Şer‘î Kaidelerle Tasavvuf -57- ÎMAN ve VELÂYET MEZİYETİ

Dr. Ahmet Hamdi YILDIRIM

 

 

(Şâzelî meşâyıhından Ahmed Zerrûk [v. 899/1494] Hazretleri’nin; tasavvufu, usûl ve fıkıh kaideleriyle anlattığı Kavâidü’t-Tasavvuf ve Şevâhidü’t-Taarruf adlı eserinin tercüme ve şerhine devam ediyoruz.)

 

BİLENLE BİLMEYEN

Tasavvuf ilmine dair bazı mefhum ve anlayışlar, bazı zâhirî bakış açısı sahipleri tarafından yadırganır, reddedilir. Bu itirazların bazısı ilme dayanır, bazısı taassuba… Müellifimiz, bu itirazlara nasıl yaklaşılacağı noktasında mühim açıklamalarda bulunuyor:

 

Seksen İkinci Kaide:

 

“Hiç kimse sahih ve açık bilgiyle ulaştığı sınırın ötesine bilgisizce taşamaz. Taşması câiz olmaz.”

 

Yani bilmediği alanlarda boşlukları kafasından dolduramaz. Bildiğiyle amel eder; bilmediğine karışmaz. Yani sırf garip, dikkat çekici, hayret uyandırıcı bir şey söyleme duygusuyla; ileri geri konuşmak câiz değildir.

 

(Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur):

 

«Bilgin olmayan şeyin ardına düşme!..»1

 

Bilerek inkâr eden, bilerek amel eden gibidir.

 

Bâtıl yolda taassup gösteren de, bilmediği şeyi reddeden gibidir.”

 

Bir örnek ile açıklıyor:

 

“Musa –aleyhisselâm-, Hızır –aleyhisselâm-’ın yaptıklarını yadırgadı. Fakat her iki taraf açısından da reddedilecek bir durum yoktu. Çünkü her biri kendi hükmü üzereydi.”

 

Bu kısımda Müellif;

 

•Bilgiye dayanarak inkâr eden kimseye Hazret-i Musa’yı,

 

•Bilgiye dayanarak amel eden kimseye Hazret-i Hızır’ı misal veriyor.

 

Kıssa meşhurdur. Geminin delinmesi, bir masum çocuğun öldürülmesi ve ücret alınmadan bir duvarın tamir edilmesi hâdiselerine Hazret-i Musa mânâ veremez, hattâ şer‘î açıdan itiraz eder.

 

Hazret-i Musa, zâhir ilminde; Hazret-i Hızır, bâtın ilminde bir bilgiye istinâd ediyor. Hızır –aleyhisselâm– yolun sonunda yaptıklarının hikmetlerini anlatınca ve bunların Allâh’ın emri olduğunu bildirince, Hazret-i Musa da artık itiraz edemiyor. Yani aslında reddedilecek bir husus yok.

 

Herkes kendi zâviyesinde haklıdır. Niye? Musa –aleyhisselâmzâhire göre, Hızır –aleyhisselâm– bâtına göre amel ediyorlar.

 

İmam Süyûtî’nin bir risâlesi var: el-Bâhir fî Hükmi’n-Nebî bi’l-Bâtın ve’z-Zâhir. Bu risâlede, Peygamber Efendimiz –aleyhissalâtü vesselâm-’ın hem zâhir hem de bâtın ile amel etmek yetkisine sahip olduğunu dile getiriyor ve delillendiriyor.2 Yani Efendimiz; hem Musa, hem Hızır –aleyhimesselâm-’ın salâhiyetlerini kendinde cem etmektedir.

 

Fuzûlî diyor ki:

 

Fakîh-i medrese mâzûrdur inkâr-ı aşk etse,

Yok özge ilmine inkârımız, bu ilme câhildir.

 

Câhilce itiraz eden de, taassupla amel eden de aynı çizgide kusurludur. Çünkü Rabbimiz, bilgisine sahip olunmayan şeyin peşine düşülmemesini emretmiştir.

 

“Bu sebeple Ebu’l-Abbâs el-Hadramîrahmetullâhi aleyh- bu hususta zikrettiği sözlerden sonra şöyle der:

 

«Bu nevi bir sözden kendisine vârid olanı ve onun iş‘âr ettiği mânâyı inkâr eden kişi mâzurdur. Onun bu inkâr hâli, zâtındaki zaaf, kusur ve selâmet endişesi cihetiyle makbul addedilir. Böyleleri, haşyet ehlinin îmânı üzere kāim olan mü’minlerdendir.»”

 

Tasavvuf bir yönüyle tehlikeli bir yolculuktur. Bunu otobanda gitmeye benzetebiliriz. Otobanda mecburen yüksek hızda gidilir. Orada yapılacak bir kaza, fazla sürat yapılamayan, ara yollarda meydana gelen bir kazaya benzemez!.. Ölümcül olabilir. Kişi; bu sürat, anlayış ve ustalık gerektiren yol için, zayıf ve kusurlu. Bu sebeple, selâmet yolunu seçiyor:

 

“–Neme lâzım! Ben böyle tehlikeli sözlere, davranışlara giremem.” diyor, uzak duruyor. Bu endişe mâzurdur ve makbuldür. Nitekim acemî sürücüler de, hemen otobana çıkmazlar. Çıksalar da sağdan giderler. Müellifin şeyhi Hadramî’nin sözü şöyle devam eder:

 

“«Bu işin (tasavvufun) hakikatinden bir nebze anlayan kimse ise; îmânının kuvveti, dairesinin vüs‘ati ve görüş ufkunun genişliği sayesinde bunu yapar.”

 

Yukarıda korkan ve zayıf kişinin itirazını mâzur görmüştü. Burada da îmânı kuvvetli olanın, bu sahada anlayışına güveneceğini bildirir. Teşbihimizle açıklarsak; kendisine güvenen kişi, otobana çıkmaya cesaret eder.

 

“Bu kimse, ister nurlu ister karanlık bir şahsiyet olsun…”

 

Bu anlayış sahibi; hidâyet nûruna sahip biri olabileceği gibi, bazen definelere mâlik bir hârâbât ehli de olabilir. Adamın sîmâsına, ahvâline baktığınızda; “Bu adamda bu mânevî derinlik nasıl mevcut olmuş?” diye hayret edebilirsiniz. Ama sırların kime, nasıl emânet edildiği de bir başka sırdır.

 

“Şöyle ki her kalıbın, hangi sıfatta olursa olsun, taşındığı, içerisine konulmuş olan emânetler vardır. Bu bilinen bir hâdisedir.»”

 

Yani bu hâl; insan kalıplarına -her birinin yaratılışına göre- konulmuş ilâhî emânetlerin mahiyetine bağlıdır; hangi sıfat üzere olursa olsun… Ve bu, bilinen ve sezilen bir hakikattir.

 

Yani, her insanda ezelden konulmuş bir sır, bir emânet, bir nefha vardır. O emânetin niteliği neyse -ister nurla, ister zulmetle yoğrulmuş olsun- kişinin idrâki, hâli ve müşâhedesi ona göre tezâhür eder.

 

Bu, ârifler arasında; malûm ve mefhum, yani tecrübeyle bilinen, kalple anlaşılan bir sırdır.

 

Bu kaideyi özetlersek;

 

•Amel de itiraz da ilme istinâd etmeli.

 

•Bilgisine sahip olunmayan meselelerin peşine düşmemeli. Bilmeden itiraz da etmemeli.

 

Îman endişesiyle; anlayamadığı hassas ve derin mevzulara itiraz edenleri, anlayışla karşılamalı.

 

Îmânının kuvveti ve ufkunun genişliğiyle, derin tasavvuf meselelerini anlayabilen kimselerin mevcudiyetini de reddetmemeli.

 

Müteâkip kaide de bağlantılı: Sûfîlerden bu inkâr edilen söz ve davranışları, şer‘î cezalara çarptırılmaya kadar varanlar olmuştur. Onlar bu duruma düştüklerinde mânevî hâllerini nasıl değerlendirmeliyiz?

 

SÂKIT OLUR MU?

 

Seksen Üçüncü Kaide:

 

(Bir insanda mânevî bir derecenin, bir) meziyetin sâbit olması, ondan şer‘î hükümlerin kalkması sonucunu doğurmaz. (Böyle meziyet sahibi bir kişiye, işlediği suçtan dolayı) şer‘î hükümlerin uygulanmış olması da, ondaki meziyet hususiyetini kaldırmaz.”

 

Mü’minin îmandan gelen bir saygınlığı, itibarı ve hürmeti vardır. Bu kaideyi şu âyetle de temellendirebiliriz:

 

Hazret-i Âişe’ye iftira hâdisesine karışan, yoksul bir muhâcir vardı. Ebûbekirradıyallâhu anh– ona yardım ederdi. Bu yoksulun; ifk hâdisesine karıştığını, yani kızına iftira edenler kervanına dâhil olduğunu görünce, Hazret-i Sıddîk çok üzüldü ve artık ona yardım etmeyeceğine dair yemin etti. Adam da perişan oldu.

 

Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

 

“İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler; yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allâh’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”3

 

Hazret-i Ebûbekir;

 

“–Elbette Rabbimin beni bağışlamasını arzu ederim.” dedi. Yeminin keffâretini ödeyip, aynı fakir muhâcire yardım etmeye devam etti.

 

Burada, Hazret-i Ebûbekir’in fazîleti yanında; Rabbimiz’in ifk hâdisesine karışsa da, bu sahâbîden muhâcir olarak bahsettiğini, ondan muhâcirlik sıfatını kaldırmadığını görüyoruz. Evet, bu şahıslar kazif / namuslu bir insana iftira suçunu işlediler. Şer‘î bir cezaya müstehak oldular. Fakat onlardan; îman, sahâbîlik, muhâcirlik sıfatları silinip gitmedi. Sahâbî, muhâcir olmaları, onlara had cezasının uygulanmasına mâni de olmadı. Bu iki husus ayrı ayrı mevcut oldu.

 

“Meziyet sahibi kişinin aleyhine (kısas gibi) bir hak terettüp ederse yahut bir had cezasının ona uygulanması gerekirse; hak yerine getirilir, had cezası tatbik edilir. Bununla beraber, onun îmânî itibarı korunur. Şerefi, haysiyeti, hakkın gerektirdiğinin dışında, ihlâl edilmez.

 

Dînî bir meziyet (bir şahısta) sâbit olmuşsa, o meziyeti kaldırmayı gerektiren bir husus meydana gelmedikçe, o ortadan kalkmaz. Dolayısıyla;

 

Bir velî, had gerektiren bir günahı işlese yahut kendisine bir had uygulansa da velîdir. Yeter ki, bu kusur; kendisinden velîlik hükmünü kaldıracak derecede, günahta ısrar ve devamlılık ile fâsıklık seviyesine varmış olmasın. Buna delil şu hadistir:

 

«–Ona lânet etme! O, Allah ve Rasûlü’nü sever.»

 

Müellifimiz bu hükmüne delil olarak asrsaâdetten bir hâdiseyi hatırlatıyor:

 

Ashabdan biri, ceza vere vere artık bıktıkları bir içki müptelâsı hakkında lânet etmişti. Bunu işiten Allah Rasûlüsallâllâhu aleyhi ve sellem– şöyle buyurdu:

 

“Ona lânet etmeyin. Allâh’a yeminle söylüyorum; bu adam hakkında bildiğim bir şey varsa, o da, Allah ve Rasûlü’nü sevmiş olmasıdır.”4

 

Rasûl-i Ekrem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in mübârek zamanlarında, Abdullah adında bir zât yaşardı. Bu kimse, zarif mîzâhı ve nüktedanlığıyla Efendimiz’in mübârek yüzünde tebessüm uyandırır, sohbet halkalarına neşe katanlardan olurdu. Lâkin bazen nefsine yenik düşer, içki içme hatasına sapardı. Rasûl-i Ekrem ise onu her defasında şefkatle fakat adâletle cezalandırır, böylece hem terbiye eder hem de rahmet nazarıyla onu korurdu.

 

Bir gün yine böyle bir ceza faslı bitip Abdullah da gittikten sonra, oradakilerden biri;

 

“–Allâh’ım, ona lânet et!” diye bedduâ etti. Bunun üzerine Allah Rasûlüsallâllâhu aleyhi ve sellem-;

 

“–Böyle demeyiniz, kardeşinizin aleyhinde şeytana yardım etmeyiniz. Vallâhi ben onun, Allâh’ı ve Rasûlü’nü sevdiğini biliyorum. Ona bedduâ edeceğinize;

«Allâh’ım! Onu bağışla. Allâh’ım! Ona merhamet et!» diye duâ ediniz.” buyurdu.5

 

Suçluyu suç bataklığına itmemek lâzımdır. Ona hakaret etmek, şeytanına yardım etmek olur. O kardeşimizdeki îman vasfı mevcut olduğu müddetçe; onun itibarını, şerefini korumak gerekir.

 

Bu durumdaki kişi; velâyeti sâbit bir sûfî olsa, onda yine de velâyet duruyor, diyebilir miyiz?

 

Evvelâ belirtmek gerekir ki; mürşidler, şeyh ve velîler mâsum yani ismet sıfatına sahip, günah işlemekten korunmuş kişiler değildir. İsmet sıfatı, peygamberlerde mevcuttur.

 

Müellifimiz; had cezası gerektiren büyük bir günah dahî işlese, fısk u fücur seviyesine gelmedikçe, bu günah o kişinin velâyetini düşürmez, diyor.

 

Bu kaidede; «meziyet sahibi kişiye, gerekli olduğunda had uygulanacağı» da zikredilmişti. Bunun delili de şudur:

 

(Peygamberimiz buyurdu):

 

«Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, elini keserdim!»6 Allah, onu bundan korumuştur.”

Demek oluyor ki, faraza böyle bir durum vâkî olsaydı, onun Ehl-i beytten yahut sahâbîlerden olması, hakkında had cezasının uygulanmasına mâni teşkil etmezdi. Nitekim Rasûl-i Ekrem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in bu sözü söylemesinin sebebi şudur:

 

Kureyş’in soylu bir hanımı hırsızlık etmiş ve bu sebeple had cezasına müstehak olmuştu. Yakınları, onun cezadan kurtulması için araya girmeye çalıştılar; hattâ Üsâme bin Zeydradıyallâhu anh’ı da şefaatçi olarak gönderdiler. Bunun üzerine Efendimiz –aleyhissalâtü vesselâm-, adâletin soy-sop hatırı için gevşetilmek istenmesine son derece üzüldü; kalbinde bir gazap ve vakar dalgası kabardı. Ve böyle bir durumda adâletin sarsılmasına asla izin vermeyeceğini gösteren bu meşhur ve sarsıcı sözünü îrad buyurdu.

 

Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştur:

 

«Zinâ eden kadına ve zinâ eden erkeğe 100 değnek vurun. O ikisine duyduğunuz acıma hissi, sizi etkisi altına alıp Allâh’ın belirlediği bu cezayı uygulamanıza engel olmasın…»7

 

Bu âyette de Rabbimiz, zinâ edip celde cezasına çarptırılan suçlulara karşı mü’minlerin merhamet hisleri duymasını tabiî karşılıyor; ancak, bu merhamet duygusunun had cezasının uygulanmasına engel teşkil etmemesi gerektiğini açıkça tembih ediyor.

 

“Bundan dolayı Şiblî Hazretleri (v. 334/946), HallâcMansûr’un (v. 309/922) katline fetvâ vermiştir. (Cüneyd-i Bağdâdî’nin arkadaşlarından olan) Cerîrî (v. 321/933) de, Hallâc’ın dövülmesi ve uzun süre hapiste tutulmasına hükmetmiştir.”

 

Bu şer‘î hükümlerin Hallâc hakkında verilmiş olması; onun Hallâc olma meziyetini, velâyetini ortadan kaldırmış değildir.

 

Hallâc da kendi hakkında demiş ki:

 

«Müslümanların benim öldürülmemden daha mühim gündemi yoktur.»

 

HallâcMansûr; bu sözü, hakkındaki zındıklık suçlamalarını kabul ettiği için söylememiştir. O; zındıkların iddialarına karşı, onların sözlerinden masum olduğunu bildiği için, dinde samimiyeti sebebiyle, kendisinin katledilme cezasına yardım etmek için söylemiştir.”

 

Yukarıda tehlikeler barındırdığını ifade ettiğimiz bu yolda, bazı hâl ve makamlar vardır. Riyâzat, nefis tezkiyesi, zikrullah neticesinde, kul; fenâ, cem, fark gibi adlar verilen mânevî seviyelere ulaşır. Öyle bir hâle varır ki, Allah’tan gayrı hiçbir varlık göremez olur. Muazzam güçlü bir ışığın ortasında hiçbir şey görememek gibi…

 

İşte HallâcMansûr, daha sonra vahdet-i vücud ismiyle sistemleştirilecek bu hâli yaşayarak; yani kendi varlığından geçip, Allah’tan başka hiçbir hakikî varlık görmeyerek; «Ene’l-hak / Ben hakkım!» dedi.

 

İmâmRabbânî gibi büyük zâtlar; vahdet-i vücûdun aşılması gereken bir merhale olduğunu tespit edip, vahdet-i şuhûd merhalesini ondan daha kıymetli gördüler. Yani kul; Allâh’ın yarattığı varlıkları görür, onların varlığını kabul eder, fakat her şeyde Allâh’ın sıfat tecellîlerini görür.

 

İslâm akāidinde de eşyanın hakikatinin sâbit olduğu kabul edilir. Yani sûfîlerin o hâl içinde söyledikleri; bir cezbe, bir mânevî sekr hâlinde söylenmiştir. Hallâc’ın; ondaki o geçici hâli dizginleyecek bir mürşid-i kâmil nezâretinde, o sekr hâlinden kurtulabileceği de dile getirilmiştir.

 

Yine de o hâli müdafaa edenler olmuştur. Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ne, mutasavvıfları kınamak için, Hallâc’ın bu sözü sorunca;

 

“–Ene’l-bâtıl mı deseydi?” demiş.

 

Yani hepimiz Hak Teâlâ’nın sıfat tecellîleriyiz. Fakat bu sözü Zât tecellîsi gibi daraltırsanız, İslâm akāidinin kabul etmeyeceği, hulûl ve ittihad gibi kapıları aralar. Bu sebeple de böyle tehlikeli bir sözü söyleyen ve bu sözü geniş bir içtimâî veya siyâsî galeyâna sebebiyet veren şahıslara ceza verilmiştir.

 

Hallâc’ın katledilmesi, sadece bu sözden de değildir. Bazen toplumda siyâsî bir galeyâna sebebiyet veren birtakım şâyialar ve netâmeli hâdiseler olur. O zaman ağır bir bedel ödenerek bertaraf edilmesi gerekir. Hallâc-ı Mansur meselesi böyle siyâsî ve içtimâî yönleri de olan bir hâdisedir. Kendisi de bunu gördüğü için, kendi katlinden dolayı mü’minleri suçlamamış, âdeta bu hükmü desteklemiştir. Nitekim Hallâc’ın siyâsî bir entrikaya kurban gittiği de söylenmiştir.8

 

Hallâc’ın bu sözü, müellifimizin anlattığı kaideyi de destekliyor. Şerîatın gerektirdiği ceza uygulanır. Ama bu ceza kişideki îman ve velâyet meziyetlerini düşürmez. Îman endişesiyle; bu tür tehlikeli sözlere itiraz edenlere, anlayış göstermek gerekir.

 

Bütün bunlardan sonra; tasavvufu, fıkhî kaidelerle ele almayı isteyen müellifimizin ilk cümlesini tekrarlamalıyız:

 

Hiçbir kimsenin bilmediği sahaya taşması câiz olmaz!.. Haddimizi bilmek en doğrusudur. Bir zât, kim bilir ne mânevî hâller yaşayarak bir söz söylemiş. Sırf taklit ile onun sözlerini dile dolamak veya taassupla onu müdafaa etmek yahut onun hakkında şer‘î hüküm verenlere ta‘n etmek, bunlar doğru davranışlar değildir. Tasavvuf bunlardan ibaret de değildir.

 

Ne mutlu, haddini bilerek mâneviyat yolunda mesafe katedebilenlere!..

 

Ne mutlu, mü’minin haysiyetini koruyanlara!..

 

Cenâb-ı Hak, îman selâmetinden ayırmasın…

 

__________________

1 el-İsrâ, 36.

2 Bu risâlenin tanıtımı ve tercümesi için: Ferzende İDİZ, «İmâm Süyûtî’nin İlm-i Bâtın’a Dair Bir Risâlesi» EKEV AKADEMİ DERGİSİ Yıl: 15, sa. 48 (Yaz 2011), s. 177-202. www.ajindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423877970.pdf

3 en-Nûr, 22.

4 Buhârî, Hudûd, 5.

5 Buhârî, Hudûd, 4, 5; Ebû Dâvûd, Hudûd, 35; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 505; Bezzâr, Müsned, I, 393. Musannef-i Abdurrezzak, VII, 381.

6 Buhârî, Hudûd, 12; Ehâdîsü’l-Enbiyâ, 54; Megāzî, 53; Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 18; Müslim, Hudûd, 8, 9, 11.

7 en-Nûr, 2.

8 Bkz. Âkif DURSUN, Tasavvuf Fıkıh İlişkisi, İstanbul, Nuh Yayıncılık, 2021, s. 180 vd.