TEVBE KAPISINDA DURMAK!
Z. Özlem ABAY o.abay@hotmail.com

Kişi ne kadar dikkat ederse etsin, Yaratan’a ve yaratılmışlara karşı kusurlu davranışlarda bulunabilir. İnsan için günahsızlık mümkün değildir. Önemli olan günah ve kusurdan pişman olup, af dileyebilmektir. Bizim bu yazımızda da konumuz;
«Allâh’a karşı olan hata ve günahlarımızdan af dilemek» olacaktır. Çünkü en büyük tâzîme Allah lâyıktır.
Yüce Mevlâmız; âyet-i kerîmede, kullarının tevbe etmesini arzu ettiğini şöyle ifade eder;
“Hepiniz Allâh’a tevbe edin ey mü’minler, ki felâha erebilesiniz.” (en–Nûr, 31)
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; bu emr-i ilâhîye itaat ederek Allâh’a karşı her dâim, tevbe ve istiğfar hâlinde olmuştur. Bu hâliyle de ümmetine örnek olmuş, bizlere bir kulluk terbiyesi tâlim etmiştir. Ümmetine de bunu tavsiye ederek;
“Ey insanlar! Allâh’a tevbe edin. Zira ben O’na günde yüz defa tevbe ediyorum.” (Müslim, Zikir, 42) buyurmuştur.
Kıyâmet günü büyük mahkemede; mülk ve melekûtün sahibi yüce Allâh’ın, kullarına hitâben;
“Ey kulum! Senin hayatın ve ölümün, yükselmen ve düşmen, genişlik ve sıkıntın, sıhhat ve afiyetin, el-hâsıl her nefesin Ben’im kudret elimde olduğu hâlde; yasaklamış olduğum bir fiili ne cesaretle işledin?
Saâdetin düşmanı olan mel‘un şeytana itaata ne akılla teşebbüs edebildin?
Ey kulum!
Ben’i görmez, bilmez mi zannettin? Yahut kendin gibi âciz bir kula karşı gerekli gördüğün hayâ ve hürmeti bana karşı lüzumsuz mu sandın?” (Mektûbat, Es‘ad Erbilî Hazretleri, 36. Mektup) buyuracağı günde, tevbe etmeyen bir kulun vereceği cevap ne olabilir? Bu azarlamadan kurtulabilmenin tek yolu da; «Allâh’ın emr-i ilâhîsine sarılarak, günah ve kusurlara tevbe/istiğfâr ederek itaat etmektir.» Zira Allah, tevbe eden kulunu çok sevmektedir. Allâh’ın Ğafûr ve Rahîm olduğunun idrâki ile kulun şu âyet-i kerîme mûcibince yaşaması gerekir. Yoksa sadece; «Tevbe ettim!» diyerek mutlak bir kurtuluşa ulaşmak mümkün değildir.
“Şu da muhakkak ki Ben; günahlardan tevbe ile vazgeçen, îmân edip sâlih amel işleyen, bundan böyle de doğru yol üzere hareket eden kimseyi elbette bağışlarım.” (et–Tevbe, 82)
Bağışlanmanın ilk şartı olarak; «Îmân edin!» denilmesinden, günahlar ile îmânın zedelendiğini anlamamız lâzımdır. Allah; kullarına, tevbe kapısını her dâim açık tutmakta ve tevbenin akabinde hemen amel-i sâlih istemektedir.
Allah Ğafûr ve Ğaffâr’dır. Ğafûr; mağfireti çok olan demektir. Ğaffâr ise; çok daha fazla mağfiret sahibi olduğunu anlatmaktadır. Mağfiret sahibi olan Allah, kulun günahını ve kusurunu örtüp bağışlamaktadır. Allâh’ın günah ve kusurlarımızı bu şekilde bağışlaması ile, ebedî âlemdeki hâlimiz konusundaki ümitsizliğimiz önlenir. Mevlâ ile ihyâ olmuş bir gönülle, yine Mevlâ’mıza yöneliriz. Rabbimiz bizden tereddütsüz bir îmân ister. Kendi rızâsına erişmemiz için de her dâim tevbe/istiğfâr ile temizlenmemizi arzu eder.
“Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222)
Allâh’ın rızâ ve sevgisini kazanabilmek, elbette ki en büyük arzumuzdur. Lâkin bunun için kişinin; nefsinin «arzu ve heveslerinden», şeytanın «Allah nasıl olsa affeder!» şeklindeki iğvâsından korunması gerekir. Tevbe kapısı kıyâmete kadar açıktır, lâkin kişinin kıyâmeti ölünce kopar. İnsanın kesin olarak öleceğini anladığı anda, yapacağı tevbenin bir anlamı olmayacaktır. Âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere bu makbul bir tevbe de değildir.
“Yoksa hayatı boyunca günah işleyip işleyip de, nihayet kendisine ölüm gelip çattığında; «Ben şimdi tevbe ediyorum.» diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbeleri kabul edilmeyecektir.” (en-Nisâ, 18)
Ecelin kime, ne zaman geleceği meçhuldür. Kimsenin son nefeste îmân ile öleceğine dair bir garantisi yoktur. Bu yüzden tevbe/istiğfârı geciktirmeden, her dâim tevbe kapısında durabilmemiz gerekir. Tevbemi bozarım, korkusuyla tevbeyi geciktirmek ise, şeytanın bize oynadığı bir oyundur. Bu yüzden samimî niyeti muhafaza etmemiz, günah işleme niyetini de gönlümüzden çıkarmamız gerekir. Allâh’ın rahmetinden ümidimizi kesemeyeceğimiz gibi, gazabından da emin olamayız. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:
“… Allah, küfür ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (Bkz. el-Bakara, 276)
Allâh’a ezelde verdiğimiz ahdimize, tevbe ve istiğfar ile sâdık kalabilme duâ ve niyâzımızı diri tutarak, Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir hadîs-i şerîfi ile yazımıza son verelim:
“İstiğfârın efendisi ve en üstünü şöyle demendir:
Allâh’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen’in kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve va‘dimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lutfettiğin nimetleri; yüce huzûrunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları Sen’den başka affedecek kimse yoktur.” (Buhârî, Deavât, 2, 16)