Şer‘î Kaidelerle Tasavvuf -58- ZÂHİRDE HÜKÜM BÂTINDA TEVAKKUF

Dr. Ahmet Hamdi YILDIRIM

 

(Şâzelî meşâyıhından Ahmed Zerrûk [v. 899/1494] Hazretleri’nin; tasavvufu, usûl ve fıkıh kaideleriyle anlattığı Kavâidü’t-Tasavvuf ve Şevâhidü’t-Taarruf adlı eserinin tercüme ve şerhine devam ediyoruz.)

 

SUÇ ve SÛFÎ

Müellifimiz; önceki kaidelerde ifade ettiği, salâhı bilinen bir kişide şer‘î bir suçun görünmesi meselesine devam ediyor ve ilâve açıklamalar getiriyor:

 

Seksen Dördüncü Kaide:

 

“Meziyeti bilmek; yani meziyetle ilgili ilmin hakikatine sahip olmak, (o meziyete hakikaten sahip olan kişiyi tanımak) hak taayyün ettiğinde sükût etmeyi mubah kılmaz.”

 

Yani; “Filân zâtı tanıyoruz. Kıymetli bir insan. Ne söylerse söylesin, onun hakkında menfî bir değerlendirme yapmayız!” dememek gerekir. Hak ortaya çıkmışsa, hakkı söylemek lâzımdır.

 

“Ancak fâilin bu fiili işlerken içinde bulunduğu hâli şüphesiz bir şekilde bilme durumunda, işte o zaman sükût edilir.”

 

Cezbe, cinnet, iğlâk (aşırı öfke) ve sayıklama gibi durumlarda; bir insanın ağzından, hezeyan gibi, şatahat gibi, kontrolsüz sözler çıkabilir. Böyle bir insan; normalde yapmadığı, yapmayacağı davranışlar sergileyebilir.

 

(Böyle bir söz veya davranışa karşı) bir yadırgama, bir reddediş vâkî olduğunda, bu ikisi için de yaralayıcı olmaz. Çünkü ikisi de Allâh’ın kendisine öğrettiği bir ilim üzeredir. Tıpkı Hazret-i Hızır’ın Musa –aleyhimesselâm-’a işin başında söylediği gibi…”

 

Yani bir kişi cezbe hâlinde, zâhiri itibarıyla problemli bir söz söyledi. Bir zât da bunu söylemenin yanlış olduğunu söyledi, bunu reddetti. Bu hâl; ikisinin de fazîletine, meziyetine zarar vermez. Seksen ikinci kaidede, Müellifimiz; bu durumu «bilerek yapan» ve «bilerek reddeden» maddeleri ile, Hazret-i Musa ve Hazret-i Hızır üzerinden misallendirmişti. Burada Hızır –aleyhisselâm-’ın sözünü de şâhit getirdi. Buhârî ve Müslim’de nakledilen rivâyette, Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– ikisi arasındaki konuşmayı şöyle bildirmiştir:

 

Musa –aleyhisselâm-; kendisine vahiy ile işaret edilen zâtı, bir kayanın üstünde hırkasına bürünmüş olarak buldu ve selâm verdi:

 

“–Ben Musa’yım!” dedi.

 

Hızır –aleyhisselâm– da cevaben;

 

“–Demek Benî İsrail peygamberi olan Musa sensin!” dedi.

 

Musa –aleyhisselâm-;

 

“–Bana Allah tarafından bildirilen, insanların en âlimi sen misin?” diye sordu.

 

Hızır –aleyhisselâm– cevaben;

 

“– Musa! Allah bana bir ilim vermiştir, o sende yoktur. Sana da bir ilim vermiştir, o da bende yoktur.” dedi.1

 

Biz de Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri’ni, bazı sözleri sebebiyle; Mevkıfu’l-Akl gibi eserlerinde ağır bir şekilde tenkit eden Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’yi misal vermiştik. İki İslâm âlimi de kendi mecrâsında haklı…

 

Mustafa Sabri Efendi, Muhyiddin İbn-i Arabî’nin bu sözlerini ve bu sözleri söylerken içinde bulunduğu ahvâli bilmektedir. Lâkin avâmı ve avâmın îmânını korumak için bu tenkitleri yapmaktadır.

 

“Üçüncü kişinin sükût etmesi en uygun davranıştır. Çünkü hüküm başkasına aittir. Şayet; onun konuya dâhil olmasını gerektiren, bir haddin tatbik edilmesi ve benzeri gibi bir durum yoksa.”

 

Konuya dâhil olmayı gerektiren durum, o âlimin kadılık gibi bir vazifesi vardır ve şahsın dosyası da onun önüne gelmiştir. O zaman sükût edemez. Orada şerîatın gereğini yapması gerekir. Önceki maddede ifade edildiği üzere.

 

“Çünkü ondan sâdır olan hâdisenin te’vil edilmesi mümkündür. Öyle ki, (baştan yanlış görünen) o iş, işin sonunda ortaya çıkacak bir sebepten dolayı mubah olabilir.”

 

Yine bu hususa en güzel misal, Hızır kıssasıdır. Kıssanın sonunda; Hazret-i Hızır, zâhiren kötü ve mânâsız görünen davranışlarının Allâh’ın emriyle olduğunu bildirip, birer birer hikmetlerini anlatmıştır.

 

İbn-i Arabî Hazretleri’nin; eşyanın aslında mevcut olmadığına, sadece denizin dalgaları gibi var göründüğüne, esâsen Allah’tan başka bir varlık bulunmadığına dair sözleri de, günümüzde yavaş yavaş gelişen kuantum fiziğinin söylediklerine bazı zâviyelerden mutâbık düşüyor. Yani keşf ve ilham ile söylenen ve zâhire aykırı görünen bazı ifadeler çok sonra yeni gelişmelerle anlaşılabiliyor.

 

“Bir kişi; hiçbir şekilde mubah sayılamayacak bir iş yaparsa, yaptığı te’vil edilmez, ancak isyankârlık ve fâsıklık olarak görülür.

 

Hiçbir şekilde mubah olmayacak fiil; muayyen bir kişiyle livata veya zinâ etmek, şarap içme müptelâsı olmak ve benzeri günahlardır.

 

Cana kıyma ve bir malı alma gibi fiiller ise, şartı meydana geldiğinde mubah olabilecek şeylerdir.”

 

Bir kişi, kendi nikâhlı hanımıyla beraber olmuş da dışarıdan yanlış anlaşılmış olabilir. O sebeple, muayyen bir kadınla diye tasrih etti.

 

Cana kıyma; bir kişiyi öldürme fiilinin, nefsi müdafaa, bu fiilin bir harp sahasında yapılması, bu fiilin, zaten ölüm cezasına çarptırılmış bir kişiye karşı işlenmesi gibi hususî durumları fıkıhta yer almaktadır. Yani şartlarının vukûu hâlinde te’vil edilebilir bir yönü olabilir.

 

Hazret-i Musa’nın kavga ayırırken bir şahsın vefâtına sebebiyet vermesi2 gibi, hatâen öldürme olabilir. Bu; onun ismet sıfatına da, ileride peygamberlikle vazifelendirilmesine de mâni olmamıştır.3

 

Kendisine ait olmayan bir malı almak da, belirli şartların husûlünde mubah olabilir. Kişi kendisine ait malı geri almakta olabilir. İhkāk-ı hak denilen bir davranış olabilir.

 

“Böyle ihtimalli durumlarda, bâtınen tevakkuf ederiz.”

 

Yani meselâ; “Bu sâlih zâtın, kendisine ait olmayan bu malı almasında bir hikmet vardır.” diyerek yargıda bulunmakta acele etmez, bekleriz.

 

“Fakat (bu cinâyet veya mal alma gibi bir suç) sağlam bir şekilde taayyün ettiğinde, zâhirî hükmü vermekte tevakkuf etmez, beklemeyiz.”

 

Yani hırsızlık yaptığı, gerekli şer‘î delillerle ortaya çıkmışsa; “Bu kişi sâlihtir, derviştir.” vs. düşüncelerle, el kesme cezasını uygulamaktan içtinâb etmeyiz.

 

Sağlam şekilde taayyün, fıkıhta bir had cezasının uygulanması için gereken şartlardır. Her had cezasının kendisine mahsus ayrı şartları vardır.

 

Dünyada âsâyişin sağlanması için, zâhirle hükmetmek mecburiyeti vardır. Zira hukukî meselelerde; aksi bir durum söz konusu olduğunda, insanların kendi beyanlarına itimat edemeyiz. Fakat iç dünyalarındaki hakikati de tespit etmemiz mümkün değildir. Öyleyse; “Biz zâhirle hükmederiz. Sırları, gizli yönleri ise Allah bilir.” deyip devam etmek mecburiyeti vardır.

 

Zâhiren had cezası uygulasak dahî, bâtınen o kişinin durumunun te’villik bir durum olma ihtimalini muhafaza edebiliriz.

 

Önceki maddelerle beraber değerlendirdiğimizde bu kaidenin hulâsası şudur:

 

Günah işlemek potansiyeli insanda vardır; asıl olan günahı sahiplenip kibirlenmemek, reklâmını yapmamak, tövbe ve istiğfarla temizlenmektir. Diğerlerine de düşen, mü’min kardeşinin meziyetlerini silip atmamaktır. Bir günah sebebiyle; îmânı, velâyeti tamamen yok saymak doğru değildir. Israr ve alışkanlık hâline gelirse, günahla tanınırsa, o zaman fısk hükmü doğar. Yoksa ârızî hatalar velâyet nûrunu tamamen söndürmez.

 

Müteâkip kaide, tevakkuf etmek hususunu derinleştirecek:

 

TEVAKKUF…
NEREDE ve NASIL?

Seksen Beşinci Kaide:

 

“Karışıklığın ve kapalılığın olduğu yerde, tevakkuf etmek övülmüştür.

 

Hayır veya şer olduğunun tebeyyün ettiği, ortaya çıktığı meselelerde de tevakkuf etmek zemmedilmiş, kötülenmiştir.”

 

Tevakkuf; bir hüküm bildirmeden, makbul veya merdut demeden, câiz veya câiz değil demeden beklemektir, durmaktır. Açık, net bir durumda tevakkuf söz konusu değildir.

 

Meselâ Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri, ulemânın hakkında ihtilâf ettiği bir zât olmuştur. Kimisi ona; «Şeyhu’l-ekber / en büyük şeyh» derken, kimisi «şeyhu’l-ekfer / en kâfir şeyh» demiş. Demek ki; bir karışıklık var, bir netlik yok. Biz tevakkuf edersek, aceleyle bir hüküm vermezsek, övülmüş bir iş yapmış oluruz.

 

Ama fısk u fücûru, dalâleti apaçık bir kişi var. Onun hakkında kanaatte bulunmaktan kaçınıp; “İyi de diyemem, kötü de diyemem…” şeklinde kaçamak ifadelerde bulunmak da kınanacak bir davranıştır. Çünkü insanları şerrinden korumak için; bid‘atçı, dalâlet ehli kişileri afişe etmek lâzımdır.

 

Maalesef; hayırlı bir zât olduğu hâlde siyaseten sevilmeyen, yahut şerli olduğu hâlde, şöhret bulduğu veya nüfuzlu olduğu için yerilmekten çekinilen kişiler hakkında böyle durumlar yaşanabilmektedir. Hâlbuki hakkın hatırı âlîdir.

 

“Tasavvuf yolunun esası, aksi veya karşı bir görüş zuhûr etse de eğer hüsn-i zan etmeyi gerektiren bir durum varsa hüsn-i zannı tercih etmektir. Hattâ İbn-i Fûrek
(v. 406/1015) der ki:

 

«Şüpheyle bin kâfiri İslâm’a dâhil saymakta hata etmek (kabul edilebilir de), bir mü’mini kendisinde görülen bir şüpheyle İslâm’dan çıkarmakta hata etmek (kabul edilemez! Birincisi ikincisinden evlâdır.)»”

 

Eş‘arî kelâmcısı olan İbn-i Fûrekrahmetullâhi aleyh-’in sözüne benzer, müslümanlar hakkında hüsn-i zanna teşvik eden bir başka söz de şöyledir:

 

İmâm-ı Mâlik der ki:

 

“Bir kimse hakkında doksan dokuz küfrüne, bir de îmânına delâlet eden işaret olsa; müslümana hüsn-i zannımdan dolayı, onun îmânına hamlederim.”4

Bu anlayışın temelinde şu hadîs-i şerif vardır:

 

“Müslümanları cezalandırmaktan elinizden geldiğince kaçının; bir çaresini bulup onu serbest bırakabiliyorsanız, bunu da yapın. Devlet başkanının affetmekte yanılması, ceza vermekte yanılmasından daha hayırlıdır.”5

 

Zâhidü’l-Kevserîrahmetullâhi aleyh- ise, bu sözün yanlış anlaşılmaması için îkaz etmiştir:

 

Bir kişinin küfrüne tek bir sarih lafız yeter. Fakat bazı sözler vardır ki; bazı âlimlere göre küfre delil iken, diğer âlimlere göre değildir. Böyle ihtilâflı 99 vecihle küfre delil getiriliyor, lâkin bir vecih de müslüman kabul etmeyi gerektiriyor, müftü onu tercih etmelidir.

 

Meselenin; Berâet-i zimmet asıldır.”, “Kişi aksi ispatlanıncaya kadar mâsumdur.” prensipleriyle de alâkası vardır. Bu minvalde Hazret-i Ömer’in de;

 

“Bin suçlunun cezasız kalması, bir mâsumun haksız yere cezalandırılmasından ehvendir.” buyurduğu rivâyet edilir.

 

İmâm-ı Mâlik’e; ehl-i hevâ (bid‘at ehli) hakkında;

 

«–Onlar kâfir midir?» diye soruldu.

 

«–Onlar küfürden kaçtılar.» diye cevap verdi.”

 

İmâm-ı Mâlik, onların yaptığını yapmıyor. Hak’tan uzaklaştıklarını, fakat küfre düşmediklerini ifade ediyor. Hâricîler önüne gelene küfür yaftasını yapıştırırlardı. Zamanımızda da bazı aşırı gruplar aynı tavrı sergilemiştir.

 

“Peygamber Efendimiz –aleyhisselâmda, Hâricîleri haber verdiği hadîs-i şerifte şöyle buyurarak tevakkuf göstermeye işaret etti:

«Okun ucuna (kan bulaşıp bulaşmadığı hakkında) şüpheye düşersin.»

 

Müellifin bir kısmını iktibas ettiği rivâyetin tamamı şöyledir:

Ebû Saîd-i Hudrîradıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

 

“İçinizden öyle bir topluluk çıkacaktır ki; namazınızı onların namazları, oruçlarınızı onların oruçları ve diğer amellerinizi de onların amelleri yanında az göreceksiniz. (Öyle aşırı ibâdet ehli olacaklar.)

 

Onlar Kur’ân’ı okurlar, ancak okudukları boğazlarından aşağıya geçmez.

 

Onlar okun yaydan fırlayıp çıktığı gibi dinden çıkarlar. Okun (ucundaki) demirine baktığında hiçbir şey (iz) göremezsin. Okun gövdesine bakarsın bir şey göremezsin. Okun tüyüne bakarsın yine bir şey göremezsin. Hattâ okun ucuna (kan bulaşıp bulaşmadığı hakkında) şüpheye düşersin.”6

 

Rasûlullah Efendimiz’in hadîs-i şerîfindeki tarifi ben bizzat yaşadım: Bir Körfez ülkesinde yaşayan Hâricîlerin günümüze ulaşan fırkası İbâzîlerden bir grup var. Oradan bir hoca, İstanbul Üniversitesine akademik bir toplantıya gelmişti, kendisini karşılama vazifesi bendeydi. Namaz kılmak için mescide girdi, hakikaten çok uzun süre mescidden çıkmadı. Aklıma bu hadîs-i şerif geldi.

 

Müellifimiz, bu hadîs-i şeriften de bir tevakkuf mânâsı devşirmiş. Avcının okuna bakıp, ava değdi mi değmedi mi diye şüphe edeceği kadar olsun, îmanla bir bağları var.

 

“Bir başka grup da (sûfîlerin hüsn-i zan yolunun dışında bir yol tutarak) şöyle demiştir:

 

«İçtihâdın götürdüğü hüküm, kesin olarak kabul edilir. Meselenin iç yüzü Allâh’a aittir.»”

 

Yani; “Biz zâhire bakarız, hüsn-i zanda bulunup tevakkuf etmek diye bir vazifemiz yoktur.” demiş oluyorlar. Bunlar önceki maddelerde gördüğümüz tedbirci anlayışın devamıdır.

 

“Bundan dolayı, İbnü’l-Fârıd (v. 632/1235)7, İbn-i Ahlâ (v. 645), Afîf et-Tilimsânî (v. 690/1291)8, İbn-i Sevdekîn (v. 646/1248)9, Ebû İshak et-Tücîbî (v. 459/1067)10, (Ebu’l-Hasen) Şüşterî (v. 668), İbn-i Seb‘în (v. 669/1270)11, (Muhyiddin İbn-i Arabî) el-Hâtimî (v. 638/1240) ve diğerleri gibi sûfîler hakkında ihtilâf edilmiştir.”

 

İsimleri verilen zâtlar, çoğunlukla vahdet-i vücud ve nazarî tasavvuf ile meşgul olup, bu görüşlerini şatahat ihtivâ eden şiirlerle ifade eden sûfîlerdir.

 

Osmanlı ulemâsı da, kendisini tamamen reddetmese de, İbn-i Arabî Hazretleri’nin eserlerine karşı temkinli davranmıştır. Eserlerinin umûmî çapta okutulması sakıncalı bulunmuştur. Bu eserlere sonradan ilâveler yapıldığı yolunda da rivâyetler mevcuttur.

 

“Hocamız Ebû Abdillâh el-Kavrî’ye, benim de dinlediğim bir mecliste şöyle soruldu:

 

«–İbnü’l-Arabî el-Hâtimî hakkında görüşünüz nedir?»

 

Hocam şöyle cevap verdi:

 

«–Her alanda, o alanın uzmanlarından daha uzmandır, daha bilgilidir.»

 

Dediler ki:

 

«–Biz size onu sormuyoruz. (Biz onun hâl ve istikametini soruyoruz.)»

 

Bunun üzerine dedi ki:

 

«–Onun hakkında ihtilâf edildi. Kâfir olduğunu söyleyen de var, kutup olduğunu söyleyen de…»

 

Tekrar sordular:

 

«(Bu görüşlerden) sizin tercihiniz nedir?»

 

Hocamın cevabı şu oldu:

 

«–(Tercihim) teslîmiyettir.»”

 

Yani bu kaidenin başında ifade edilen tevakkuf…

 

“Onun kıymetli bir sûfî, ilmin her sahasında değerli bir âlim olduğunu kabul ederim. Fakat ibârelerindeki bazı sözlerden dolayı, hakkında küfür ithamında bulunanlara katılmam, tevakkuf eder, meseleyi Allâh’a havâle ederim.”

 

Ahmed Zerrûk Hazretleri; hocasının sözlerini aktardıktan sonra kendi görüşünü bildirerek, kaideyi bitirir:

 

“Ben de derim ki:

 

(Teslîmiyet ve tevakkuf lâzımdır.) Çünkü tekfir etmekte, (bir müslümanı kâfir saymakta) tehlike vardır.

 

Diğer yandan (İbn-i Arabî’yi kutuptur vs. diyerek) tâzîm etmek de, sahibine zarar getirebilir. Çünkü (onu bu şekilde övmek, bazı kişilerin onu dinlemesine, kitaplarını okumasına sebebiyet verir. Kitaplarını okuyanların) dinleyenlerin de müphem ve vehim uyandıran sözlerine tâbî olmasına yol açabilir. Allah en doğrusunu bilir.”

 

Bir müslümanı tekfir etmekteki tehlike, şu hadîs-i şerifte bildirilen husustur:

 

“Bir adam din kardeşine;

 

«–Ey kâfir!» derse, bu söz ikisinden birine döner.

 

Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur.

 

Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.”12

 

Bir müslümana kâfir demenin, fıkhî sonuçlarının da olduğu unutulmamalıdır. Zevcesinden ayırma, mîrastan mahrumiyet, mürted cezasını uygulama gibi bu fıkhî kaideler, bunu hak etmeyen birine uygulandığında, elbette büyük bir kul hakkı meydana getirecektir.

 

Diğer taraftan bu kaidelerde sık sık belirtildiği üzere, hakkın hatırı da âlî tutulmalıdır. “Kim ne söylese kabulümüzdür.” demeyiz. Tevakkuf, tekfir etmekte acele etmemektir yoksa şatahat tarzı ifadelerdeki tehlikeli sözleri önemsiz addetmek değil.

 

Bilhassa bu kaidelerde adını sıkça gördüğümüz İbn-i Arabî Hazretleri, zamanımızda da çok istismâr edilmektedir. Görüşlerini ona dayandırdığını iddia eden bazı grup ve kişilerde; şerîatı tahfîf, bâtıl dinleri hoş görme ve gayr-i müslimlere muhabbet gibi son derecede sakıncalı fikir ve davranışlar görülmektedir. Bu sapıklıklar, müslümanların tevakkufunu hak etmez.

 

Tasavvufu; Allah Rasûlü’nün ve sahâbe-i kirâmın yaşadığı derin, duygulu ve şümullü İslâm tatbikatı olarak görüp tatbik gayretini gösterenlere ne mutlu!..

 

________________

1 Bkz. Buhârî, Tefsîr, 18/2, 3, 4, Enbiyâ, 27; Müslim, Fedâil, 170/2380.

2 el-Kasas, 15.

3 eş-Şuarâ, 18-22.

4 Molla Aliyyü’l-Kārî, bu sözü âlimlerimizin görüşüdür, diye Şifâ şerhinde nakletmektedir.

5 Tirmizî, Hudûd, 2, nr. 1424. Nakleden

6 Muvattâ, Kur’ân, 4.

7 Şatahat ihtivâ eden şiirleri, Hazret-i Mevlânâ’ya benzer semâ ve cezbeleriyle bilinen, melâmî yönleri bulunan bu sûfî hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Süleyman ULUDAĞ, «İbnü’l-Fârız», TDVİA, XXI, 40-43.

8 İbn-i Seb‘în’in torunu, Sadreddin Konevî’nin talebesi olup, İbn-i Teymiyye tarafından zındıkla suçlanan, vahdet-i vücud görüşüne sahip bu sûfî hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Semih ÖZCAN, «Afîfüddin Tilimsânî», TDVİA, XLI, 163-164.

9 Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin öğrencisi bu sûfî müellif hakkında daha fazla bilgi için bkz. Ercan ALKAN, «İbn-i Sevdekîn», TDVİA, EK-1, 599-600.

10 Zühd üzerine şiirler yazan Endülüslü şair ve fakih hakkında tafsilât için bkz. Muhammed Süveysî, «Ebû İshâk el-İlbîrî», TDVİA, X, 170.

11 Sûfî feylesof olarak bilinen, vahdet-i mutlaka görüşünden dolayı, İbn-i Teymiyye’nin şiddetli hücumlarına mâruz kalan bu zât hakkında bkz. İlhan KUTLUER, «İbn-i Seb‘în», TDVİA, XX, 306-312.

12 Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 111. Ayrıca bkz. Tirmizî, Îmân, 16.