ANLAT! (TELL ME!)

Dr. Halis Ç. DEMİRCAN cetindemircan2@hotmail.com.tr

 

Bana Eyüp Dayı, ona da Beşiktaş Yahya Efendi Camii’nin imamı Ali Efendi anlatmıştı.

 

Ali Efendi; her gün olduğu gibi çarşıda işlerini halledip camiye dönerken, son günlerde, Yahya Efendi Türbesi’ne çıkan yokuşun başında çömelmiş, başını iki elinin arasına almış bir gence rast geliyormuş. Önceleri çok önemsememiş; ama aynı yerde birkaç gün üst üste görünce ve genci kendi kendine konuştuğunu fark edince; dikkatini celbetmeye başlamış. Bir gün dayanamayıp gencin yanına gitmiş. Görünüşü ve kılık kıyafeti farklı olduğu için sormuş:

 

“–Evlâdım, yabancı mısın, Türkçe biliyor musun?”

 

Delikanlı;

 

“–Yabancıyım ama Türkçe biliyorum.” demiş kırık Türkçesiyle.

 

“–Derdin nedir evlâdım, ne yaparsın burada?”

 

“–Derdimi anlatıyorum efendim.”

 

“–Derdin nedir, kime anlatıyorsun oğlum?”

 

“–Ben öğrenciyim efendim, ailemden uzakta çok zorlanıyorum, içim daralıyor, sıkılıyorum, arkadaşlarım da bana yeterince destek olamıyorlar, kendimi çok yalnız ve çaresiz hissediyorum, dertlerimi anlatacak kimse bulamıyorum.”

 

“–Peki, burada ne yapıyorsun?”

 

“–Benim okulum bu yolun üzerinde. Dolayısıyla okula gelip giderken, buradan yürüyerek geçiyorum, işte tam buradan geçerken, uzaklardan bir ses kulağıma geldi.”

 

“–Nasıl bir ses?”

 

«–Anlat! (Tell me!)» diyordu bir ses, birkaç kez denedim, tam buradan geçerken o sesi duyuyordum. Ben de burada oturup anlatmaya başladım. Hakikaten de bu bana çok iyi geldi. Bu sebeple şimdi buraya gelip anlatıp rahatlıyorum.”

 

“–Mesele anlaşıldı evlâdım; ancak bu böyle olmaz, sen gel bakalım benimle!” demiş ve o genci alıp yukarı türbeye çıkarmış.

 

“–Dindar biri misin evlâdım?”

 

“–Pek değilim efendim…”

 

Müslüman olmadığı için ve türbeye caminin içerisinden geçildiği için, genç içeri girememiş. Ancak Ali Efendi ona bir sandalye ayarlamış ve dışarıdan türbenin penceresine yakın bir yer göstermiş, genç orada oturmaya başlamış.

 

Birkaç ay bu böyle sürmüş; öğrenci genç, okulundan artakalan zamanlarda, camiye gelip türbenin önündeki pencerenin yanında oturup kendi fikrince meditasyon yapıyor, derdini anlatıyor, rahatlıyormuş.

 

Ancak bir süre sonra bunun meditasyon olmadığını anlamış, içini yakan hasret ve özlemle içeri girmeyi ister olmuş ve bunu Ali Efendi’ye söylemiş.

 

Ali Efendi;

 

“–Müslüman olmaya hazır mısın evlâdım?” demiş.

 

Yabancı genç;

 

“–Hazırım efendim, içeri girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.” demiş.

 

İmam Efendi gerekenleri yapmış ve yabancı genç müslüman olarak camiye girmiş. İlk olarak henüz bilmediği için, camide kıbleye dönüp secde ederek şükretmiş ve caminin içine bakan türbe penceresinden, içeriyi hayranlıkla seyretmeye başlamış, artık ona daha yakınmış.

 

Günler ayları kovalamış, yaklaşık bir yıl geçmiş. Yabancı genç artık, Müslümanlığın gereklerini tamamen öğrenmiş ve âdeta bir türbedar gibi türbeyle ilgilenmeye başlamış,

 

Sahanlıktaki peşkiri değiştiriyor, ibrikteki suyu dolduruyor, takunyaları düzeltiyor, bütün türbeyi temizliyormuş.

 

Okulu da bittiği için artık bütün vaktini türbede geçiriyor, Ali Efendi’nin ihtiyaçları için çarşıya gidip, ona yardımcı oluyormuş. Kendisi de cami cemaatinin yardımlarıyla geçiniyormuş.

 

Zaman zaman Ali Efendi ona soracak olduğunda; burada çok mutlu olduğunu, içinin huzur bulduğunu söylüyormuş.

 

Bir süre sonra türbeye annesiyle gelen bir hanım kıza tâlip olmuş. Ali Efendi’nin de yardımlarıyla; bu hanım kızla baş göz edilmiş, bir süre sonra çocukları da olmuş ve caminin yakınında bir eve taşınmışlar, ama türbedarlığı hiç bırakmamış.

 

Ali Efendi’nin başka bir camiye tayin olmasıyla bağlantıları kopmuş.

 

Eyüp Dayı;

 

“–İşte böyle evlâdım. Erenlerin böyle irşat yolları da vardır.” dedi ve bitirdi.

 

“Ey kullarını irşâd edip kurtuluş ve hidâyet yollarını onlara gösteren Reşîd Allâh’ım! Beni irşâd edip kendi yoluna ilet.” (Abdülkādir Geylânîkuddise sirruhû-)

 

___________________________

* Yahya Efendi Hazretleri’nin torunu, Aziz İbrahim Efendi anlatıyor:

“Dedemin yanında oturmuştum. Bir beyit okudu. Sözünü tamamladığında kapı çalındı. Bana;

«–Kapıyı çalan kimdir, bir bak!» buyurdu. Ben de gidip kapıyı açtım. Kapıda Hintli birisi duruyordu. Ona;

«–Kimsin ve ne istiyorsun? Çaldığın bu kapıdan istediğin nedir?» dedim. Sonra geri dönüp dedeme;

«–Dedeciğim, birisi sizinle kapıda görüşmek istiyor.» diye haber verdim.

O da bana;

«–Onu içeriye davet et, sohbet etmek istiyoruz.» dedi.

Derhâl gidip kapıyı açtım ve ona;

«–Dedem sizi istiyor.» dedim.

O zât, eşyası ile birlikte içeriye girdi. Selâm verdi ve dedemin elini öptü. Koynundan bir mektup çıkarıp verdi. Sonra da;

«–Ben senin için Hindistan’dan geldim. Sizi sevenler bizi bilir. Bu hediyeleri size gönderdiler.» dedi.

Dedem tebessüm edip, o zâtı misafir etti ve bir müddet sonra geri gönderdi.”