NAMAZ KIRAATİ ETRAFINDA
Dr. Ahmet Hamdi YILDIRIM

Namaz; yüce Rabbimiz’in huzûruna kabul edildiğimiz, dergâh-ı ilâhîde münâcâta / husûsî bir mülâkata eriştiğimiz en zirve ibâdettir.
Bu ibâdetin rükünlerinden biri de kıraat…
Rükün bir ibâdetin olmazsa olmaz parçası demektir. Çocukluktan itibaren namazın farzları 12’dir, altısı dışındandır, altısı da içindendir, diye öğreniriz. İşte içinden olan farzları, namazın rükünleridir. Bunlardan biri de namazda kıraattir.
Kıraati Rabbimiz şöyle emrediyor:
“…Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyunuz…”1
Hanefî mezhebinde bu sebeple, kıraat farz olarak ifade edilmiş; fakat onun hangi sûrelerden, asgarî ne kadar âyetten oluştuğu noktası, sünnet-i seniyyeden alındığı için vâcib olarak ifade edilmiş. Şöyle ki;
Peygamberimiz’den gelen tarifle, namazın her rekâtinde Fâtiha okuruz.
Farz namazların ilk iki rekâtinde, Fâtiha okumak vâcibdir. 3 ve 4 rekâtli farz namazların 3 ve 4’üncü rekâtlerinde ise Fâtiha okumak sünnettir.
Sünnet namazların ise her rekâtinde Fâtiha okumak vâcibdir.
Farz namazların ilk iki rekâtinde, sünnet namazların ise her rekâtinde, Fâtiha’dan sonra Kur’ân’dan bir miktar okumamız gerekir. Buna ilmihâllerimizde; «zamm-ı sûre» yani «sûre eklemek» denilmiştir.
Bunun asgarîsi için, Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûresi Kevser Sûresi ölçü olarak konmuştur. Üç kısa âyetten müteşekkil bu sûre, günümüzdeki Mushaflarımızın yaklaşık bir satırına tekābül eder. Fıkıh kitaplarımızda en kısa âyetler vb. tafsilât vardır.
Sorulan bir soru da;
“–Bir âyeti bölerek okuyabilir miyiz?” şeklinde.
Bir âyeti bölerek okumak doğru olmaz. Âyeti tam olarak okumalıyız.
Halkımızın ekserîsi; Fâtiha’dan sonra, çocuklukta öğrendikleri kısa sûrelerden birini okuyarak namazlarını edâ ediyorlar. İhlâs, Kevser, Felâk ve Nâs sûreleri en çok okunan sûreler olmakta…
Aslında her müslümanın Kur’ân’dan nasibini artırması lâzımdır. Fil Sûresi’nden Nâs’a kadar, halkımızın «Elem teradan aşağısı…» dediği sûreleri ezberlemeli…
Sonra bunu Duhâ Sûresi’ne kadar ilerletmeli…
İmkânı varsa, Amme cüzünü, Yâsin’i, Tebâreke’yi, Vâkıa’yı, Fetih’i ezberleri arasına almalıdır. Anadolu’da birçok insanımız; okuya okuya, dinleye dinleye bunları hâfızasına nakşetmiştir. Bu çok zor bir şey değildir.
Hattâ hâfız olmak her müslümanın gönül hedefi, ufku ve hayali olmalıdır. İleri yaşlarda da bu aşkla hâfız olanlar az değildir.
ÇEKAP ZAMANI
Zaman zaman dile getiriyoruz:
Her zaman İslâmî ilimlerimizin tabiri câizse bir çekapını yapmalıyız. Çekap nedir? İngilizce check up, yani bir sağlık kontrolü, sıhhat taramasıdır. Şimdi bir müslüman; 8-10 yaşında ezberlediği sûrelerle, kırk sene, elli sene namaz kılıyor. Sağlığımız zaman içinde bozulabildiği gibi, ezberlerimiz de bozulabilir. Onları doğru okuduğumuzu zannedebiliriz. Bir hocaefendiye, camimizin imamına, müezzinine, sohbetlerine katıldığımız ağabeyimize;
“–Şu sûreleri bir tekrarlasam da dinleseniz?” diye rica etmelidir.
Camilerimizde böyle kurslar açılıyor. Açılmıyorsa, biz talep etmeliyiz.
Teknik imkânlar da var. Ülkemizin seçkin kurrâ hâfızları Ramazan PAKDİL, Fatih ÇOLLAK, Osman ŞAHİN ve benzeri hocaefendilerin internette bu sûreleri okudukları ses ve video kayıtları var. Bunları tekrar tekrar dinleyerek de hem ezberler yapabilir, hem de okuyuşumuzu iyileştirebiliriz.
Fakat herkeste kulak kabiliyeti aynı değildir. Yani herkes sadece dinleyerek kolayca öğrenemez. Bu sebeple zaman zaman o çekapı yapmalı, bir hocamıza ezberlerimizi tekrar dinletmeliyiz.
Bu noktada göstereceğimiz gayretlerle, namazımızın seviyesini de yükseltmiş oluruz. Artık senelerdir otomatiğe bağlanmış şekilde aynı sûreleri okumak namazımızı monotonlaştırabilir.
Tabiî geç yaşta hidâyet yoluna girmiş, ezberleme melekesini artık kaybetmiş müslümanlara, asgarî yolu göstereceğiz. Ama insan alâka gösterdikçe, Kur’ân nasibini mutlaka artırır.
SONSUZ SEVAP
Peygamber –aleyhisselâm-’ın şu hadîs-i şerîfini unutmamalıyız:
“Her zaman Kur’ân okuyan kimseye (cennete girdiğinde) şöyle denecektir:
«–Oku ve yüksel, dünyada tertîl ile okuduğun gibi burada da tertîl ile oku. Şüphesiz senin merteben, okuduğun âyetin son noktasındadır.»”2
Yani cennetteki mertebemiz daha âlî olsun istiyorsak, Kur’ân bilgimizi artıralım. Yine Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Kur’ân nasibimizi, bir evin îmârına benzetiyor. Biz mâmur evlerde oturmak istiyoruz. Kapısı, penceresi bakımlı, boyası, tezyinatı güzel, eşyası kaliteli evlerde oturmayı tercih ediyoruz. Bunun için gayret ediyoruz. Bir mü’minin kalp âleminin bu mâmurluğu, onda ne kadar Kur’ân olduğuna bağlı… Halk tabiriyle, bir elham bir kulhü kadar Kur’ân nasibi, çatısı akan gecekondu gibi bir evde oturmak demektir.
Bir düşünelim; şu hayatta, kaç saatimiz cep telefonunu kaydırmakla, kanal kanal dolaşmakla geçiyor. Kim bilir hâfızamızda ne gereksiz şarkılar, türküler yüklü!.. Bu tablo, Allâh’ın kitâbına gelince acziyet iddia etmemizi güçleştirir.
Bu hususta hocalarımıza da vazifeler düşüyor:
Başta yukarıda bahsettiğimiz kursları düzenlemeliler. Cami cemaatinin gelip devam edebileceği, mevsimine göre akşam-yatsı arası veya yatsı sonrası çok güzel çalışmalar yapılabilir.
İnsanlar maalesef utanabiliyor. Dışarıdan bir hacı amca, bir hacı teyze olarak görünüyor. Ama ne yapsın, zamanında iyi bir dînî tahsil görememiş. «Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır!» diyerek gayret kuşağını sarınmalı ve öğrenmeye başlamalı.
Hocalarımızın yapabileceği bir şey de, namazlarda bu kısa sûreleri bolca okumaktır.
Ben hatırlarım, hâfızlık yaptığım Hilmi YILDIZ Hocaefendi; -Allah hayırlı uzun ömürler versin- çok güçlü bir hâfız olmasına rağmen, Ramazân-ı şerifte terâvihleri Fil Sûresi’nden Nâs’a kadar okuyarak kıldırırdı.
Sebebi sorulduğunda da;
“–Bu vesileyle cemaatimiz bu sûrelerin kıraatını düzeltsinler, bunları düzgün bir şekilde ezberlesinler diye bunları okuyorum.” der ve niyetini, hikmetini ortaya koyardı. Malûm halkımız terâvihe daha fazla teveccüh gösteriyor. Bu vesileyle dolaylı bir eğitim yaptırmış olurdu.
Aslında büyüklerimiz de bu yolu çok kullanırlardı.
Rahmetli anacığım, çocukluğumda beni her gördüğünde;
“–Hele şu İnşirah Sûresi’ni bir okuyayım, bak bakayım yanlışım var mı?” der ve okumaya başlardı. Birçok sûreyi böyle farkına vardırmadan, ince bir siyaset ile ezberletmişti.
Kıraat etrafında akla gelebilecek suallere cevap verirken, şu hususu da hatırlatmakta fayda var:
Kıraat, dil ve dudak ile bizzat okumaktır. Malûm zihinden geçirmeye, gözle okumaya da okuyuş denebilir. Fakat ibâdet kıraati; bizzat dille, dudakla okumaktır. Aksi takdirde kıraat makbul olmaz. Bazı kardeşlerimizin, hiç dudakları hareket etmeden kıraatte bulunduklarını görüyoruz, duyuyoruz. Bu geçerli bir kıraat olmaz. Hattâ ilmihâllerimizde; birisi kulağını dudaklarınıza yaklaştıracak olsa, duyacak şekilde yahut okuyan kişi kendisi hafif bir şekilde duyacak şekilde okumalıdır, diye tarif etmişlerdir.
Peygamber Efendimiz Kur’ân’ı okurken zorlanan kimselere, Cenâb-ı Allâh’ın iki mükâfat vereceğini müjdeliyor:
•Bir tanesi okumanın sevâbı,
•Biri de okurken zahmet çekmenin sevâbıdır.
Hadîs-i şerîfin tamamı şöyle:
“Kur’ân’ı gereği gibi güzel okuyan kimse, vahiy getiren şerefli ve itaatkâr meleklerle beraberdir. Kur’ân’ı kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır.”3
Demek ki; «Ben yapamıyorum.» deyip bırakmayan, zorlana zorlana devam edene, Rabbimiz iki kat ecir vererek mükâfat lutfediyor.
Zaten Kur’ân okumanın bambaşka bir sevâbı var:
“Kim Kur’ân-ı Kerim’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevâbı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm de bir harftir.”4
İNCE DİKKATLER
Kıraat hususunda bilmemiz gereken bazı ayrıntılar da vardır:
Namazda Fâtiha’dan sonra okunacak sûrelerin sırasına riâyet etmek gerekir:
İkinci rekâtta okuyacağımız sûre;
•Birinci rekâtta okuduğumuz sûreden geride olmamalıdır.
Geri derken, Mushaf’taki sıralamayı kastediyoruz. “Sûrelerin sıralaması tevkîfîdir.” Yani Peygamber Efendimiz’in bizzat tayin ve tespitiyle olmuştur. Peygamberimiz’in sûre okuyuş tercihlerinde bu sırayı ekseriyâ gözettiği görülmüştür. Bizim de O’nun gibi namaz kılmaya gayret etmemiz lâzım geldiğinden, bu sırayı gözetmemiz gerekir.
Son on sûreden misal verelim:
•Fil •Nasr
•Kureyş •Tebbet
•Mâûn •İhlâs
•Kevser •Felâk
•Kâfirûn •Nâs
Birinci rekâtta, Kureyş, ikinci rekâtta Fil okumamalıyız. Birinci rekâtta Kâfirûn, ikinci rekâtta Kureyş okumamalıyız. Yani Mushaf sırasına göre bir sıralama içinde okumalıyız.
İkinci riâyet edeceğimiz husus da şudur:
İkinci rekâtta okuyacağımız sûre ile;
•Birinci rekâtta okuduğumuz sûre arasında tek sûre bırakmamalıdır.
Yani sanki o aradaki sûreyi kasıtlı atlamış gibi bir görüntü vermemeliyiz. Birinci rekâtta Mâûn, ikinci rekâtta Kâfirûn okursak bu hataya düşmüş oluruz. Birinci rekâtta Kevser, ikinci rekâtta Nasr okursak aynı hata olur.
Üçüncü bir husus da şudur:
İkinci rekâtta okuyacağımız sûre;
•Birinci rekâtta okuduğumuz sûreden uzun olmamalıdır. Eşit veya daha kısa olmalıdır. Meselâ birinci rekâtta Kadr, ikinci rekâtta Beyyine okursak, bu kaideye uymamış oluruz.
Yine detaylı bilgi olarak;
•Sabah namazının farzında, diğer namazlara göre daha uzun okumak sünnettir.
•Yatsıda Âlâ ve Ğâşiye gibi sûrelerden daha uzun okumamak gerekir. Çünkü cemaatin istirahatini geciktirmek doğru olmaz. Bu hakikat, bilhassa yaz mevsiminde çok iyi anlaşılır.
•Akşam namazında da vaktin kısalığı ve oruç tutanların var olması ihtimaliyle uzun okunmaz.
Bu okuyuş sıralama hususlarına uymamak, tenzîhen mekruhtur. Tenzîhen helâle yakın demektir. Dolayısıyla, sıralamaya yeterince hâkim olmayıp hata eden kimselerin namazlarını iade etmeleri gerekmez. Fakat bu incelikleri öğrenmek de güzel olacaktır. Sırf bu kaideler bile Kur’ân’dan ezber dağarcığımızı artırmamızın ne kadar lüzumlu olduğunu gösterir.
LAHİN ve ZELLE
Sehiv secdesi ve kıraat…
Sehiv secdesi, vâcibin terk veya tehiri, farzın ise tehiri hâlinde gerekli olur. Fâtiha okumak vâcib olduğuna göre, Fâtiha’nın bir âyetini atlayan kişiye sehiv secdesi gerekir. Zamm-ı sûre olarak kâfî miktarda, (yukarıda asgarî ölçünün kısa üç âyet olduğunu belirtmiştik) okunduysa, sonraki atlama ve unutmalardan dolayı sehiv secdesi gerekmez.
Ancak, «zelletü’l-kārî»nin yani kıraat hatasının, anlamı tersine çevirecek şekilde olması, namazı bozar. Yani meşhur misalle;
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍۚ
“Sâlih kullar, nimet içinde cennettedir.”5 diyeceği yerde;
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ
“Sâlih kullar, cehennemdedir.” şeklinde, sonraki âyetin sonuyla karıştırarak ve mânâyı tersine çevirerek okursa, namaz bozulur. Fakat vâv yerine fâ okumak, veya;
اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
yerine;
اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۜ
okumak gibi, mânâyı tersine çevirmeyen karıştırmalar, –inşâallah– namazı bozmaz.
Tabiî imâmete geçecek kişilerin; en başta zikrettiğimiz âyete uyarak, zorlanmadıkları, kolaylarına gelen yerleri okumaları, kendilerine göre yeni yerler okuyacaklarsa, imâmete geçmeden hazırlanmaları yerinde olur.
Hocalarımızın, imam-hatip kardeşlerimizin dikkat etmeleri gereken bir husus; hasbelkader camide bulunamadıkları zaman, mihrâbı emânet ettikleri kişileri güzelce eğitmeleridir. Bu hususta cami cemaati kendi kendine kaldığında; kıraati düzgün olmayan biri imâmete geçebiliyor.
“Ümmînin ümmîye imâmeti câizdir.” denilir. Yani, kıraati pek düzgün olmayan biri, kendisi gibi olan kişilere namaz kıldırsa –inşâallah– namazları makbul olur. Fakat ehil olmayan bir kişi, imâmete geçer, yanlış ve bozuk bir kıraatle namaz kıldırırsa, ona uyan ehil olan kişilerin namazı makbul olmaz.
Bu sebeple böyle bir durumda, kıraatinin düzgün olmadığını bildiğimiz bir kişiye nezâketle müdahale etmeli;
“–İsterseniz siz yorulmayın, ben kıraat eğitimi almıştım, ben kıldırayım.” demek lâzımdır. Tabiî cemaati bu duruma düşürmemek, evvelâ cami vazifelilerinin mes’ûliyetidir.
Mahreç meseleleri…
Kur’ân-ı Kerîm’i elbette aslî şekliyle okumalıyız. Bunun için harfleri doğru mahreçlerinden telâffuz etmeli, yine Kur’ân’a mahsus tecvid kaidelerini de öğrenmeliyiz. Tavsiye ettiğimiz ehil hocaları bol bol dinlemek, fem-i muhsinden bu ilmi öğrenmek lâzımdır.
Maalesef ülkemizde, kıraat hususunda; «Türk okuyuşu, Arap ağzı» gibi anlayışlar da var. Mahâric-i hurûf ve tâlim gibi dersleri yukarıda zikrettiğimiz kıymetli hocalarımız ve adını zikretmediğimiz nice kıymetli âlimlerimiz veriyorlar. Diyanetimiz meslek içi kurslarda hocalarımızı daima eğitimden geçiriyor.
Bu noktada, okuyuş anlaşılıyor ise aşırılığa kaçmamak; “Senin dâtın olmadı! Şu harfte şu sıfat tam çıkmadı.” gibi aşırı tartışmalara girmemek lâzımdır.
Tecvidsiz kıraat geçerli olur mu?
Umûmî olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tecvid ile okumak vâcibdir. Tecvid kaidelerinin kendi içindeki hükümlerinde ayrıntılar vardır. Lahn-i celî dediğimiz meselâ harf-i meddi çekmesi gerekirken çekmemek veya olmayan bir harf-i med eklemek namazı zedeler. Bunun altında kalan, ihfâyı eksik bırakmak gibi lahn-ı hafî mekruh olup, namazı bozmaz.
Namazda Dışarıyla İrtibat…
Namaza duran bir kişinin, namazın hâricindeki dünya ile irtibatını koparmış olması gerekir. Meselâ namazın dışında biri hapşırdı;
“–Elhamdülillâh!” dedi.
Namazdaki biri de;
“–Yerhamukâllah!” derse namazı bozulur.
Namazdaki kişi takıldı. Namaz kılmayan birisi fethetti yani düzeltti. O kişi de o düzeltmeyle kıraati sürdürdü. Namaz bozulur. Namazın içindeki birisi fethetse idi bozulmayacaktı.
Bu arada zikredelim: Erkek cemaat, imamın meselâ rükünlerdeki hatasını, oturması gerekirken kalkması gibi bir yanlışını; «Sübhânallah!» diyerek uyarır. İş hanımlara düşerse, onlar ellerine vurarak bildirirler.
Namazda sesi yükseltmek namazı bozar mı?
Namazdaki bir kişi, ciddî tehlike olan durumlarda bu yola başvurmalı. Meselâ; çocuk oynuyor, gürültü yapıyor diye sesini yükseltmesi doğru olmaz. Fakat çocuk sobaya yaklaşıyor, prize bir şey sokacak, böyle bir tehlike varsa sesini de yükseltir. Gerekirse namazı da bozar.
Meselâ açıkta bir yerde namaz kılıyorsunuz; âmâ bir kişi denize düşecek, hemen namazınızı bozar müdahale edersiniz. Çocuk ateşe doğru düşecek veya bıçağı tutacak, müdahale edersiniz.
Yazımıza son verirken tekrar hatırlatalım:
Zaman zaman dînî bilgilerimizi tekrarlamaya ihtiyacımız var. İlmihâl okumalarına, ezberlerimizi kontrol ettirmeye ihtiyacımız var. Bilhassa üç aylar, Ramazân-ı şerif iklimi gibi zamanlarda Kur’ân-ı Kerim ile ünsiyetimizi iyice artırmalıyız. Mukabeleleri ömrümüze yaymalıyız. Kur’ân’dan nasibimizi artırmalıyız.
Ne mutlu «oku ve yüksel» denildiğinde, en yüksek cennet makamlarına yükselenlere!..
Ne mutlu evlâdının Kur’ân tahsiline ehemmiyet veren anne ve babalara!..
Ne mutlu Rabbinin mektubu döne döne okuyan, duvara asmak yerine gönlüne basanlara!..
__________________________________
1 Bkz. el-Müzzemmîl, 20.
2 Ebû Dâvûd, Vitr, 20; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 18.
3 Buhârî, Tevhîd, 52; Müslim, Müsâfirîn, 243. Ayrıca bkz. Ebû Dâvud, Salât, 349; Tirmizî, Fezâilu’l-Kur’ân, 13; İbn-i Mâce, Edeb, 52.
4 Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 16.
5 el-İnfitâr, 13.