ABBAS BİN ABDÜLMUTTALİB -radıyallâhu anh-
Abdullah Mesud HIDIR mahidir@gmail.com

Abbas bin Abdülmuttalib –radıyallâhu anh–, 568’de Mekke’de doğdu. Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in öz amcasıdır. Abdülmuttalib’in evinde beraber büyüdüler. Ticaretle uğraştı.
O devirde de Kâbe’de hizmet etmek Araplar arasında büyük şeref sayılırdı. Bu şereften hisse almak için hac mevsiminde Zemzem kuyusundan su çekip hacılara dağıtırdı.
Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’in İslâm’a davetini hemen kabul etmedi. Bedir Savaşı’nda müşriklerin baskılarıyla mü’minlerin karşısında yer aldı. Savaşın neticesinde esir düştü ve sonra müslüman oldu.
Huneyn’de müslümanların çözülmesini engelleyerek, kilit bir vazife icrâ etti.
Abbas –radıyallâhu anh–, 653’te Medine’de vefât etti. Kabri, Baki‘ kabristanındadır.
*
Abbas –radıyallâhu anh–, Bedir Savaşı’nda esir alındı. Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–; esâretten kurtulabilmesi için, diğer esirler gibi, fidye ödemesi gerektiğini bildirdi. Abbas –radıyallâhu anh–;
“−Yâ Rasûlâllah, ben müslümanım. Kureyş kabîlesi beni bu savaşa zorla getirdi.” dedi. Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
“−Senin Müslümanlığını Allah bilir. Eğer söylediğin doğruysa, Allah elbette onun sevâbını sana verir. Fakat sen görünüşte bizim aleyhimizdeydin. Kurtulmak için fidyeni ödemeye bak.” buyurdu.
Savaştan sonra, Abbas –radıyallâhu anh–’ın üzerindeki bir miktar paraya ganîmet olarak el konulmuştu. Abbas –radıyallâhu anh–, Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’e;
“−Hiç olmazsa benden aldığınız altınları fidye olarak kabul et.” dedi. Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– bu teklifi kabul etmedi;
“−Hayır, o para, Allâh’ın bize senden nasip ettiği bir ganîmettir.” buyurdu. Abbas –radıyallâhu anh–;
“−Yâ Rasûlâllah, benim ondan başka malım yok. Sen beni Mekke’de halktan dilenecek bir hâlde mi bırakacaksın?!.” dedi. Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
“−Ey Abbas, altınlar nerede kaldı?!.” diye sordu. Abbas –radıyallâhu anh– şaşırarak;
“−Hangi altınlar?” dedi. Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
“−Mekke’den çıktığın gün, hanımın Ümmü’l-Fadl’a teslim ettiğin altınlar! O esnada yanınızda ikinizden başka kimse yoktu. Sen o zaman hanımına;
«−Bu seferim esnasında başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet başıma bir felâket gelir de geri dönmezsem, şu kadarı senin içindir. Şu kadarı Fadl için, şu kadarı Abdullah için, şu kadarı Ubeydullah için, şu kadarı da Kusem içindir.» demiştin.” buyurdu.
Abbas –radıyallâhu anh–’ın şaşkınlığı iyice artmıştı;
“−Bunu sana kim haber verdi? Vallâhi bunu ben ve Ümmü’l-Fadl’dan başka bilen hiç kimse yoktu!” dedi. Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–;
“−Allah haber verdi.” buyurdu. Bunun üzerine Abbas –radıyallâhu anh–;
“−Ben şahâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şahâdet ederim ki, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün!” diyerek Müslümanlığını ilân etti. (Tabakāt, 4: 13-14)

KADIN EVLİYÂLARDAN RÂBİA EŞ-ŞÂMİYE
Zühd ve takvâ sahibi Râbia eş-Şâmiye, Mîlâdî sekizinci asırda Şam’da doğdu. Hâkime-i Dımaşkiyye’den ilim tahsil etti. İlk sûfîlerden Ahmed bin Ebi’l-Havârî ile evlendi. 843’te vefât etti. Kabri, Kudüs’tedir.
*
İhyâ-yı Ulûm’da ve ondan naklen Aynü’l-İlm şerhi Aliyyü’l-Kārî’de şöyle hikâye olunur:
Râbia, asrının büyüklerinden Ahmed bin Ebi’l-Havârî ile evlenmek üzere kendisine haber göndermişti. Ondan;
“−Benim kendi hâlimle meşguliyetim evlenmeye engeldir. Bu türlü düşüncelerime meydan vermez.” cevabı alınca;
“−Vallâhi ben senden ziyade meşgulüm. Benim evlenmek istemem, şehvetimi gidermek için değildir. Kocamdan bana birçok mal intikal etti. Onları sen muhtaç durumda olan sâlih kimselere infâk edersin; ben de senin sebebinle sâlihlerle, evliyâ ile irtibat kurmuş olurum. Niyetim budur.” demişti. Ahmed bin Ebi’l-Havârî bunun üzerine Râbia ile evlendi.

UYANIK MÜSLÜMAN!
Âşık Paşa, 1272’de Kırşehir’de doğdu. Kayınpederi Şeyh Osman’dan zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Kendi verdiği bilgilere göre, Hızır –aleyhisselâm– da ona hocalık etti. Hacı Bektâş-ı Velî’nin halkasında bulundu.
Osmanlı’nın devlet teşekkülünde mühim vazifeler üstlenen Âşık Paşa, Kırşehir’in Osmanlı’ya ilhâkını sağladı. Kırşehir beyi tayin edildi. Açtığı zâviyede ilim öğretti.
Âşık Paşa tarafından kaleme alınan dînî-tasavvufî eser «Garibnâme», birçok açıdan hem müstesnâ hem alışılmışın dışındadır.
Âşık Paşa, 3 Kasım 1332’de vefât etti. Türbesi, Kırşehir’dedir.
*
Âşık Paşa bir eserinde şöyle bir hikâye aktarır:
Bir müslüman, bir hıristiyan ve bir yahudi bir gün yolculuğa çıkar. Yol esnasında canları helva çeker. Her biri birer akçe çıkararak helva alırlar. Lâkin alınan helva üçünün ihtiyacını giderecek miktarda değildir. Yahudi bir teklifte bulunurak; herkesin uyumasını ve uyandıklarında en güzel rüyayı kim gördü ise helvanın onun hakkı olması gerektiğini söyler. Bu teklif kabul edilir. Uykuya daldıkları zaman; müslüman olanı arkadaşlarının uyuduğunu görünce kalkar, helvayı yer, sonra tekrar uykuya dalar. Bir müddet sonra hepsi uyanır. Yahudi, rüyasında kendisini Tur Dağı’nda gördüğünü ve orada Musa –aleyhisselâm– ile görüştüğünü anlatır. Hıristiyan ise İsa –aleyhisselâm–’ın kendisini Beytü’l-Ma‘mûr’a ilettiğini anlatır. Müslüman ise rüyasında Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem–’i gördüğünü ve kendisine;
“–Ne yatarsın!?. Arkadaşlarından biri Tur Dağı’na, diğeri Beytü’l-Ma‘mûr’a gitti. Kalk ve helvayı ye!” demesi üzerine kalkıp helvayı yediğini söyler. Müslümanın bu anlattıkları, yahudi ve hıristiyanın hoşuna gider ve helvayı müslümanın yediğini anlayarak bu duruma rızâ gösterirler.

DÎNİN TELLÂLI
Celâlettin ÖKTEN Hoca, 1882’de Trabzon’da dünyaya geldi. Bir yandan mahalle mektebinde okudu, diğer yandan annesinden hıfzını ikmâl etti. Rüşdiye ve idâdîyi bitirdi. Bunun yanında medrese tahsili de aldı.
Celâl Hoca gençlik yıllarında bir gün vecd içinde;
“–Yâ Rabbî! Eğer bana bu kitabın dilinden anlamayı nasip edersen, ölünceye kadar Sen’in dîninin dellâlı (tellâlı) olacağım.” diyerek Allâh’a söz verdi ve hayatının sonuna kadar bu söze sâdık kaldı.
Daha sonra İstanbul’a giderek tahsiline devam etti. Bâbanzâde Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı ve Mehmed Âkif ERSOY’dan ders aldı. Mezun olduktan sonra muallimliğe başladı.
Celâl Hoca; Allâh’ın lutfuyla Türkiye’nin dînî, ilmî ve kültürel hayatında mühim bir yeri olan imam-hatip okullarının açılmasına vesile oldu, İstanbul imam-hatip okulunun kurucu müdürlüğünü yaptı.
Celâlettin ÖKTEN Hoca, 21 Kasım 1961’de İstanbul’da vefât etti. Kabri, Edirnekapı’dadır.
*
Seksenine merdiven dayamış olduğu hâlde, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde vefâtına kadar ders verdi. Ona göre emeklilik; dinlenmek değil, hizmete değişik bir tarzda devam etmekti. Derslerine daima ciddî bir biçimde hazırlık yapar, vakti en verimli biçimde değerlendirmek isterdi.
Yeni bir öğretim yılıydı. Yine sıkı mesailerle hazırlanmış ders notları… Fakat, o gün Hoca, îtinâ ile hazırladığı ders notlarını bir türlü bulamıyordu. Enstitüde unuttuğunu sanarak Fındıklı’ya gitti. Ne yazık ki çok ehemmiyet verdiği notlarını okulda da bulamadı. Vakit öğle idi. Tam çıkacakken okulun âşık hocalarından Yaman Dede ile karşılaştı. Ayaküstü bir muhabbetten sonra gitmek için müsaade istedi. Yaman Dede;
“–Efendim; öğle yemeği hazırdır, yemekhâneye inelim, sonra gidersiniz.” dedi. Celâl Hoca;
“−Olmaz!” dedi; “Benim bugün mektepte dersim yok. Kayıp notlarımı aramaya geldim. Dolayısıyla mektebin yemeğinden de yeme hakkım yok!” diyerek bu teklifi reddetti. (Vehbi VAKKASOĞLU, «Hocanın Hası İmam Hatip Okullarının Bânîsi Celâl Hoca»)