HAZIRLANMA VAKTİ

Osman Nûri TOPBAŞ

YARINA HAZIRLAN!

 

Ömer bin Abdülaziz –rahmetullâhi aleyh-; bir gün bir cenâzede, bazı kimselerin toz topraktan kaçındığını ve güneşin hararetinden gölgeye sığındığını görünce, duygulandı, ağladı ve şu mealde bir şiir söyledi:

 

“Bugün alnına güneşin harareti geldi diye veya toz toprak elbisesini kirletmesin diye korkan ve neşesini korumak için gölge arayan kişi;

 

Er geç bir gün istemeyerek de olsa; ıssız, tozlu ve karanlık bir yerin kuytusunda, yerin altında bir mezarda uzun uzun ikāmet edecektir.

 

Ey nefis! Ölüm gelmeden evvel, seni gayene ulaştıracak hazırlıklara giriş! Sen asla abes / gayesiz yaratılmadın.” )İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 230)

 

Bizleri kabir âleminden itibaren bekleyen sonsuz hayata mukābil, imtihan hayatına tahsis edilmiş şu ömrümüz pek kısadır. Mahşer yerinin sıkıntılarıyla karşılaşan insanın;

 

“–Dünyada ne kadar kaldınız?” diye sorulduğunda bütün ömrünü;

 

عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا

“–Bir akşam vakti veya kuşluk zamanı kadar…” diye tarif edeceği bildirilmiştir. (Bkz. en-Nâziât, 46)

 

Buna rağmen, dünya hayatının aldatıcı tesiri, şeytan ve nefsin hileleri neticesinde; pek çok insan, bu kısacık ömründe de, âhiret hazırlığını ihmâl eder, ileriki zamanlara tehir etme hatasına düşer.

 

Hâlbuki ömür; çektikçe ipin geldiği bir makaraya benzer ki, son nefes onun bitivermesidir ve hiç kimse için bu makaranın metrajı, yani ne gün biteceği belli değildir.

 

Nitekim, geçen sene üç aylarda aramızda bulunan nice kardeşimiz, ecel şerbetini içti ve bu üç ayları idrâk edemedi.

 

Geçen sene Ramazânşerîfi yeterince ihyâ edemeyen bazı kişiler, belki de;

 

“–Seneye kıymetini bilirim! Daha fazla ibâdet ederim, daha fazla infâk ederim.” dediler, fakat o mübârek ayın, ömürlerinin son Ramazân’ı olduğunu bilemediler.

 

Ömrün tamamında Ce­nâb-ı Hakk’a kulluk etmekle mükellefiz. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَق۪ينُ ۝٩٩

“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (elHicr, 99)

 

Lâkin;

 

Cenâb-ı Hak, kullarına sonsuz rahmetinin bir neticesi olarak, bazı zamanları husûsî bir imkân olarak diğer zamanlardan fazîletli kıldı ve her yıl;

 

•Ramazanlar,

 

•Berat ve Kadir Geceleri,

 

•Muharremler, Zilhicceler,

 

•Haram aylar.

 

lutfetti.

 

İLÂHÎ İKRAM

 

Bunların zirvesi; Fahr-i Kâinat –sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’e mahsus bir ikrâm olup, bin aydan daha hayırlı, 83 senelik ecre vesile olan Kadir Gecesi’dir.

 

İnsanlar ehemmiyet verdikleri mühim programlara, husûsî mülâkatlara çok önceden hazırlanırlar. Ticaret ehlinin fuar ve benzeri ehemmiyetli zamanları olur. Eğitim dünyasında final imtihanları vardır. Spor âleminde de belirli zamanlarda tekrar eden turnuva ve benzeri büyük karşılaşmalar olur. Bunlar için erkenden hazırlık kamplarına girilir. Orada sâir meşgalelerden uzak kalınır. İhtilâttan men kararı alınır ki; hedefe tam teksif olmak mümkün olsun, dikkati hiçbir şey dağıtmasın.

 

İşte büyük âhiret yolculuğuna da böyle hazırlık günleri lâzımdır. Kadir Gecesi’ne, onu bağrında taşıyan Ramazânşerîfe, erkenden hazırlanmak lâzımdır. Bu hikmetle Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in Receb ayı başlayınca şöyle duâ ettiği bildirilmiştir:

 

اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فيِ رَجَبٍ وَ شَعْبَانَ وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

Allâh’ım! Receb ve Şâban aylarını bize mübârek eyle ve bizi Ramazân’a ulaştır!” (Taberânî, Evsat, IV, 189; Beyhakî, Şuab, V, 348. Krş. Ahmed, I, 259)

 

Receb-i şerif, Kur’ân-ı Kerim’de tâzîm edilmesi emredilen haram aylardandır. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem; nâfile oruç tutacaklara, haram aylarda bolca tutmalarını tavsiye etmiştir.

 

Şâbân-ı şerif de Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in en fazla nâfile oruç tuttuğu aylardandır.

 

Bu mübârek aylar; kandil geceleriyle, ibâdet hayatımıza rûhâniyet tevzî ederler.

 

Muallâ bin Fadlrahmetullâhi aleyh- şöyle nakleder:

 

“Selef-i sâlihîn; Cenâb-ı Hakk’a, altı ay kendilerini Ramazân’a ulaştırması için duâ ederlerdi. Geri kalan altı ayda da idrâk ettikleri Ramazân’ı kabul buyurması için duâ ederlerdi.” (Kıvâmu’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 354)

 

Cenâb-ı Hak; Tebük Seferi’ne birtakım bahaneler ileri sürerek katılmayan, fakat «aslında katılmak istediklerine dair» birçok yalanlar söyleyen münafıklar hakkında şöyle buyurur:

 

“Eğer onlar (Allah yolunda harbe) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı…” (et-Tevbe, 46)

 

Âyetin işaretiyle anlarız ki;

 

Allah yolundaki faaliyetlere evvelden hazırlık lâzımdır.

 

İbn-i Kayyım –rahmetullâhi aleyh- der ki:

 

“Şu vaziyete düşmekten sakının:

 

•Bir vazifenin vakti gelir de, (aşk ve heyecan duymadığınız için) siz ona hazırlıksız yakalanırsınız.

 

•(Hazırlanmamanız) sebebiyle Cenâb-ı Hak sizi o vazifeyi hakkıyla yapamaz hâle getirir.” (Bedâiu‘l-Fevâid, III, 1129)

 

Gafil insanı, âhirete hazırlanmaktan alıkoyan husus, nefsânî arzularıdır, dünyanın fânî âlâyiş ve zevkleridir. Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurarak bu fânî lezzetlere aldanmamayı tembih etmiştir:

 

“Bütün lezzetleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” (Tirmizî, Zühd, 4)

 

Nefsânî arzulardan vazgeçmekte zorlananlara, mânevî kolaylıkların ancak birtakım zorluklara sabır ve tahammülden sonra tecellî edeceğini telkin etmelidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ ۝5

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ ۝6

“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (elİnşirâh, 5-6)

 

Müteâkip âyetlerde de, ham nefsin bezginliğine çare olarak; hayırlı faaliyetleri birbiri ardınca yapmak sûretiyle, âdetâ vazife değiştirerek tazelenme ve nefsi asla âtıl bırakmama yolu öğretilmiştir:

 

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ ۝7

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ ۝8

“Bir (hayırlı) işi bitirince, hemen başka bir (hayırlı) işe giriş! Hep Rabbine yönel!”
(elİnşirâh, 7-8)

 

Receb ve Şâban aylarının Ramazânşerîfe nasıl bir hazırlık olduğunu, Hak dostlarından ZünnûnMısrîrahmetullâhi aleyh- şöyle ifade eder:

 

Receb ekim-dikim, Şâban sulama ve Ramazan hasat mevsimleridir.

 

Herkes ektiğini biçer ve emeğinin karşılığını alır. Ekmeyi ihmâl eden, hasat günü pişman olur ve umutları suya düşerek kötü bir sonla karşılaşır.” (Abdülkādir Geylânî, Gunye, I, 326)

 

NASIL HAZIRLANMALI?

 

Kulluğun bütün ömre yayılması lâzım olduğuna göre; bu mübârek zamanları, sebât ile devam edilecek birer başlangıç vakti olarak değerlendirmek lâzımdır.

 

Hayatımızda, mâneviyâta zehir saçan menfîlikler varsa bunları terk etmek ve bir daha dönmemek üzere nasûh bir tevbede bulunmak îcâb eder.

 

Zamanımızın en büyük fitnesi; menfî televizyon, internet ve cep telefonu ekranlarıyla meşgul olarak israf edilen zamanlardır. Bilhassa bu ekranlardaki şeytânî vitrinlerin mâneviyat ve rûhâniyete zehir saçtığı herkesin mâlûmudur.

 

Ramazânşerîfe hazırlık için Kur’ân tilâveti, zikrullah ve benzeri gayretlerle vaktimizi tezyîn etmemiz elzemdir.

 

Seherlerin ihyâsında titizlik göstermeli; geceleri teheccüd, istiğfar, salât ü selâm, zikrullah ve tefekkürlerle nurlandırmaya ayrı bir ehemmiyet verilmelidir.

 

Kandil günleri, pazartesi-perşembe ve eyyâm-i bîyd (kamerî ayların 13-14 ve 15’inci günleri) oruçlar tutmak da, Ramazânşerîfe güzel bir hazırlık olacaktır.

 

Elbette bu oruçları; dil, göz, kulak ve kalbe de tutturmaya, yani Rabbimiz’in bu büyük nimetlerini, O’nun râzı olmayacağı şekilde kullanmamaya gayret etmemiz lâzımdır.

 

Çünkü hadîs-i şerifte buyurulur:

 

“Kim yalan sözü (yalanı, gıybet, dedikodu gibi günah sözleri) ve onunla ameli terk etmezse (bilsin ki) onun yiyip içmesini bırakmasına Hazret-i Allâh’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, Savm, 8, Edeb, 51)

 

Namazlarımızın her birini; son namazımız gibi bir huşû ile, Rasûlullah Efendimiz’in namazını kendimize mîzân ederek, kalp ve beden âhengiyle kılmaya gayret etmeliyiz.

 

Yani namazlarımızın seviyesini yükseltme gayretinde olmalıyız.

 

Kendimize soralım:

 

Cenâb-ı Hak’la mülâkat mâhiyetinde olan, fahşâ ve münkerden alıkoyan bir namaz kılabiliyor muyuz?

 

Beş vakit namazı camide cemaatle kılma îtiyâdını hâlen edinmemiş isek, mutlaka bu üç ayları buna bir başlangıç ittihâz edelim.

 

Cemaatle namaz öyle mühim ki;

 

Âmâ sahâbî Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm radıyallâhu anh sordu:

 

“– Rasûlâllah! Medine’nin zehirli haşereleri ve yırtıcı hayvanları çoktur. (Ben bu hayvanların zarar vermesinden korkarım, benim cemaate çıkmayıp evde namaz kılmama izin var mı?)”

 

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz cevâben şöyle buyurdu:

 

“–Hayye ale’s-salâh ve hayye ale’l-felâh’ı işitiyor musun? Öyleyse durma mescide gel!” (Ebû Dâvûd, Salât, 46/553)

 

Yine;

 

Medineli meşhur yedi fakih tâbiînden biri olan Saîd bin Müseyyeb rahmetullâhi aleyh-; bir gün camiye girdi, bir de baktı ki, cemaatle namazı kaçırmış, cemaat selâm vermiş. Pişmanlığın acısıyla;

 

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

 

“…Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allâh’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 156) dedi.

 

Âyet-i kerîmede; bu ifadenin, ölüm gibi bir musîbet başa geldiğinde söyleneceği bildirilir. Bu büyük âlim; bir tek vakit cemaati kaçırmayı, böylesine ağır bir âfet olarak addetmiştir.

 

Cömertlik ve merhamet, îmânın meyvesidir. Bu mübârek zamanlarda; ikrâm etmeye, sevdiklerimizden infâk etmeye başlamak lâzımdır.

 

Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği rızık ve malda bir mü’minin vazifesi;

 

Allâh’ın lutfettiği nimetleri riyâzat hâlinde kullanmak,

 

Kifâyet miktarına kanaat etmek ve

 

•İhtiyacından fazlasını infâk etmektir.

 

Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

“…Sana neyi infâk edeceklerini soruyorlar.

 

قُلِ الْعَفْوَ

De ki: «İhtiyaç fazlasını!»” (el-Bakara, 219)

 

A‘râf Sûresi’ndeki;

 

خُذِ الْعَفْوَ

tâlimâtının da;

 

“Af yolunu tut!..” mânâsının yanında;

 

“İhtiyaç fazlasını sadaka olarak al!” mânâsına da geldiği İbn-i Abbas –radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet edilmiştir. (Taberî, İbn-i Kesîr, el-A‘râf, 199)

 

Bilhassa ümmet-i Muhammed’in; işgal, iç savaş, kıtlık ve âfetlerle perişan olduğu zamanlarda, infâkın asgarî hudûdu olan zekâtla iktifâ etmek, imkân sahibi bir mü’mini mâlî mes’ûliyetlerinden kurtarmaz. Hadîs-i şerifte buyurulur:

 

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim, II, 15/2166)

 

Bugün gelişen seyahat imkânlarıyla; bilâd-ı Şam komşumuzdur, Filistin komşumuzdur, Sudan komşumuzdur. Asya ve Afrika’da bütün ümmet-i Muhammed komşumuzdur.

 

GÜZEL AHLÂK

 

Ramazânşerîfe hazırlık için umûmî bir kararımız da, ahlâkımızı güzelleştirmek olmalıdır.

 

Bâtınî haramlar olan;

 

Kibir ve enâniyet, tevâzu ve hiçlik ile bertaraf edilmelidir.

 

Cimrilik, cömertlik ile izâle edilmelidir.

 

Bencillik ve egoizm, îsâr ve diğergâmlık ile,

 

Kindarlık ve nefret, affedicilik ve hilm ile,

 

Haset, ilâhî taksime rızâ ile,

 

Zulüm, adâlet ve hakkāniyet ile,

 

Nankörlük, hamd ve şükür ile,

 

Şikâyet ve acelecilik, teennî ve sabır ile,

 

Gadir ve cefâ, merhamet ve vefâ ile,

 

Yalan ve hıyânet, sıdk ve emânet ile bertaraf edilmeli;

 

Ez-cümle;

 

Cemâlî sıfatlarla kalbî tezyîn ederek, Allah ile dostlukta ve kalben Cenâb-ı Hakk’ı tanımak yolunda, mesafe katedilmeye gayret edilmelidir.

 

Cenâb-ı Hak, kullarına yakın olduğunu bildiriyor ve kullarından da;

 

•O’nun davetine icâbet ederek,

 

•İhlâs ile tâat ve ibâdet ederek,

 

•Huşû dolu secdelere kapanarak,

 

•Ahlâklarını güzelleştirerek,

 

Dînine yardım etme, İslâm’ı yaşayıp yaşatma yolunda,

 

Fedâkârlıklar sergileyerek

 

Zâtına yaklaşmasını istiyor. Ganîmet bilmemiz gereken mübârek zamanları ikrâm etmesindeki rahmet sırrı da bu!..

 

Zira insanı, çok çetin ve muhâtaralarla dolu bir âhiret yolculuğu bekliyor. O sert ve abus günün korku ve hüznünden âzâde olabilecek yegâne zümre ise,

 

Allâh ile dostlukta mesafe alabilenler…

 

Bir başka ifadeyle;

 

•Nefis terbiyesinde muvaffak kılınıp;

 

رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

 

“Hayatın bütün med ve cezirlerinde, bolluk ve darlık günlerinde; kul Allah’tan râzı, Allah da kulundan da râzı” olduğu hâlde cennete davet edilenler…

 

Erişebilene ne mutlu!..

 

Âhirete hazırlığın ehemmiyetini idrâk etmemize yardımcı olacak bir husus da, Receb ayının 27’nci gecesinde gerçekleştiği bildirilen «İsrâ ve Mîrac Hâdisesi»dir.

 

ULVÎ YOLCULUKTAN MANZARALAR

 

Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya oradan da semâvâta, Sidre-i Müntehâ’ya kadar ulvî bir yolculuk gerçekleştirdi. Mâzî, hâl ve istikbâlin tek bir nokta hâline geldiği bu zaman üstü yolculukta; Fahr-i Kâinat sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, mahşer, cennet ve cehennemden de manzaralar gördü ve bunlardan bazılarını biz ümmetine ibret ve ders çıkarmamız için bildirdi.

 

Bu nebevî beyanlar, gönül gözüyle okuyanlara; âhiretin ne büyük bir hazırlık îcâb ettirdiğini, kulluk gayret ve fedâkârlıklarının ne kadar elzem olduğunu anlatmaktadır.

 

Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem buyurur:

 

Mîrâca çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan bir topluluğun yanından geçtim.

 

«–Ey Cebrâil! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

 

«–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır.» cevabını verdi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878)

 

Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem buyurur:

 

Mîrac gecesi; bir kısım insanlara uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Karınlarının içi yılanlarla doluydu ve bunlar dışarıdan görünüyordu.

 

Ben;

 

«–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?» diye sordum.

 

«–Bunlar fâiz yiyenlerdir!» cevabını verdi.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58)

 

Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, bu rivâyetlerde;

 

•Namazı terk edenlerin başlarının kayalarla parçalandığını,

 

Zinâkârların, kokuşmuş leşler yediklerini,

 

•Söylediklerini kendisi yapmayan hatiplerin, ateşten makaslarla dudaklarının veya dillerinin kesildiğini,

 

Zinâ eden ve çocuklarını katleden kadınların, göğüslerinden ve ayaklarından asıldıklarını bildirmiştir. (Bkz. Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/397-399; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/66-68; Taberî, XV, 18-19)

 

Rasûl-i Ekrem sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz ümmetine bu fecî sahneleri anlatmış, lâkin daha ötesi için de şöyle buyurmuştur:

 

“…Allâh’a yemin ederim ki benim bildiklerimi bilseydiniz; az gülerdiniz, çok ağlardınız… (Evlerinizden) sahrâlara dökülüp Allâh’a yüksek sesle yakarışta bulunurdunuz.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

 

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in âhirete hazırlığa teşvik sadedinde buyurduğu şu hadîs-i şerif de pek mühimdir:

 

DERECE DERECE PİŞMANLIK

 

Fahr-i Kâinat sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün ashâbına şöyle buyurdular:

 

“–Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.”

 

Sahâbe-i kiram;

 

“–Onun pişmanlığı nedir Rasûlâllah?” diye sordular.

 

Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:

 

“–Sâlih bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artırmamış olduğuna pişman olacaktır.

 

Kötülük eden bir kişi ise, o kötülükten vazgeçmemiş olduğuna pişman olacaktır.” (Tirmizî, Zühd, 59)

 

Sâlihlerin bile, daha fazla hazırlanmadığına pişman olacağı o güne, hazırlıksız gitmek ne büyük bir hüsrandır!..

 

Ne mutlu, bir kutlu mâneviyat baharı gibi her yıl iklimimize teşrif eden üç ayları, Ramazânşerîfi ve Kadir Gecesi’ni hakkıyla ihyâ edebilenlere ve onda nâil olduğu uhrevî hazırlık şuurunu ömürlerine yayabilenlere!..

 

Cenâb-ı Hak; mânevî ikram günlerini, ömür boyu kulluk seviyesine başlangıç kılabilenlerden eylesin. Sonsuz maddî ve mânevî ikramlarına karşı nankörlükten ve bîgânelikten muhafaza buyursun.

 

Âhirete hazırlık şuuruna ererek, ömür sermâyesini ve onda meknuz ikram günlerini ganîmet bilmiş ve onların feyzinden istifâde etmiş bahtiyar kullarından eylesin…

 

Âmîn!..