Ebediyete Yolculuk… HAKK’A KOŞUN!
M. Ali EŞMELİ seyri@seyri.com seyri@yuzaki.com

Hayat bir koşturmaca.
Herkes telâşla bir yere koşturuyor. Biri uçak kaçmasın diye koşuyor, biri oyun peşinde koşuyor, biri uyku peşinde koşuyor, biri rahat peşinde koşuyor, biri günah peşinde koşuyor, biri sevap peşinde. Kimi zulüm peşinde koşuyor, kimi karanlığa koşuyor, kimi azâba. Kimi nûra koşuyor, kimi hidâyet ve rahmete.
Dünya ve hayat;
Herkesi bir şekilde koşturuyor. Herkese bir sebepler yığını ve hiç bitmez bir bahaneler deposu veriyor, herkes kendi doğrusunun sarhoşu olarak koşup duruyor.
Oysa;
Hazret-i Âdem’den kıyâmete kadar insanlık tarihinde yegâne mukadder olan tek bir ilâhî gerçek var: Tüm kulların Allah’tan gelmiş olup sadece Allâh’a dönüyor olması.
Lâkin imtihan hayatında insanlar, gaflet sebebiyle türlü karakterlere bürünerek bu gerçeği unutuyorlar ve üç nefes kadar kısa bir fânîde sadece Allâh’a koşması gerekirken ne hazindir ki başka yönlere ve başka şeylere doğru koşuyorlar. Kendisine kedi karakterini seçenler, fare ve peynir peşinde bir ömür yaşıyor. Karakteri timsah kesilenler, zulüm makinası gibi işliyor. Yılan kesilenler; nesilleri zehirliyor, yürekleri dişliyor. Canavar kesilenler; kundakları bile parçalıyor, yuvaları târumâr ediyor. Çakal kesilenler; ticaretleri altüst ediyor, pazarları dağıtıyor. Vampir kesilenler; kan emiyor, damarları kurutuyor. Maymun kesilenler; oyun-oynaş sahneleri kuruyor, zıplayıp duruyor. Karga kesilenler, beyinleri tırmalıyor. Koşturmacalar tuhaflaşıyor, darmadağınık bir hâle ve alevlerden yana bir savrulmaya dönüşüyor. Ancak Hak bülbülü olanlar, hakikatleri ve cennet müjdelerini şakıyor sadece.
Bu yüzden yüce Allah;
Tüm zamanlarda bu yalan dünyayı her türlü çilelerle ve imtihanlarla doldurmakta. Çünkü bunlar, bir bakıma insanlığı sadece Allâh’a koşmaya mecbur bırakan gerçeklerdir. Nasıl ki bedenlerimiz için cankurtaran sancılar vardır, onlar sayesinde insan gerçek çarelere koşar ve sıhhat bulur. Aynı şekilde, ruhlarımız ve gönüllerimiz itibarıyla da bu hayat, cankurtaran sancılarla doludur, bunlar sayesinde de uyanan kimseler gerçek çarelere koşarlar ve sonsuz azaplardan kurtulmuş olurlar.
Yani;
Kulların ebedî yolculuklarının nerede noktalanacağının tescil mekânı olan şu gelgeç devran ve onun içindeki bütün harman, aslında şu iki büyük gerçeğe ayna:
•Ebedî helâk olanlar…
•Sonsuz kurtuluşa erenler…
Tüm helâk tabloları;
Onları görebilen ve hissedebilen gözler ve gönüller için ancak fark edebilen ruhları halâs edici dehşet dolu sancıların ibret levhaları. Hepsinde de âdeta ölümden daha acı, şu mânidar haykırış yankılanmakta:
‒Ey rastgele koşup duran insanlar!
•Durun!
•Sadece Allâh’a koşun!
‒Ey kaçıp duran şaşkınlar!
‒Uyanın!
‒Sadece Allâh’a kaçın!
Çünkü;
Cennetten düştüğümüz bu gurbet diyarından tekrar cennete dönmek için ancak Allâh’a koşup Allâh’a kaçanlar kurtuldular, fakat Allâh’a koşmayanlar, Allâh’a kaçmayanlar, eninde sonunda sadece helâk oldular, ancak hüsrana uğradılar, ebedî ziyan ettiler, ebedî azaplara ve dayanılmaz alevlere yuvarlandılar.
Yüce Allah ne buyuruyor:
“…
•Yeryüzünde;
•Tereddütsüz îmân ehli için
•Âyetler / ibretler var!
•Nefislerinizde de var!
‒Görmüyor musunuz?” (ez–Zâriyât, 20-21)
Görenler şâhit, yer-gök şâhit:
►Kahredici suçlara batan kavimlerin üzerlerine çamurdan taşlar yağdı. (Bkz. ez-Zâriyât, 32-3)
►Gazab-ı ilâhî, Firavun ve ordularını kavradığı gibi denize attı, hepsini boğdu. (Bkz. ez-Zâriyât, 40)
►Âd kavmini bir rüzgâr kasıp kavurdu, köklerini kesti. O rüzgâr; değdiği şeyin canını aldı, kül edip savurdu. (Bkz. ez-Zâriyât, 41-2)
►Rablerinin emrine karşı gelen Semûd kavmini de ansızın yıldırım çarptı. Öylece kalakaldılar. Güçsüz ve yardımcısız helâk oldular. (Bkz. ez-Zâriyât, 43-5)
►Fâsık bir toplum olan ve yüzlerce yıllık tebliğe rağmen isyanlarında inatçı kesilen Nuh kavmini de Allah helâk etti. (Bkz. ez-Zâriyât, 46)
►Lût kavmi de daldıkları azgınlık ve sapkınlıkları yüzünden yakalarını hiç bırakmayacak bir azap ile helâk oldu. (Bkz. el-Kamer, 38)
►Hazret-i İbrahim’e tuzak kuranlar da hüsrana uğradılar. (Bkz. el-Enbiyâ, 70)
►Bir zamanlar şen kahkahalarının ayyûka çıktığı kavimler, korkunç bir sesle helâk oldu. Onları helâk eden sadece korkunç bir sesti. Bir anda sönüp gittiler. (Bkz. Yâsîn, 29)
Onların acı gafletlerini ve acıklı âkıbetlerini, yüce Allah, tüm nesillere en uyandırıcı şekilde göstermekte:
“Ne yazık şu kullara!
•Kendilerine bir peygamber gelmeyegörsün,
•İlle de;
•Onunla alay etmeye kalkışıyorlardı.” (Yâsîn, 30)
“(Heyhât)
•Kendilerinden önce,
•Nice nesilleri helâk ettiğimizi,
•Onların,
•Artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?” (Yâsîn, 31)
“Biz, onlardan önce de,
•Nice nesilleri helâk ettik ki,
Onlar,
•Kendilerinden daha güçlü,
•Diyar diyar dolaşanlardı.
(Lâkin onlar, âdeta ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar.)
‒Kaçacak bir yer mi var? / (Allah’ın emânından başka) kurtuluş var mı?” (Kāf, 36)
Nankörlere yok, sâdıklara var.
Münafıklara yok, müttakîlere var.
Yalancılara yok, doğrulara var.
Kâfirlere yok, mü’minlere var.
Dünyayı tercih edenlere yok, âhireti seçenlere var.
Şeytana koşanlara yok, Allâh’a koşanlara var.
Zâlimlere yok, mazlumlara var.
İdrâk eden bahtiyar gönüller, âyet âyet yüce Allâh’ı dinlerler ve anlarlar:
“Yalan sözlerle Allâh’a iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan
•Daha zâlim kimdir?
Şüphe yok ki;
•Zâlimler kurtuluşa ermezler!
Unutma o günü ki:
•Onları hep birden toplayacağız;
Sonra da,
•Allah’a ortak koşanlara;
‒Nerede boş yere dâvâsını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz.
Sonunda,
Onların mâzeret ve manevraları;
‒Rabbimiz Allâh’a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik! demelerinden başka bir şey olmayacaktır.
‒Bak;
Kendi aleylerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?
Onların içinden;
Sen’i (Kur’ân okurken) dinleyenler de var.
Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik.
Onlar her türlü mûcizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar.
Hattâ tartışmak üzere Sana geldiklerinde inkâr edenler;
‒Bu (Kur’ân) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil! derler.
Onlar;
Hem insanları ondan (Kur’ân ve Peygamber’den) alıkoyarlar / yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar,
Hem de kendileri ondan uzaklaşırlar.
Oysa onlar farkında olmadan ancak kendilerini helâk ederler.
Onların,
Ateşin karşısında durdurulup da;
‒Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimiz’in âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen!..
‒Hayır!
•Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü.
Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir.
Zira onlar,
Gerçekten yalancıdırlar.
Allâh’ın huzûruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten ziyana uğramıştır.
Nihayet;
•Onlara kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca,
•Onlar, günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler ki:
‒Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize, vah bize!
Dikkat edin;
•Yüklendikleri şey / günah yükü, ne kötüdür!
(Burada iken onlar için)
•Dünya hayatı,
•Bir oyun ve
•Bir eğlenceden başka bir şey değil.
Fakat;
•Takvâlı yaşayanlar için ise,
•Âhiret yurdu,
•Daha hayırlı!
Hâlâ;
‒Akıl erdiremiyor musunuz?” (el–En‘âm, 21-32)
“Biz;
•Yeri,
•Göğü ve
•Arasındakileri
‒Oyun olsun diye yaratmadık.
Eğer;
•Bir eğlence edinmek isteseydik,
•Onu kendi katımızdan edinirdik.
•Yapacak olsaydık böyle yapardık.” (el–Enbiyâ, 16-17)
Bu hakikati anlayanlar, takvâya koşarlar; anlamayanlar ise gafletleri içinde mahvolurlar. Oyun-eğlence zannedilen bir dünya hayatı ile takvâlı yaşayış neticesinde kurtuluş âlemi olan âhiret yurdu arasında türlü imtihanlar, mücadeleler, kıskaçlar, çalkantılar ve buhranlar var. Sonunda gerçekleşen hüsran veya rahmeti, ebedî kaybediş veya yegâne kurtuluşu sebep ve sırlarıyla Cenâb-ı Hak bizâtihî Hazret-i Peygamber’in şahsında her mü’mine hem ifade ediyor, hem de bunun münkirlere karşı da bilhassa ifade edilmesini emrediyor:
“De ki:
‒Ben dînimde ihlâs ile ancak Allâh’a ibâdet ederim.
‒Siz de Allah’tan başka dilediğiniz şeylere ibâdet edin!
De ki:
‒Şüphesiz hüsrana uğrayanlar,
•Kıyâmet gününde
•Kendilerini ve
•Ailelerini hüsrana sokanlardır.
İyi bilin ki;
•Bu, apaçık hüsranın ta kendisidir.” (ez–Zümer, 14-15)
“Peygamberleri,
•Onlara apaçık bilgiler getirince,
•Onlar, kendilerinde bulunan (beşerî) bilgi ile
•Şımardılar (peygamberleri alaya aldılar).
(Heyhât)
•Alaya aldıkları şey,
•Kendilerini boğuverdi.
Azâbımızı gördükleri zaman dediler ki;
‒Yalnız Allâh’a inandık;
‒O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik!
Fakat;
•Azâbımızı gördükleri zaman inanmaları,
•Kendilerine fayda vermedi.
Bu,
•Allâh’ın kulları hakkında
•Evvelden beri hâkim olan kanunudur.
•İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” (el–Mü’min, 83-5)
(Ey Rasûlüm!)
“Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse mi (Sen’i üzmekte? Öyle kimseleri, ameli iyi olan, kötülüğü hiç istemeyen kimselerle bir tutma)!
Şüphesiz Allah (kulların îman ve yaşayıştaki hâllerine, tercih ve yönelişlerine göre),
•Dilediğini sapıklığa yöneltir,
•Dilediğini hidâyete erdirir.
(Ey Rasûlüm!)
•Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden
•Kendini helâk etme!
Şüphesiz ki Allah;
•Onların ne yaptıklarını hakkıyla biliyor.” (Fâtır, 8)
“(Ey Rasûlüm!)
•Sen bu sözü (Kur’ân’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini üzme)!
•Biz onları,
•Bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba / adım adım helâke yaklaştırıyoruz.
(Geçici bir süre)
•Onlara mühlet veriyorum.
•Şüphesiz Ben’im tuzağım çok sağlamdır.
Yoksa,
•Sen onlardan bir ücret istiyorsun da,
•Bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
Yahut,
•Gaybın bilgisi onların nezdinde de,
•Onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?” (el-Kalem, 44-7)
“(Ey Rasûlüm!)
•Emrimiz,
•Ancak bir tek emirdir.
•Göz kırpması gibidir. (Ânında gerçekleşir.)
(Azâba müstehak olanlara fermanım şu)
•Andolsun,
•Biz sizin gibileri hep helâk ettik.
•Var mı düşünüp öğüt alan? / İbret alan yok mu?” (el-Kamer, 50-1)
“(Vah size! Nice helâk edilenleri gördüğünüz hâlde)
•Gülüyorsunuz,
•Ağlamıyorsunuz!” (en–Necm, 60)
“Ve siz,
•Gaflet içinde oyalanmaktasınız!” (en–Necm, 61)
Bu yüzden kıyâmet günü çok dehşetli olacak.
“O gün…
İnsan;
‒Kaçacak yer neresi? diyecektir.
‒Hayır, hayır!
•(Kaçıp) sığınacak hiçbir yer yoktur!
O gün…
•Varıp durulacak yer,
•Sadece
•Rabbinin huzûrudur.” (el–Kıyâme, 10-2)
O hâlde;
Her meselede, her mücadelede, her zulümde, her âfette, her mahrumiyette, her güzellikte, her ferahlıkta, her iyi veya kötü şeyde, her müsbet veya menfî tüm hâllerde bir ömür riâyet edilecek yegâne emir:
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ
“O hâlde Allâh’a koşun / Allâh’a kaçın!” (ez–Zâriyât, 50) fermanıdır.
Fakat nasıl?
Bütün peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihler nasıl koştu ise, öyle. Onların hayatları, Allâh’a koşmanın yegâne örnekleri. Allâh’ın kabul ettiği, zaferlere ulaştırdığı ve nimetlerle donattığı güzîde şahsiyetler. Toplumların yaralarına çare olan mübârek gönüller onlar.
İnsanlık onlar gibi Allâh’a koşabilse, bugünkü bütün zulümler bertaraf olur. Gazze de kurtulur, diğer mazlum coğrafyalar da.
Onlar Allâh’a nasıl koştular?
Tertemiz bir îmanla koştular.
Tevhîd ile koştular.
Amel-i sâlihlerle koştular.
Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilerek koştular. Zor günleri göğüsleyerek koştular. Ömrün her devrini, gecesini ve gündüzünü, ânını ve tamamını, haftasını ve aylarını, mübârek vakitleri ve seneleri âdeta tesbih tesbih çekip fikir, zikir, şükür ve tilâvetlerle tezyin ederek Allâh’a koştular. Bütün dertlere ve çilelere varlıklarını ve kalplerini fedâ ederek koştular. Sadece Hakk’a adanarak, Hakk’a kurban olarak koştular.
Hâsılı;
Aşk ile, namazlarla, sadakalarla koştular. Yetimlerin ellerinden tutarak Allâh’a koştular. Gariplere gönül mutfağı olarak Allâh’a koştular. Hastaların iniltilerine derman olarak Allâh’a koştular. Ölenlerin ardınca vazifelerini yerine getirerek ve güzel insanların yerlerini doldurarak Allâh’a koştular. Nesilleri Kur’ân ile güzelleştirerek Allâh’a koştular. Ezan ezan, bayrak bayrak Allâh’a koştular.
Tüm şerlere, kötülüklere, fitnelere, fesatlara, şeytanlara, sapkınlıklara ve zulümlere lâ çekerek Allâh’a koştular. Tüm hayırlara, güzelliklere, ıslahlara, doğruluklara, rahmetlere, merhametlere, hidâyetlere, adâletlere ve fazîletlere illâ diyerek Allâh’a koştular.
Ömür defterlerini;
Her nefes daha çok hayır-hasenat ile, ecir ve sevaplarla doldura doldura Allâh’a koştular.
Allâh’a ermek için,
O’nun rızâsını ve sevdasını kazanmak için Allâh’a koştular.
Müttakî oldular.
Mükemmel oldular.
Mübârek oldular.
Müstesnâ oldular.
Muhteşem oldular.
Makbul oldular.
Matlûb oldular.
Mes’ûd oldular.
Çünkü;
Mazhar oldular.
Ne mutlu!
Yâ Rab,
Nasîb et,
Âmîn…