ÖYLE BİR NUR Kİ
Prof. Dr. Mustafa CANLI canli20@hotmail.com

Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ,
Ahmed-i Muhtâr’ı kıldı âleme nûr-i hüdâ. (Es‘ad Erbîlî Hz.)
“Yerin ve göğün Yaratıcı’sına hamd ü senâlar ederiz,
Hâtemü’l-Enbiyâ olarak seçtiği Muhammed Mustafâ
–sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’i âleme hidâyet nûru kıldı.”
Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ,
Ahmed-i Muhtâr’ı kıldı âleme nûr-i hüdâ.
O öyle bir nur ki yüzü nur, eli nur, gözü nur… Nûr üstüne nur…
Adı güzel kendi güzel Muhammed –sallâllâhu aleyhi ve sellem-…
Şairin diliyle ifade edecek olursak;
Rûhum Sana âşık, Sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem Sana kurbandır Efendim.
Rabbimiz Hak Teâlâ’nın isim ve sıfatlarından biri de, en-Nûr ism-i şerîfidir. O, âyet-i kerîmede de ifadesini bulduğu gibi;
“Göklerin ve yerin nûrudur.” (en–Nûr, 24/35)
Göklerin ve yerin nûru olan Allah –azze ve celle-; Münîr’dir, Münevvir’dir. Yani nûruyla bütün kâinâtı nurlandıran, aydınlatandır.
Yaratılmışlar içerisinde nûr-i ilâhînin en çok yansıdığı şahsiyet, yaratılmışların en şereflisi olan Hazret-i Muhammed Mustafâ –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’dir. O’nun da bir ismi en-Nûr’dur.
O öyle bir nurdur ki; Allah katında en sevgili ve en kıymetli olan, O’dur.
O, Habîbullah’tır. Nitekim O, bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:
“Şunu iyi bilin, ben Allâh’ın Habîbiyim.” (Tirmizî, Menâkıb, 1)
Bazı müfessirler, Mâide Sûresi’nde geçen;
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve gerçeği açıkça gösteren bir kitap geldi.” (el-Mâide, 15) âyet-i kerîmesindeki nur kelimesinden murâdın, Fahr-i Kâinât Efendimiz olduğunu söylemişlerdir.
Seyrî ne güzel ifade etmiştir:
Ey gönül minberinin kandili Nûr,
Ey akan gözyaşının mendili Nûr,
Yâ Nebî! Ey görünen cennet! Ey,
Gül ve bülbüldeki aşkın dili Nûr!
Etrafını Aydınlatan Nur (Sirâcen Münîra)
O öyle bir nurdur ki; kendisi nûr olduğu gibi, etrafını aydınlatan bir nurdur. Cenâb-ı Hak; Kur’ân-ı Kerim’de, Habîbi’nin, etrafını aydınlatan bir kandil gibi olduğunu ifade etmiştir.
Ahzâb Sûresi’nin 45. ve 46. âyet-i kerîmelerinde şöyle buyurulmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ 45
وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا 46
“Ey Peygamber! Biz Sen’i hakikaten bir şâhit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allâh’ın izniyle, bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil olarak (gönderdik).”
O, etrafını aydınlatan bir kandil gibidir. O’nun ışık tutmasıyla, hakikatleri, gerçekleri idrâk edebiliyor; O’nun ışık tutmasıyla, yolumuzu bulabiliyoruz. O, bize sırât-ı müstakîmi gösteriyor. O; âyetleri lâfız olarak beyân ettiği gibi, örnek yaşantısıyla da Kur’ân’ı beyân etmiştir.
Rahmeten li’l-âlemîn olarak, Cenâb-ı Hak tarafından kâinâta lutfedilen Rasûl-i Ekrem Efendimiz; aynı zamanda dünyayı teşrîfiyle cihânı aydınlatmıştır. Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde şöyle buyurur:
“Gel ey gönül! Hakikî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”
Ay Yüzlü Muhammed –sallâllâhu aleyhi ve sellem–
O, nurdur. O’nun rûhu nûr olduğu gibi, bedeni de nurdur. İnsanlar; nûrundan dolayı, O’na sürekli bakamaz, gözlerini sakındırırlardı. Bazıları da o nûra bakmaktan gözlerini alamaz, O’na bakmaya doyamazlardı.
Yaklaşık on yıl yanında hizmet şerefine eren Enes bin Mâlik Hazretleri –radıyallâhu anh– bir sözünde şöyle demektedir:
“Mübârek vücudu her bakımdan güzeldi. Saçları ne kıvırcık ne de düzdü. Teninin rengi ise hafifçe pembeye çalan nûrânî beyazdı.” (Tirmizî, Libâs, 21)
O’nu en iyi tasvîr edenlerden biri olan, üvey oğlu Hind bin Ebû Hâle –radıyallâhu anh–, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i anlatırken;
“Yüzü, ayın on dördü gibi parlardı.” demiştir. (Buhârî, Sulh, 9)
Câbir bin Semûre –radıyallâhu anh– şöyle anlatır:
“Mehtaplı bir gecede Rasûlullah Efendimiz’i gördüm. Hangisinin daha güzel olduğunu anlamak için bir O’nun yüzüne bir de aya baktım. Yemin ederim ki; bence O’nun mübârek yüzü, aydan daha güzeldi.” (Tirmizî, Edeb, 47)
Şemâil-i Şerîf Şerhi eserinin müellifi olan Mehmet Yaşar KANDEMİR Hocamız, bu ifadeyi şu şekilde şerh etmiştir:
“Ayın on dördü, ayın en parlak olduğu gecedir. Şairler; güzeli genellikle aya, güneşe benzettikleri için Hind İbn-i Ebî Hâle de O’nun güzelliğini dolunaya benzetmiş. Aslında Kâinâtın Efendisi’nin güzelliği hiçbir varlıkla mukayese edilemeyecek kadar âşikârdı.” (Şemâil-i Şerîf Şerhi, 1/86)
Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hayatının son üç yılında; O’nun güzelliğini doya doya seyretme şerefine nâil olan Ebû Hüreyre –radıyallâhu anh-, sevgili Peygamberimiz’in güzelliğinden bahsederken şöyle demiştir:
“Ben, Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den daha güzel bir varlık görmedim. Sanki güneş, mübârek yüzünde akıp gidiyordu.”
Bir seferinde Ammâr bin Yâsir –radıyallâhu anhümâ-’nın torunu Ubeyde, Peygamber Efendimiz’i ve güzelliğini hanım sahâbîlerden Rübeyyi‘ bint-i Muavviz –radıyallâhu anhâ-’ya sormuş o da şöyle demişti:
“Sen onu bir görseydin, doğan güneşi görmüş gibi olurdun.”
İnsan O’nun bu özellikleri, güzellikleri karşısında, Yûnus’umuzun diliyle şöyle demekten kendini alıkoyamıyor:
Cânım, kurban olsun Sen’in yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!
Rabbimiz; cümlemizi, Nur Muhammed –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in nurlu yolundan ayırmasın!
Rabbimiz; Sirâcen Münîra olan Efendimiz’in aydınlattığı Sırât-ı Müstakîm yolundan cümlemizi ayrı düşürmesin!
Göklerin ve yerin nûru olan Allah Teâlâ’nın nûruyla nurlanmak istiyorsak; nûr-i Muhammedî’nin nûruyla nurlanmamız îcap etmektedir. Her mü’min, kimi az kimi çok kendi kabına göre bu nurdan istifade eder.
Rabbimiz Nûr-i Muhammedî ile cümlemizi nurlandırsın!
Yazımızı sevgili Peygamberimiz’in duâsıyla sona erdirelim:
“Allâh’ım! Kalbime, gözüme, kulağıma, sağıma, soluma, üstüme, altıma, önüme, arkama nur ver ve nûrumu artır.” (Buhârî, Deavât, 9)
Âmîn bi hürmet-i Seyyidi’l-Mürselîn…
Ve sallâllâhu alâ Seyyidinâ Muhammedin Nûr’in Nûr.
Sübhâne’l-Meliki’l-Azîzi’l-Kadîri’l-Gafûr.