İslâm’ın İlk Büyük Savaşı BEDİR GAZVESİ -12-
Âdem SARAÇ vardisarac@yahoo.com.tr

Bu günlere kadar olduğu gibi, Bedir Gazvesi esnasında da kabîlesinin kendisini ciddî bir korumaya aldıklarını görüp yaşayan Ebû Cehil kâfiri; bundan cesaret alarak, yeniden kükremeye başladı. Uzun kuyruklu ve oldukça hareketli bir at1 üzerinde, İslâm ordusuna hakaret ederek ve nâra atarak ilerliyordu:
–Karşıma çıkanı ikiye biçerim! Annem beni bu gibi işler için doğurdu! Var mı karşıma çıkacak bir yiğit!2
Etrafı, kavmi tarafından kuşatılıp, koruma altına alındığı için; ona yaklaşmak öyle kolay olmuyordu. Azgın kâfir; böyle haykırdığı hâlde, sesini savaş meydanının her tarafına duyuramıyordu tabiî.
Bunca keşmekeş arasında iki genç soluk soluğa meşhur sahâbîlerden birine yaklaşmaya çalışıyorlardı. Yanına varır varmaz, yine soluk soluğa sordular:
–Ey amca, sen kimsin?
–Abdurrahman bin Avf, ya siz kimsiniz gençler?
–Muaz bin Afra ile Muaz bin Amr, ikimiz de ensârîyiz!3
–Ben de muhâcirim.
–O zaman sen, Ebû Cehil denen zâlim kâfiri tanıyorsundur!
–Evet, tanırım! Siz onu ne yapacaksınız peki?
–O zâlim kâfirin Rasûlullâh’a çok eziyet ve işkence ettiğini öğrendik!
–Evet, gerçekten onun eziyetleri çoktur!
–İkimiz de varlığımız kudret elinde olan Allâh’a yemin ederiz ki; biz onu bir görecek olursak, onu öldürmeden ya da bu uğurda biz ölmeden geri çekilmeyeceğiz!4
–Sübhânallah!
Hazret-i Abdurrahman bin Avf, yanına kadar sokulan bu iki ensar gencine gıpta ile baktı. Gençlerin bu sözlerine şaştı kaldı. Daha onlarla yeni konuşuyordu ki, Ebû Cehil’in nâra attığını duydu. Dönüp bakınca, atı üzerinde dehşet saçan o zâlimi gördü:
–Ey ensârî gençler! İşte, sorduğunuz adam, şu cânî!
Ensârî gençler hemen kılıçlarını sıyırıp, Ebû Cehil’e doğru koşuşturdular. Ebû Cehil ile ilk karşılaşan, Muaz bin Amr oldu.5
Hazret-i Muaz bin Amr, bu hâdiseyi şöyle anlatıyor:
–Ben kavmimden ve daha başkalarından işitip öğrenmiştim ki; «Ebû Cehil kâfiri, kavmi tarafından çok iyi korunmaktadır. Hiç kimse ona yol bulup erişemez!» diyorlardı. Gerçekten de o, orman içindeki koca bir ağaç gibi, çok ciddî bir korunmaya alınmıştı. Ne yapıp edip ona ulaşmak için, her çareye başvurdum. Nihayetinde fırsatını bulunca, bir anda saldırdım. Kılıcımla bir darbe indirip, ayağını baldırının yarısından biçtim! Vallâhi o; hayvan böğürmesi gibi böğürerek, atından düştüğü zaman, onu, yem için hurma çekirdeği ufaltan değirmenin altına giden hurma çekirdeklerinin, o değirmende dövülürken sıçramasına benzettim! Ben onu böyle vurup atından düşürünce; onun oğlu İkrime de bana saldırıp, sert bir kılıç darbesiyle bir kolumu kesti. Öyle ki; elim, kolum, derime asılı kaldı! Bunun üzerine, çarpışmak bana zor ve çetin geldi. Hemen oradan geri çekildim. Gün boyunca, elim arkamda sürünür olduğu hâlde, savaşmaya devam ettim. Kesik kolum beni rahatsız edince; daha fazla dayanamayarak, üzerine ayağımla basıp kopararak attım! Bu arada yine İkrime’ye rastladım. Eğer kolum yerinde olsaydı; o gün, muhakkak onu öldürürdüm!6
Hazret-i Muaz bin Amr, Ebû Cehil kâfirine öldürücü bir darbe vurmuş ve onu atından da düşürmüştü. Ama etrafındakiler hücum edince; işin sonunu getirememiş, kesilen kolu ile bir anda geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu arada savaş devam ediyordu tabiî.
Diğer taraftan da Peygamberimiz –aleyhisselâm-; müşrik canavarı Ebû Cehil’in kendisini göremediği gibi, sesini de duyamaz olunca, o anda yanında olanlara sordu:
–Aranızda bilen var mı acaba, Ebû Cehil ne durumdadır?
–En son gördüğümde, Muaz bin Amr onu ağır yaralayıp atından da düşürmüştü!
–Kim gidip bir bakar ki, sonu ne olmuş diye? Ölüler arasında mıdır yoksa diriler arasında mıdır?7
–Ben gidip bakarım yâ Rasûlâllah!
O sıra orada olanlardan biri olan Hazret-i Abdullah bin Mes‘ûd; hemen dönüp, savaş meydanında onu aramaya gitti. Ağır yaralı bir hâlde yere yığılıp kaldığını gördü:
–Sen ha, Ebû Cehil kâfiri!8
–Mekke’nin en önde geleni Ebu’l-Hakem Amr bin Hişâm’ım ben, Ebû Cehil sensin!9
–Seni de tepelemişler ha!
–Çek git başımdan, pis çoban!
–Ölmek üzere olduğun hâlde bile, hâlâ dik başlılık ediyorsun öyle mi? Ey hak ve hakikat düşmanı kâfir! Allah seni zelil ve hakîr kıldı, değil mi?
–Allah beni ne ile zelil ve hakîr kıldı! Bedir’de öldürdükleriniz arasında, benden daha üstün kim var, ey koyun çobancığı! Sen şimdi söyle bakayım bana, bugün devran kimindir?
–Allah ve Rasûlü’nündür elbet! İslâm’ındır bu zafer ey koca kâfir!10
Hazret-i Abdullah bin Mes‘ûd, yaralarından kan akıp can çekişmekte olan Ebû Cehil’in üstüne çıkıp tekmeledi! Bir yandan da yaptığı şirretlikleri hatırlatıyordu:
–Rasûlullâh’a bunca eziyet ve işkence eden sen değil miydin? Senin eline kanı bulaşmamış bir tek müslüman kaldı mı? Yâsir ile Sümeyye’yi nasıl öldürdüğünü hatırla!
–Sen çok çetin ve erişilmesi çok güç olan bir yere çıkmışsın ey çoban!
–Hâlâ mı kibir, hâlâ mı gurur!
–Sen kimsin ki, benim üstüme çıkasın sefil!
–Sefil de sefih de sen ve senin gibilerdir! Seni yere yıkmışlar işte! Şimdi sana son darbeyi de ben vurup geberterek, cehenneme göndereceğim!
–Efendisini öldüren ilk köle sen değilsin! Ama benim için en ağır gelen şey, senin gibi basit biri tarafından vurulup yere düşmemdir! Şimdi de sen gelip üstüme çıkarak, beni öldüreceğini söylüyorsun! Beni, sen ve senin gibiler değil, benim ayarımda biri öldürmeliydi!
–Seni kimin öldüreceğine de sen mi karar vereceksin yani?
Hazret-i Abdullâh’ın kılıcı; eski püskü, kırık dökük bir kılıçtı. Onu da savaş esnasında ele geçirmişti. Ebû Cehil’in kılıcı ise, en iyi ve en güzel bir kılıçtı. Yaralı hâliyle kılıcına sımsıkı sarılmıştı, o meşhur kılıcını çekip aldı.11
–Mademki soylu bir ölüm istiyorsun, seni senin kılıcınla öldüreyim öyleyse ey koca kâfir! Al sana!
Kendi kılıcıyla boynunu uçurduğu Ebû Cehil’in, kafası bir yana gövdesi bir yana düştü!
–Allâhu Ekber!
Hazret-i Abdullah bin Mes‘ûd; bu canavar kâfirin boynunu uçurup, bütün gücüyle tekbir getirince, hâdiseyi duyanlar da tekbir getirmeye başladılar.
Hazret-i Abdullah, bu azgın kâfirin kılıcı ve yine üzerinde o kâfirin kanı ile Rasûlullah –aleyhisselâm-’ın yanına vardı:
–Benden önce Muaz bin Amr yetişip, Ebû Cehil’i ağır yaralayarak atından düşürmüştü! Ben de onu yaralı bulup öldürdüm yâ Rasûlâllah!
–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah aşkına, doğru mu?12
–Doğrudur elbet yâ Rasûlâllah, Ebû Cehil kâfirini öldürdüm!
Rasûlullah –aleyhisselâm-, Hazret-i Abdullâh’a böyle sorarak üç defa yemin ettirdi. O da üç defa aynı cevabı verdi:13
–Ebû Cehil kâfirini kendi kılıcıyla öldürdüm yâ Rasûlâllah, işte bu kanlı kılıç da onun meşhur kılıcı!
–Allâhu Ekber!
–Allâhu Ekber!
–Allâhu Ekber!
–Allâhu Ekber!
Rasûlullah –aleyhisselâm-;
–Allâhu Ekber!
diyerek, şükür secdesine kapandı. O; secde hâlinde Allâh’a hamd ü senâ ederken, tekbir sesleriyle Bedir meydanı çınladı!
–Hamdolsun O Allâh’a ki, va‘dini doğruladı, kuluna yardım etti. Toplanan toplulukları, tek başına hezîmete, bozguna uğrattı! Elhamdülillâh!14
–Elhamdülillâh!
–Ebû Cehil kâfiri bu ümmetin firavunu idi!15
–Allâhu Ekber!
–Onun ölümünü bize gösteren Allâh’a hamd olsun!
–Hamd olsun!
–Allâhu Ekber!16
Savaştı bu, savaş! Vuran vurana, kıran kırana bir savaş…
İslâm ordusu; Medine’den çıkarken, kervanı vurmak için çıkmışlardı. Silâhlı bir orduyla çarpışacak kadar yeterince silâhları yoktu yani. Ama savaş meydanında iş değişmiş; vurdukları düşmanların kılıçlarını alarak, savaşır olmuşlardı. Bunlardan biri de Abdülkays kabîlesinden Hazret-i Mâbed bin Vehb idi. İki elinde iki kılıç kullanarak çarpışıyordu.17
Bu durumdan da haberdar olan Peygamberimiz –aleyhisselâm-; gerek Hazret-i Mâbed bin Vehb ve gerek Abdülkays kabîlesinin öteki yiğitleri için duâ edip onları övdü:
–Abdülkays kabîlesi, Allâh’ın yeryüzündeki aslanlarıdır!18
–Abdülkays kabîlesi Allah ve Rasûlü’ne kurban olsun!
Sadece onlar değil, bütün sahâbîler Allah ve Rasûlü aşkına, hayatlarını ortaya koyuyorlardı. Peygamber Efendimiz de her biri için duâ ediyordu.
–Sallâllâhu aleyhi ve sellem…-
________________
1 Bu binek hayvanı; bazı rivâyetler de at, bazılarında da deve olarak geçer. Savaş meydanına kadar deve ile gelip, kıvrak hareket ve saldırılar için, burada atına bindiği düşünülmektedir. Savaş ganîmetleri arasında onun o meşhur devesi de vardır çünkü. Ve bu deve, yıllar sonra Rasûlullah –aleyhisselâm– tarafından Hudeybiye’de kurban edilen devedir.
2 İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n–Nebeviyye, c. 2, s. 286-287.
3 İbn-i Abdilberr, el-İstiâb fî Mârifeti’l-Ashâb, c. 3, s. 1413.
4 İbn-i Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megāzî ve’ş-Şemâil ve’s-Siyer, c. 1, s. 260-261.
5 İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n–Nebeviyye, c. 2, s. 284.
6 Vâkıdî, el-Megāzî, c. 1, s. 87; Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 284; Beyhakî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 3, s. 84-85; İbn-i Abdilberr, el-İstiâb fî Mârifeti’l-Ashâb, c. 3, s. 1410; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, c. 2, s. 1 27; İbn-i Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 260-261; Zehebî, Megāzî, s. 40; Ebu’l-Fidâ İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 287.
7 Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, c. 3, s. 115; Beyhakî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 3, s. 86.
8 Ebu’l-Fidâ İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 288.
9 Mekke eşrafından ve oldukça bilge biri olan Amr bin Hişâm, daha ziyade Ebu’l-Hakem künyesi ile tanınırdı. Böyle önde gelen bilge birinin ilk sıralarda îmân etmesi gerekirken, ilk sıralarda ve en çok karşı koyanı olduğu için, Rasûlullah –aleyhisselâm– ona; «Câhillerin babası» ve «zır câhil» anlamlarına gelen; «Ebû Cehil» künyesini taktı. Bu künyeye çok kızdığı gibi, böyle anılmak istemiyordu. Hazret-i Abdullah da bunu bilerek, özellikle Ebû Cehil diye üzerine gitti.
10 Vâkıdî, el-Megāzî, c. 1, s. 89-90; İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n–Nebeviyye, c. 2, s. 288-289; Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, c. 1, s. 299; Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 284; Beyhakî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 3, s. 85-86; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, c. 2, s. 127; Zehebî, Megāzî, s. 41; Ebu’l-Fidâ İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 288.
11 İbn-i Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megāzî ve’ş-Şemâil ve’s-Siyer, c. 1, s. 261.
12 Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 284.
13 Zehebî, Megāzî, s. 70-71; Ebu’l-Fidâ İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 288-289.
14 Vâkıdî, el-Megāzî, c. 1, s. 89-90; İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n–Nebeviyye, c. 2, s. 288-289; Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, c. 1, s. 444; Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, c. 1, s. 299; Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 284; Beyhakî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 3, s. 85-88; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih, c. 2, s. 127; İbn-i Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 261; Zehebî, Megāzî, s. 41, 71; Ebu’l-Fidâ İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, s. 288289.
15 Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, c. 1, s. 444; Beyhakî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 3, s. 85-88.
16 İbn-i Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megāzî ve’ş-Şemâil ve’s-Siyer, c. 1, s. 261.
17 İbn-i Abdilberr, el-İstiâb fî Mârifeti’l-Ashâb, c. 2, s. 1428.
18 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fî Mârifeti’s-Sahâbe, c. 5, s. 223; İbn-i Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fî Mârifeti’s-Sahâbe, c. 3, s. 441.