Şer‘î Kaidelerle Tasavvuf -59- İBÂDETTE ÖLÇÜLERİ MUHAFAZA
Dr. Ahmet Hamdi YILDIRIM

(Şâzelî meşâyıhından Ahmed Zerrûk [v. 899/1494] Hazretleri’nin; tasavvufu, usûl ve fıkıh kaideleriyle anlattığı Kavâidü’t-Tasavvuf ve Şevâhidü’t-Taarruf adlı eserinin tercüme ve şerhine devam ediyoruz.)
VESVESEDEN UZAK BİR RİÂYET
Eserimizin Sekizinci Bâbı’na geldik. Burada ibâdette aşırılık / gevşeklik, bid‘at, vesvese, mükellefiyet, helâl kazanç gibi mühim meselelere dair kaideler okuyacağız.
Seksen Altıncı Kaide:
“İbâdetin kemâli, kulluğun en mükemmel şekilde îfâ edilmesi; onu korumak ve ona devam etmekle hâsıl olur.”
Yani bir ibâdetin mükemmel şekilde yerine getirilebilmesi için, onun korunması gerekir. Ayrıca ona devam edilmesi gerekir.
İbâdeti korumak nasıl olacak? Meselâ namazımızı, orucumuzu nasıl koruyacağız?
“İbâdetin görünen ve görünmeyen, zâhir ve bâtın çizgilerini, sınırlarını ikāme ederek, gereklerini yerine getirerek onu korumuş oluruz.”
İbâdetlerin zâhirî hududu, fıkhî ölçüleridir. Meselâ namazda, ta‘dîl-i erkâna riâyet etmek, rükünleri hakkıyla edâ etmek, namazı bozan şeylerden ve kerahetlerden uzak durmak gibi.
Bâtınî hudut da, kalbin huşûudur.
Oruçta zâhirî hudut, vücuda bir gıdânın girmemesine dikkat etmektir. Bâtınî hudut, ağızdan da yanlış bir sözün çıkmamasıdır, gözlerin yanlış yerlere bakmamasıdır…
İbâdetlerde devamlılığın zâhiri, o vazifeyi, sebebi tekrarlandıkça kaçırmadan edâ etmektir. Yani her fecirde sabah namazını, her gurubda akşam namazını kılmak gibi… Devamlılığın bâtını ise, namazdan sonra da Allâh’ın huzûrunda olmanın vermiş olduğu o tadı devam ettirebilmektir. İşte böyle bir namaz; kötülükten, fuhşiyattan muhafaza eder.
Her şeyin bir dengesi vardır.
“(İbâdetlerin hududunu korurken); aşırılıktan, taşkınlıktan da eksik bırakmaktan, gevşeklikten de sakınmak gerekir.
•İbâdetlerinde gevşeklik gösteren, ihmalkâr davranan, eksik yapan; zâyî etmiş olur.
•Aşırıya kaçan da, bid‘atçı olmuş olur.”
Yani, Cenâb-ı Allah; bizden neyi, nasıl yapmamızı istiyorsa, öyle yapacağız. Farz namazların rekâtlarını artıramayız. Sünnetin ölçülerini değiştiremeyiz.
Burada adetler, ölçüler, sınırlar mühimdir. Tasavvufta vukûf-ı
adedî, vukûf-ı zamânî, vukûf-i kalbî diye belirtildiği üzere; emredilen zamanda, emredildiği sayıda, kalbî bir duyuşla ibâdetlerimizi edâ etmeliyiz.
Menkıbe gibi bir hikâye anlatılır:
Bir derviş günde beş bin defa, on bin defa lâfza-i Celâl çekiyormuş. Bir gün kırda yürürken bir hanım kızı görmüş. Peştemaline doldurduğu bir şeyleri heyecanla götürüyor. Derviş ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
“–Ne var peştemalinde?”
“–Elma var.”
“–Kime götürüyorsun?”
“–Sevdiğime götürüyorum.”
“–Kaç tane var?”
“–İnsan, sevdiğine götürdüğünü hiç sayar mı?”
Derviş bu cevaptan kendisine bir ders çıkarmış;
“–Ben niye, beş bin, on bin zikir diye, sayılara yoğunlaşıyorum. Bundan sonra saymadan hep «Allah» diyeceğim…” demiş.
Daha evvel Müellifimiz; menkıbelerden hüküm çıkarmamak gerektiğini, menkıbelerin şahsa özel olduğunu vurgulamıştı.1 Bu hikâye de öyledir.
Sevdiğimiz Rabbimiz, bizden dört rekât istiyorsa, Sevgili Peygamberimiz bize; «dört rekât kılacaksınız» diye tembih etmişse, onu sayarız.
İbâdetleri; emredilen sayılarına, vakitlerine, kaidelerine riâyet ederek, ne eksiltme, ne artırma yapmadan olduğu gibi yerine getirmelidir. Kıssayı, belki seyr u sülûkunu tamamlamış, artık dâimî zikre ulaşmış, her nefeste; «Allah» diyen bir kişi adına te’vil edebiliriz.
Bu, daima infâk eden ve nisap miktarı malı kalmayan bir kişinin, kırkta bir ölçmemesine benzer. Şiblî Hazretleri’nin «Zekâtta Sıddîk ölçüsü» diye tarif ettiği bu hususu Zerrûk Hazretleri daha önce misal vermişti.2
“(İbâdette aşırılığa düşen, bid‘atçı olur.) Hele de eğer adam fazlalığın bir kurbet olduğuna inanıyorsa…”
Bir insan yaptığı nâfile ibâdette, kendi âdet edindiği usûlün; sünnet olduğunu, müstehap olduğunu, normal ibâdet sevâbının dışında bir sevap doğurduğunu söylerse, o bid‘at olur.
Meselâ; bir adam, geceleri 20 rekât namaz kılmayı itiyat hâline getirse bunda bir beis yoktur. Peygamber Efendimiz’in; kıraatiyle, rükûsu ve secdesiyle uzun uzun, fakat sayıca daha az rekât teheccüd kıldığını biliyoruz. O kişi; her gece 20 rekât namaz kılmanın bir kurbet olduğunu, yani Allâh’a yakınlaşma vesilesi, bir müstehap olduğunu özel olarak iddia ederse bid‘at çıkarmış olur. Böyle bir iddiası yoksa o ibâdetinin sevâbını alır.
Yemek ikrâm etmek sünnettir. Fakat ölünün arkasından 52’nci gün yedirmek şöyle güzel sünnettir, böyle sevaptır denilirse, o bid‘at olur. Âdet olarak yapıyorsa, mahzuru yoktur, sevâbı vardır.
“Bundan dolayı denilmiştir ki:
«Vesvese bid‘attir ve onun temeli ya sünneti bilmemektir veya akılda bir gevşeklik, tutarsızlıktır.»”
İbâdetlerde vesvese, ciddî bir psikolojik problemdir. Rabbim muhafaza buyursun. Meselâ; «abdest olmadı» diye tekrar tekrar kolunu, bacağını yıkamak vesvesedir. Hâlbuki bir kere yıkamak farz, üç kere yıkamak sünnettir. Bunu bilmeyip daha fazla yapınca daha fazla sevap kazanacağını sanmak, sünneti bilmemektir, değilse aklî dengede, psikolojik yapıda bir probleme işaret edebilir.
Müellifimiz, vesveseyi defetmek için bazı tavsiyelerde bulunuyor:
“Şu zikre devam etmek, (biiznillâh kişiden) vesveseyi uzaklaştırır:
سُبْحَانَ الْمَلِكِ الْخَلَّاقِ
اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَد۪يدٍۙ 19 وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَز۪يزٍ 20
“el-Melik el-Hallâk (Her varlığın hâkimi ve yaratıcısı) olan Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim.
«Dilerse O sizi yok eder, yerinize yepyeni bir toplum getirir. Bunu yapmak, Allah için hiç de zor değildir.»” (İbrâhîm, 19-20; Fâtır, 16, 17)
Bu tavsiyenin, müellifimizin de müntesibi olduğu İmam Şâzelî’ye ait olduğu bildirilmiştir.3
“Her türlü virdle beraber (vesveseden kurtulmaya şunlar da yardımcı olur):
•Faydalı meşguliyetlere devam etmek.
•Âlimlerin görüşlerinden, o vesveseyi yok edenlerle amel etmek.
Fakat bu, ruhsatların peşine düşmek hâline gelmemelidir. Çünkü bunun dalâlet olduğunda icmâ vardır. Böylece anlayasın!..”
–Âtıl Kalmamak
Vesvese ekseriyâ boş insanlara musallat olur. Çünkü vesvese, durup kendini dinleyen, kafasının içinde konuşup duran insanlarda görülür. Yoğun meşgalelerle koşturan bir kişinin, durup kafasının içindeki bulanık sesleri dinleyecek vakti olmaz.
Hasan el-Bennâ’dan bir söz nakledilir:
“Vazifelerimiz, elimizdeki zamandan daha çoktur.”
Yani insan hayatını güzelce plânlayacak, programlayacak. Öyle bir günlük program yapacak ki denk olmayacak. Yani yapacaklarını bitirip; «İş bitti!» diyemeyecek. «Gün bitti ama şu işler kaldı.» diyecek.
-Vesveseye Karşı Ruhsatlarla Amel
Meselâ; kişi, başını hakkıyla mesh edip edemediği hususunda vesvese yaşıyor. Hanefî mezhebinde, başın dörtte birini mesh etmek farz. Fakat Şâfiî mezhebinde, parmağının ucuyla başından bir saç teline dokunsa vâcib yerine gelmiş olur. Vesveseyi yenmek için, vesvesenin üstüne gitmek için, Şâfiî mezhebine uyacak.
Bu tatbikatı hatırlatan nebevî bir uygulama vardır:
En çok vesvese yapılan noktalardan biri, küçük abdestten sonra bir idrar damlasının gelip gelmediğidir. Peygamber Efendimiz bu noktada vesveseyi alt etmesi için, kişinin çamaşırına temiz su serpmesini tavsiye ediyor. Böylece kişi bir ıslaklık hissedip vesveseye düşmek yerine;
“–Ben su serpmiştim.” diye düşünecek.4
Tabiî ki burada gerekli istibrâ tavsiyelerine aşırılığa kaçmadan uyulmalıdır. Zaten müellifimiz de, «aşırılığa ve gevşekliğe düşmeden» demişti.
Ancak ruhsatlarla amel noktası bir ruhsat avcılığına dönüştürülürse, âlimlerin ittifakıyla bu bir sapıklıktır. Hidâyetten uzak bir davranıştır.
Ruhsat avcılığı, nerede nefse hoş gelen, kolaylık gösteren ve mahzurlara fetvâ veren bir görüş varsa onları toplayıp, hep onlarla amel etmektir. Çünkü gök kubbe altında söylenmemiş bir söz yoktur. Sağlam veya çürük bütün bu görüşleri toplayıp, nefse hoş gelen görüşler mezhebi oluşturmak câiz değildir.
Vesveseyle mücadele için tavsiye edilen, vesvesenin zıddına görüşle amel etmek sadece o sahaya mahsus tutulur.
Müteâkip kaidede, Müellifimiz, sünnete tam riâyet ve ona ziyade yapmamak hususunda bir misal eşliğinde, mânevî hayatımız üzerinde gıdânın ve arkadaşın ehemmiyetini dile getirmektedir:
İKİ MÜHİM TESİR
Seksen Yedinci Kaide:
“Her türlü hayrın ve şerrin kaynağı lokma ve arkadaştır.”
–Gıdâ ve Kazanç
Bütün iyilik ve kötülüklerin temeli, ağzımıza koyduklarımızdır ve kiminle oturup kalktığımızdır. Ne yiyip içtiğimiz ve kiminle arkadaşlık ettiğimiz; yaptıklarımızı, ettiklerimizi belirleyen en önemli unsurdur.
“Dilediğini ye! Onun gibi amel edersin.”
•Helâl yersen helâl iş yaparsın.
•Haram yersen haram iş yaparsın!
•Karışıksa netice de o bulanıklıkta olur.
Burada büyüklerimizin sıklıkla hatırlattığı gibi; bizim irademiz ortadan kalkar, kazancın, lokmanın menşei, iradeye hükmeder. Para geldiği yere gider. Haydan gelen huya gider.
Bakarsınız, hava atmak için lüks mekânlarda yüklü bahşişler veren kişiler; bir yaşlı, yoksul satıcıdan üç kuruşluk şeyi pazarlık ederek almaya kalkarlar. «Biraz fazla vereyim de hayrım olsun.» diyemezler. Çünkü kazancın menşei o hayra mâni olur.
-Arkadaş ve Dost
“Dilediğinle arkadaşlık yap sen onun dîni üzerinesin.”
Bu; «Dilediğini ye, dilediğini yap!» emirleri, belâgatte «tehdit mânâsındaki emir» diye adlandırılır. «Sonucuna katlanırsın!» demektir.
Zerrûk Hazretleri şu hadîs-i şerîfe atıfta bulunmuştur:
“Kişi, dostunun dîni üzeredir. Bu yüzden kişi kimi dost edineceğine iyi baksın.”5
Kişinin üzerinde, beraber bulunduğu kişilerin tesiri hakkında şöyle bir söz de söylenir:
“Herkes, en çok oturup kalktığı beş kişinin ortalamasıdır.”
Âyet-i kerîmelerde; dînin alaya alındığı, âyetlerin inkâr edildiği meclislerde oturmak yasaklanmış, oturmaya devam edenlerin, o alaycı kişilere dönüşeceği tehdidi vâkî olmuştur.6 Bunun için tasavvufta, sâdıklarla, sâlihlerle beraber olmak teşvik edilmiş ve fâsıklarla beraberlikten uzak durmaya ehemmiyet verilmiştir.
Tasavvuf yolunun esası olan sohbet de esasen; vaaz etmek ve dinlemek değil, beraber olmak, o hâl transferini yaşamaktır. Bu sebeple, hiç konuşmanın olmadığı sükût sohbetleri de ehli arasında cereyan eder.
“Denilmiştir ki:
«Gafletle yenilen (lokmanın güç ve kuvveti) gaflette kullanılır.»”
Yani bir insan kendisinden bir gaflet sâdır olduğunda, düşünmeli: «Acaba ben gafilâne bir lokma mı yedim?»
O zaman gıdâyı yerken gafletten korunmak için ne yapmalı?
“Bu sebeple her lokmanın başında besmele çekmeyi ve her lokma yutulduğunda da; «Elhamdülillâh» demeyi müstehap görenler olmuştur.”
İbnü’l-Hâc el-Abderî (ö. 737/1336) ise der ki:
«–Evet bu güzeldir lâkin sünnet daha güzeldir. Sünnet olan da, yemeğe başlamadan önce besmele çekip, yemeğin sonunda; «Elhamdülillâh» demektir. Daha fazlası değil.»”
Kaidenin bu kısmı, önceki kaideye de bir örnek teşkil ediyor. Orada; ibâdetleri olduğu gibi, aşırılık ve gevşeklikten uzak bir şekilde edâ etmenin, kulluğun kemâli olduğu bildirilmişti. Bilhassa itiyat ederek fazlalık yapanların, bu yaptıklarının daha fazla kurbet olduklarına inanmalarının işi bid‘ate götüreceği uyarısı yapılmıştı.
Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sofra âdâbı malûmdur. Besmele bir kere ve en başta çekilir. Her lokmada tekrar besmele çekmek, bu hususta aşırılık sayılır mı?
İbnü’l-Hâcc’ı, Müellifimiz; 59’uncu kaidede, fakih meşrep kişilerin örnek alabileceği bir tasavvuf anlayışının temsilcisi olarak göstermişti. Müellifimizin de bu âlimin görüşüne katıldığını görüyoruz:
“Hayır ehli bir zâta bunu anlattım. Kabul etti. Fakat içinde de bir itiraz kaldı.”
“Her lokmaya besmele çeken, her lokmadan sonra hamd eden kişi, yanlış bir şey yapmıyor ki!” diye bir itiraz husûle geldi.
“Konuyu kendisiyle müzâkere ettim ve dedim ki:
«–Bunu yapmak, yemekle alâkalı sünnete muhaliftir.» dedim.
Bunun üzerine o zât dedi ki:
«–Bu, eğer yanında biri varsa doğru.»
Ben de onun bu te’vîline râzı oldum. Bir müddet sonra gönlümde bir karar doğdu ve bu kabulden döndüm. Sünnetten ayrılmamak gerektiğine karar verdim. Hüküm, herkesin alışkanlığına göredir. Herkes hakkında her durumda bu hüküm cârîdir. Allah en doğrusunu bilir.”
Biz Peygamberimiz’den daha fazla müslüman olamayız. Peygamber Efendimiz ne yapmışsa, bize onu yapmak düşer.
Seleften; her lokmada veya suyun her yudumunda, besmele ve hamdeleyi âdet edinenler olmuştur. Sünnet olduğu iddia edilmediği sürece, mahzuru yoktur.7
Ahmed Zerrûk Hazretleri’nin bu hususa daha teferruatlı yaklaştığı anlaşılıyor.
Cenâb-ı Allah, bid‘atten muhafaza buyursun. İlâhî tâlimatlarına ve Rasûlü’nün sünnetlerine sımsıkı sarılanlardan eylesin. Âmîn…
________________
1 69. kaide için: https://www.yuzaki.com/2025/01/seri-kaidelerle-tasavvuf-47-kilavuz-nicin-zaruri/
2 33. kaide. https://www.yuzaki.com/2022/12/seri-kaidelerle-tasavvuf-22-seriat-ve-hakikat/
3 Nizâr Hamâdî tahkikinden naklen: Ebu’l-Kāsım Burzülî, Fetâvâ, VI, 469.
4 Tirmizî, Tahâret, 38; İbn-i Mâce, Tahâret, 58; Ahmed, V, 203.
5 Tirmizî, Zühd, 45; Ebû Dâvûd, Edeb, 16.
6 en-Nisâ, 140; el-En‘âm, 68.
7 https://www.islamweb.net/ar/fatwa/276220/