ÖTEKİ ve BERİKİ

Hasan TOPBAŞ hasantopbas87@gmail.com

 

 

Öteki, berikine sordu:

 

“–Beni neden bu kadar seviyorsun?”

 

Beriki böyle bir soruyu beklemiyordu. Uyku mahmurluğunu andırır bir acemîlikle;

 

“–Niçin sevmeyecekmişim? Ne zaman ki gözümü açtım, hayatın içinde her ne varsa sen öğrettin bana… Tek tek, üşenmeden…”

 

Öteki böyle bir cevap beklemiyordu açıkçası;

 

“–Mübalâğa ediyorsun!” diyebildi.

 

Beriki biraz daha toparlanmıştı. Ciddî bir avukat edâsıyla;

 

“–Asla! Sen olmasan ben, çölde yolunu kaybetmiş zavallılara dönerdim… Çünkü sen, benim ifade kuvvetimsin. Dünyamın nerelere kadar uzanabileceğini ilmek ilmek örensin.”

 

Ötekinin başı biraz öne eğildi:

 

“–Estağfirullah, nasıl sözler bunlar… Mahcup oluyorum ama?”

 

Beriki hızını almıştı bir kere;

 

“–Bunlar birer iltifat değil ki? İltifat gerçekleri tahrif eder. Ancak benim söylediklerim; ekmek, su, hayat ve ölüm kadar hakikat…”

 

Ötekinin, berikine güveni gelmeye başlamıştı. Ancak karşısındakini biraz daha ölçmek istiyordu:

 

“–Fakat bu aralar çok değiştim. Kendime âdeta yabancılaştım. Beni bu hâlimle de kabul edebilecek misin?”

 

Berikinin geri adım atmaya pek niyeti yoktu. Babacan bir tavırla;

 

“«–Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.» demiş ya, filozofun teki.

 

Sana hak ettiğin değeri maalesef vermediler… Üstüne, kolunu kanadını hoyratça kırdılar… İradeni yitirdin, hâliyle değişimin olumsuzca oldu.

 

Ama geçecek… Buna gönülden inanıyorum.”

 

“–Çok teşekkürler, desteğin bana iyi geliyor… Biraz daha devam etsen?”

 

Beriki artık iyiden iyiye rahatlamıştı:

 

“–Senin sayende kapılar bana açılır. Yokuşlar düzleşir. Sen ağulu aşı, yağ ile bal edersin. Hem, gönül bağının tazeleri, sen olmadan nasıl açığa vurulur ki?”

 

Öteki, göz pınarlarına hücum eden yaşları savuşturmaya çalışarak;

 

“–Yalnız bilmen gereken bir şey var… Beni muayene eden uzmanlar, ömrümün çok uzun olamayacağı kanaatindeler. Er ya da geç zihinlerden silineceğim… Tarihin tozlu rafları beni bekliyor olacak!”

 

Beriki güçlükle yutkundu. Kanı çekiliyor zannetti… Ancak yılmadı:

 

“–Hayır!.. Böyle bir şey katiyen olmayacak! İyileşebilmen için elimden geleni yapmaya hazırım. Gönüllüler de bulurum! Sen sadece bize bir yol göster…”

 

Ötekinin yorgun çehresi bir anlığına parıldadı. Sanki bir doktormuşçasına;

 

“–Öncelikle bünyemi tahrip eden yabancı unsurların temizlenmesi gerekecek. Yalnız, bu süreç çok çetrefil… Zira sizin de hayat tarzınız baştan aşağıya değişecektir. Tedavimde ihmal ettiğiniz, göz yumduğunuz her yabancı unsur, beni ölüme bir adım daha yaklaştıracak…

 

Ancak bu safhayı sağ sâlim atlatırsam, beni Anadolu’nun bağrında yetişenlerle besleyin. Ana sütü gibi saf, sade ve katışıksız olsun… Bunlar beni toparlayacak ve ilâhî takdir, kim bilir, belki uzun yıllar yaşayacağım…”

 

Beriki, sarsılmaz bir iştiyakla;

 

“–Seni yaşatmak uğruna eriyen muma dönmeye hazırız! Lütfen artık müs…”

 

Fakat o anda şiddetli bir sarsıntı… Birbirine giren uğultular… Zayıflayan ışık ve fırtına hızıyla inen siyah bir perde… Değişen dekor… Öteki, âdeta silinmişti.

 

***

 

“–Mehmet, oğlum kalksana artık yahu! Beşik sallamış sanki sabaha kadar! Haydi… Kalk ve bana Türkçenin dünya dilleri arasındaki yerinden biraz bahset bakalım!”

 

Mehmet, gözlerinin üzerindeki kayaları güçlükle kaldırdı. Hocası tepesindeydi. Kütükleşen eklemlerini hareket ettirmeye uğraştı. Gülüşmelere aldırmadan, üstüne aceleyle bir çekidüzen verdi. Artık hazırdı…

 

Nefesini ciğerlerine iyice doldurdu, ardından yavaşça bıraktı. Gözlerini yumdu. Dudakları yanaklarına doğru genişlerken, rüyasına yeniden daldı:

 

“–Türkçenin dünyadaki yerini bilmem ammâ benim dünyamdaki yeri bambaşka Hocam!..”