O ÂN

Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com

 

 

Musallâda uzanan bir tabut… İçinde bir insan… Bir ömür yaşamış, onlarca sene, binlerce gün, on binlerce saat…

 

Bir sual yükseliyor:

 

–Nasıl bilirdiniz?

 

Koca bir ömrü; birçok yönü ve özelliğiyle bir insanı tek bir sıfata sığdırmak üzereyiz:

 

–İyi bilirdik!..

 

Bu uygulama bir hadîs-i şerifte vârid olan Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Vecebet» müjdesine dayanıyor:

 

“–Şu önce geçen cenâzeyi hayırla andınız; bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti.

 

Ötekini ise kötülükle andınız; onun da cehenneme girmesi kesinleşti.

 

Çünkü siz (mü’minler), yeryüzünde Allâh’ın şâhitlerisiniz.”*

 

Yaşayan bir insan hakkında da iyi veya kötü gibi tek cümlelik bir ifadede bulunmak çok zor. Hadis ilminde; râvî inceleme kriterlerinde, muhakeme usûlünde, şâhit değerlendirme esaslarında bu mevzular ele alınmış. Sonunda hasenâtı seyyiâtına galip olana olur vermişler. Seyyiâtı hasenâtına galip olana da geçit vermemişler.

 

Bilânço diyordu rahmetli Kadir MISIROĞLU. Bir insanın artılarını ve eksilerini tâdâd eder, artısı fazla ise artı, eksisi fazla ise eksi olarak tarif edersiniz. Eksisiz bir insan bulamazsınız çünkü. Kusursuz arkadaş arayan dostsuz kalır. Tarihî birçok şahsiyet için de benzer bir durumda kalırız.

 

Bilânço da kolay değil: Meselâ râvî kriterinde, Ebu’l-Âliye;

 

“–Hadîsini alacağımız kişinin namazına bakardık.” diyor.

 

Ömer –radıyallâhu anh ise;

 

“–Namazı sizi aldatmasın muâmelâtına bakın!” diyor.

 

Çünkü namaz âdet ve alışkanlık olarak veya -Allah korusun- riyâ olarak da kılınabilir. Ama menfaatin işin içine girdiği durumlarda ne yapacak?

 

Bir kriter daha:

 

Son an, mühim.

 

“İşler, bitişleriyledir.”

 

Selâm verip selâmet bulmadıkça; namazı veya abdesti bozan bir şeyin vukûu, ilk rekâtlardaki yapılanları hükümsüz hâle getiriyor. Beş dakika önce iftar, 16 saatlik orucu tekrarlanmaya mahkûm ediyor. Ömrün sonundaki bir yanlış bütün doğruları götürebilir.

 

“Son an mühim!” uyarısı; gafilâne bakışta, ertelemeye bahane de olabiliyor. İmtihana son akşam çalışmak gibi. Fakat bizim imtihanın son zamanı meçhul!..

 

O an, ömrün hangi diliminde?

 

Dün, bugün ve yarın var.

 

İnsanı dünüyle değerlendirmek haksızlık olur. Eğer kendisini ıslah etmişse… Fakat yarınını da bilmiyoruz ki!.. O an hangi an?

 

M. Âkif, gayrete çağırırken seslenir:

 

Geçen geçmiştir artık; ân-ı müstakbelse mübhemdir,

Hayâtından nasîbin: Bir şu geçmek isteyen demdir!..

 

Bir mülâkata girer insan. O anda sergiledikleriyle belki meslekî hayatı şekillenir.

 

Bir hayırlı iş görüşmesindeki yarım saat, hayatında bir dönüm noktası olur.

 

An o an!..

 

“Yek-pâre bir an…”

 

Kıyâmetin Kur’ân-ı Kerim’deki adlarından biri: es-Sâat: O an…

 

Sâat-i vâhidedir ömr-i cihân,

Sâati tâate sarf eyle hemân!

 

“Cihandaki ömür bir tek saattir. Onu da Allâh’a itaatle geçirmek lâzım…”

 

O tabuta dönelim mi, hattâ içine kendimiz uzanarak:

 

Saîd mi şakî mi?

 

Bahtiyarbedbaht mı?

 

Muhsin mi müsî mi?

 

Sâlih mi fâsık mı?

 

Tek kelimeyle bir hüküm!..

 

Bir kediye tekme savururkenki zulmümüz mü, bir köpeğe su verirkenki merhametimiz mi? Bir loş kuytuda gözyaşı döken hâlimiz mi, bir karanlık köşede karanlık bir işe imza adım atan tavrımız mı? Bilânçosu mu?

 

Bir kere cimrilik edene cimri denir mi? Denmez herhâlde ama hüküm o âna rastgeldiyse

 

Bir kere bonkörlük yapan, cömertlerden yazılır mı? Yazılmaz ama değerlendirme o kerîm âna denk gelirse?

 

Her geçeni Hızır, her geceni Kadir bilircesine bir ân avcılığıdır bu mânâda dervişlik. O ânı aramak…

 

O anlar içindeki ânın tespiti de -hâşâ- rastgele olmaz. Kalbe noktaların konması hadîsinde ifade edildiği üzere, bir algoritması vardır o hikmet ve adâlet nizamının. Ona ne şüphe!..

 

Mühim bir mesele, o ânı gafletle geçirmekten sakınmak. «Tarfete ayn / bir göz yumup açacak kadar» nefsin eline bırakılmamak için niyaz etmek.

 

Âdile Sultan şöyle demiş:

 

Tarfetü’l-ayn olma gāfil Hazret-i Allâh’tan,

Zikr-i Hakk’a rûz u şeb sa‘y eyleyen insân olur!

 

Yani gece-gündüz uğraşsan, ancak o bir göz yumup açacak ânı yakalayabilirsin der gibi…

 

İşte takvâ o biricik ânı hayırla inşânın ne kadar zor olduğunu anlamak. Bununla teyakkuz içinde inlemek.

 

Takvâsızlık ise; «Hallederiz!» gafletiyle, bir ömür verilen bembeyaz fecir sayfalarını, buruşturup buruşturup mâzî tenekesine doldurmak…

 

Tarfetü’l-ayn evet… Zaten ömür nedir ki:

 

Yûnus Emre söylesin:

 

Geldi geçti ömrüm benim bir yel esip geçmiş gibi…

Hele bana şöyle geldi, bir göz yumup açmış gibi…

 

Bâkî de söylesin:

 

Âkıl oldur gelmeye dünyâ metâından gurur,

Müddet-i devr-i felek bir demdir âdem bir nefes!

 

***

 

Yoktur sebât çünkü cihânharâbda,

Birdir hezâr sâl ile yek-dem hesâbda

 

“Bin yıl ile bir an hesapta aynıdır.”

 

Uzun uzun ömürler; bir akşam karanlığı kadar, bir yarım gün kadar gelmeyecek mi?

 

Beşiğe konduk bir de baktık ki tabuttayız.

 

Rahm-i mâdere düştük bir de baktık ki, diğer anamız olan toprağın karârmekînine yerleştirilmişiz bile… Şimdi bekliyoruz:

 

Nasıl bilindiğimizin ifadesini.

 

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allâh’ım, kalbimi dînin üzere sâbit kıl!..” (Tirmizî, Deavât, 124)

 

Zamanlar, perdeler ve hâller üstü ilminle Sen biliyorsun tek kelimelik hükmümü…

 

Rahmetinle söyle Rab!..

 

Rahmetinle hükmeyle Rab!..