Hayber arazisini işleyen yahudiler; Hazret-i Abdullâh’ın, vergi tespitinde kendi lehlerine davranması için rüşvet teklif ettiler. Kadınlarının süs eşyalarından onun için bir miktar mücevherat topladılar ve;
“–Bunlar senin, taksim esnasında bizim lehimize davran ve bize göz yum!” dediler.
Abdullah bin Revâha –radıyallâhu anh– ise onlara;
“–Vallâhi birçok menfîlikleriniz sebebiyle size duyduğum buğz, size karşı âdil davranmama mânî olamaz. Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvettir. Rüşvet ise haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi.
Yahudiler, Abdullah –radıyallâhu anh-’ı takdîr edip:
“–İşte bu adâlet ve doğrulukla gökler ve yer nizâm içinde ayakta durur.” dediler. (Muvattâ, Müsâkāt, 2)
Ticârî hayatın dışında bir de mîras husûsuna çok dikkat etmek gerekir.
Mîras taksimâtının nasıl yapılması gerektiği Kur’ân-ı Kerim’de âyet âyet kat‘î şekilde bildirilmiştir. Bu hükümlerde bir elâstikiyet yoktur. Her hak sahibine, âyette belirtilen pay verilmelidir.
Bu ilâhî tâlimatlara riâyet edilmez de haksızlık yapılırsa bu da bir zulüm ve haram kazanç olur ki vebâli büyüktür. Nisâ Sûresi’nde mîras ahkâmı bildirildikten sonra şöyle buyurulur:
“Kim Allâh’a ve Peygamberi’ne karşı isyân eder ve (mîras ve benzeri hükümlerle koyduğu) hudûdunu aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (en-Nisâ, 14)
Mîras âyetleri cümlesinde, bir de fazîlet zikredilmiştir:
“(Mîrastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar mîras taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.” (en-Nisâ, 8)
Kazancın helâliyeti husûsunda dile getirilecek daha birçok ölçü vardır.
•İşçi ve memurlar, kazançların helâliyeti için işlerini titizlikle yerine getirmelidir.
•İşçi çalıştıranlar da alın terinin karşılığını vermeye hassâsiyet göstermelidir.
•Yetim malına, âmmeye ait mallara, vakıf mallarına ve türlü kul hakkına çok titizlik göstermek gerekir.
Hâsılı;
Helâl lokmaya gösterilecek titizlik, ibâdet hayatımıza yansır. Bu da ebedî hayatımızı şekillendirir.
Cenâb-ı Hak, cümlemize helâl ve temiz kazanç nasîb eylesin. Haram ve şüpheli lokmalardan muhafaza buyursun. Âmîn!..