ÂB-I HAYAT

Melek E. AKTEMUR aktemurmelek@gmail.com

 

 

Kadîm bilgidir:

 

Dünya şu dört unsurla kaimdir: Su, ateş, toprak ve hava.

 

Bu dört temel elementsiz, bir hayatın olması düşünülemez.

 

Su; dünyada bol miktarda bulunan, kokusuz ve tatsız bir birleşiktir. Genellikle renksiz olarak tanımlanmasına rağmen; su kütlesinin derinliği arttıkça, mavi renk belirginleşir. Su molekülleri ışıkla etkileştiğinde, ışık tayfının görünür bölgesindeki kırmızı dalga boyunda (~100nm) ışınları soğurur. Suyun mavi tonlarda olmasının sebebi budur. Su, iki hidrojen bir oksijen atomundan meydana gelir. Yanıcı bir madde değildir ve ateş söndürücü olarak kullanılır. Suyun birleşiminde bulunan oksijen yakıcı, hidrojen ise yanıcı bir gazdır. Oksijen ve hidrojenin birleşimi, söndürücü olan suyu oluşturur.

 

Su, yeryüzündeki her canlı için hayâtî bir önemi hâizdir. Tarih boyunca birçok medeniyet, su kenarlarında kurulmuştur. Su için kavgalar hattâ savaşlar olmuştur. Bu durum günümüzde de devam etmektedir.

 

Su; Türk edebiyatında, türkü, şiir, hikâye ve romanların yazılmasında ilham kaynağı olmuştur. Çünkü su bizim için azizdir. Kültürümüzde suyla ilgili pek çok veciz sözlere rastlamak mümkündür. Biz bir bardak su verene; “Su gibi aziz ol.” deriz. Bir genç için; “Su gibi mâşâallah.” deriz. Millet olarak suya derin anlamlar yüklemiş, sağlık alanında su sesiyle hastalara şifâ aramış ve başarılı olmuşuz. Bunun en güzel örneğini; Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış Edirne’de bulunan Sultan II. Bâyezid külliyesi sağlık müzesinde görüyoruz.

 

Su ile şifâ bulmak günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Zira, insan vücudunun % 70’ini su oluşturur. Dolayısıyla aç yaşanabilir, fakat susuz yaşamak mümkün değildir.

 

Su; aynı zamanda insana rûhen de iyi gelir, rahatlık ve dinginlik verir. Günün yorgunluğunu üzerimizden atmak için kısa bir duş almak, beden ve zihnin rahatlamasına vesile olur. Bir dere kenarında su sesiyle tabiatı dinlemek, tefekküre yol açar. Tefekkür ise şükre, duâya götürür insanı. Varlığına anlam yükleme ve Yaratan’a yönelmesine kapı aralar belki de.

 

Türk kültür tarihinde, suyun ayrı bir önemi ve yeri vardır. Ecdâdımızın su dağıtımı için yaptığı çeşme ve sebiller, birer sanat şâheseri olarak hâlâ vazifelerini yerine getirmektedirler. Sanattan bahsetmişken, dünya kültür mîrâsına kazandırılan; «ebrû sanatı» su yüzüne damlatılan boyalarla yapılan hoş bir Türk-İslâm sanatıdır. Ebrû, derinliği ve bıraktığı izler açısından asırlardır değerini korumuştur.

 

İnsan hayatında taşıma işlemi, tarihin ilk yıllarında hayvan ve su gücüyle yapılmıştır. Su üzerindeki taşımacılık; ilk olarak basit sallarla yapılırken, sonraları gemilerin yapımıyla suyun, dolayısıyla liman kentlerinin rolü büyümüştür. Tarih boyunca, liman kentlerine sahip olmak için büyük savaşlar yapılmıştır. Bunun en açık misâli ise İstanbul’un fethidir. Liman kentlerine sahip olmak için, günümüz dünyasında da ciddî siyâsî entrikalar dönmektedir.

 

21. asır dünyasında elektriğin önemi çok büyüktür. Büyükşehirlerde elektrik kesintisi hayatı âdeta felce uğratır. Elektrik enerjisi ise büyük ölçüde barajlardan elde edilmektedir.

 

Dünyanın karşı karşıya kaldığı küresel iklim değişikliği ve sera etkilerinin atmosfere verdiği zararın en önemli çözümü, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Elektrik santralleri, yenilenebilir enerji kaynakları olarak bilinen çevre dostu enerjilerin başında gelmektedir. Ülkemizde elektriğin % 22’si bu kaynaklardan üretilmektedir.

 

Tabiî kaynaklı yakıt olan petrolün tükenme sürecine girmesi ve çevreye verdiği olumsuz etkilerinden dolayı, dünya yeni bir yakıta ihtiyaç duymaktadır.

 

Su; taşıdığı iki hidrojen molekülü sayesinde, en önemli alternatif yakıt kaynağı olarak görülmektedir. Hidrojenin sudan elde edilmesiyle, sınırsız ve çevre dostu bir enerjiye sahip olunacaktır. Dünyada birçok otomobil firması, hidrojen ile çalışan otomobil üretme yolunda çalışmalara başlamıştır.

 

Temiz enerji kaynaklarına olan büyük ihtiyaçtan dolayı; bu tür, bilim adamları tarafından hidrojen çağı olarak adlandırılmaya başlamıştır. Su ile kurulan medeniyetler, yine su ile devam edecektir.

 

Tasavvufta mârifet kapısının sembolü sudur. Mârifet yoluna girenlerin, su gibi arı duru olması gerekir. Suyun Allâh’ı zikrettiği ve bundan dolayı mübârek olduğunu Yûnus Emre’nin şu mısralarında görüyoruz:

 

Şol cennetin ırmakları, akar Allah deyû deyû.

Çıkmış İslâm bülbülleri, öter Allah deyû deyû.

 

Şairlerin atası Fuzûlî’nin Peygamber Efendimiz’e duyduğu sevgisini dile getirdiği Su Kasîdesi’nde; Efendimiz ve su arasında sıkça benzetme yapılır:

 

Habîballah, Hayre’l-beşer müştâkunam,

Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâre su.

 

Sen’sen ol bahrkerâmet kim şeb-i Mi‘râc’da,

Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su.

 

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl,

Bâşını daşdan daşâ urup gezer âvâre su.

 

Su; Efendimiz’in mübârek ayaklarının bastığı toprağa ulaşmak için, dağları, ovaları aşk ve vecd ile başını taştan taşa vurarak deli dîvâne akar durur. Kendini Efendimiz’in yoluna atmak sûretiyle, yaratılışının gereğini yerine getirmeye çalışan su ile; Efendimiz’in yolunda, aşk ve muhabbetle yürümesi gereken mü’min arasında benzetme işareti vardır. Dolayısıyla mü’min gönlü; su gibi temiz, su gibi berrak olmalıdır.

 

Üstad Necip Fazıl, Sakarya şiirinde şöyle seslenir:

 

İnsan bu, su misâli kıvrım kıvrım akar ya,

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

 

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak,

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

 

Her şey akar; su, tarih, yıldız, insan ve fikir,

Oluklar çift, birinden nûr akar birinden kir.

 

İnsanoğlunun mayası birdir, her insan bir damla sudan yaratılmadı mı? İçinde yaşadığımız dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Su ile insan arasında güçlü bir bağ vardır. Su da insan gibidir, bazen coşkun akar sel olur. Bazen durgunlaşır, göl olur. Yücelerden kıvrım kıvrım akarken, geçtiği yerlere rahmet olur, bereket olur. Vahdette, denizle birleşip yok olur.

 

Su, tevâzu ve cömertliğin sembolüdür. Toprağa can veren su, azizdir. İslâm inancında mü’minlerin duâsı, Peygamber Efendimiz ile Havz-ı Kevser başında buluşmaktır.

 

Peygamber Efendimiz, mülkiyeti bir yahudiye ait olan Rûme kuyusunu satın alıp vakfedene cennet va‘dedildiğini buyurmustur. Rûme kuyusunu satın alıp vakfeden Hazret-i Osman –radıyallâhu anh; kuyu açtıran, çeşme ve sebil yaptıran, vakfeden müslümanların öncüsüdür. Ecdâdımız, bu konuda oldukça hassas davranmış, su yolları, sebiller ve çeşmeler yaptırmıştır.

 

Su bir şifâ kaynağıdır. Yerin derinliklerinden sıcak olarak yeryüzüne çıkması ve bazı hastalıklara şifâ kaynağı olması da ayrı bir lütuftur. Osmanlı döneminde, psikolojik rahatsızlıkların su sesi ile tedavi edildiğini biliyoruz. Bundan dolayıdır ki; su ile şifâyâb olmak isteyenler, suyun ses ve tınısından mülhem Uşşak ve Hüseynî makamı ile tedavi olmalıdır. Su ve mûsıkî, rûhu ve gönlü diri tutar ve tedavi hâsıl olurdu.

 

Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullahsallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz şöyle buyurdu:

 

“İnsan ölünce amel defteri kapanır.

 

Üç kimse bundan müstesnâdır:

 

•Sadaka-i câriye (kesintisiz sadaka),

 

•Faydalanılan ilim (bilgi, hikmet),

 

Duâ eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet, 14. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Vasâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36; Nesâî, Vasâyâ, 8)

 

Bu hadîs-i şerîfe göre, dünya hayatını anlamlı kılan değerlerin başında sadaka-i câriye gelmektedir. Sadaka-ı câriye; kesintisiz iyilik ve güzellik, cami, mescid, köprü, çeşme, su kanalı, aşevi ve hastahâne gibi faaliyet alanlarıdır.

 

Ecdat bu hadîs-i şerif mûcibince, insanların kullanımı için suyu ulaştırma konusunda gayret etmişlerdir. Osmanlı’da su kültürünün izlerini, her yerde görmek mümkündür.

 

Halîfe Harun Reşid’in hanımı, kendi adıyla anılan su yoluyla Mekke-i Mükerreme’ye su getirtir. Bu hizmet için büyük meblâğ sarf eder. Bu hizmetten, Mekke halkı ve hacılar istifade eder. Zamanla tahrip olan Ayn-i Zübeyde su yolu, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından tamir ettirilir. Osmanlı’da sultanlar, vâlide sultanlar, sadrazamlar ve imkân sahibi herkes; suyu insanlara ulaştırma konusunda ellerinden geleni yapma gayretinde olmuşlardır.

 

Suyu ulaştırmanın ana gayesi, Hakk’ın rızâsını kazanmak ve insanlığa hizmettir. Bunu yaparken kullanılan unsurlara; inceliğin, zarâfet ve sanatın katılması ise, hayatın ne denli şuurlu yaşandığının göstergesidir.

 

Konuyu şu çağrıyla noktalamak istiyorum:

 

Sürdürülebilir hayat için, lütfen suyumuzu israf etmeyelim!