EVLÂDA İSİM VERMEK

Dr. Ahmet Hamdi YILDIRIM

 

 

Adımız, olmazsa olmaz ayırıcı bir vasfımızdır. Bizi ayırt eden, farkımızı ortaya koyan bir unsurdur. Âdeta bizi temsil eden bir terkiptir. Ona hakaret edilse, bize hakaret edilmiş oluyor. O yüceltilse, biz yüceltilmiş oluyoruz.

 

Bu sebeple, isim çok mühim. Bir evlâdın ismini güzel bir şekilde koymak, anne-babanın vazifesi. İsim verilirken, aile büyüklerine veya kanaat önderi mânevî büyüklere sormak gibi güzel âdetler de var. En azından koymak istenen ismin mânâsını sormak şeklinde bir istişâre, hayırlı olacaktır. Neticede son kararı anne-baba vermektedir.

 

İsim bir telkindir. Âdeta bir duâdır.1 İnsan, ismiyle çağrılıyor. O ismin taşıdığı mânâ ve tedâîler / çağrışımlar da, o adın her tekrarlanışında zikredilmiş, akla ve gönle getirilmiş oluyor.

 

Halk arasında güzel bir söz vardır:

 

“Bir kişiye kırk defa deli dersen, deli olur. Bir kişiye kırk defa velî dersen de velî olur.”

 

Koyduğumuz bir isim, kırk değil belki 40.000 defa tekrarlanacak!..

 

Bu çağrılma meselesinin bir de âhireti var. Peygamber Efendimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– buyuruyor:

 

“Siz kıyâmet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse güzel isimler koyun.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 61)

 

Kötü lakapları, hitap ettiğimiz kişinin râzı olmadığı lakapları takmayı da Rabbimiz yasaklıyor.2

 

Bu sebeple ismin; mânevî, güzel ve cemâlî bir yönünün olması tavsiyeye şâyandır. Rivâyetlerde görüyoruz ki; Hazret-i Ali, doğacak oğluna Harp ismini vermek istiyor. Cesur, yiğit olsun diye. Fakat Peygamberimiz; bu sert mânâlı ismi uygun görmüyor, mübârek torunlarına sırasıyla; «Hasan», «Hüseyin» ve «Muhsin» isimlerini koyuyor.3 Bu isimler «güzel, iyi, ihsan sahibi, iyilik sever» mânâsında kelimeler. Çünkü bir insan, sadece savaş meydanında olmayacak. Daha çok mü’min kardeşlerinin arasında, ailesinde, yuvasında olacak. Cemâlî vasıf, celâlî vasıflardan önde tutuluyor.

 

İsmin müsemmâyı çekmesi, ona tesir etmesi ile alâkalı bir deney de yapılmış. Su kristallerinin ve çiçeklerin kendilerine dinletilen hattâ üzerlerine etiketlenip yazılan güzel ses ve sözlere güzel şekiller ve güzel büyüme ile karşılık verdiği, kötü ses ve sözlere de karmakarışık şekiller ve solup çürüme şeklinde cevap verdiği görülmüş.4

 

İnsanın kendisine her hitap edildiğinde, ismi her sorulduğunda; duyacağı, tekrarlayacağı kelimenin veya terkîbin, kendisine güzel bir şekilde psikolojik destek olacak, mâneviyâtını yükseltecek mânâlardan oluşması lâzım.

 

PEYGAMBERİMİZ’İN YASAKLADIĞI İSİMLER

 

Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem-; câhiliyye ortamında, şirk unsuru taşıyan isimlerle karşılaştıkça onları değiştirdi:

 

Abdüşems / Güneşin kulu, Abdüluzzâ / Uzzâ’nın kulu gibi isimleri asla kabul etmedi. Abdülkâbe, Abdülhacer gibi İslâm’da da azîz olan varlıklara nisbet edilmiş isim terkiplerini de değiştirdi. Çünkü Kâbe’nin kulu, Haceru’l-esved’in kulu olmak diye bir mevzu yok. Sadece Allâh’ın kulu olmak var.

 

Çirkin lakapları çağrıştıran; Cessâme, Âsıye / isyankâr vb. çirkin, kaba saba mânâlarına gelen isimleri de değiştirdi.5

 

Bu minvalde, Medîne-i Münevvere’nin eski ismi olan «Yesrib»i de «Zarar vermek, karıştırmak, kötülemek, başa kakmak, bozmak» mânâsında olduğu için «Taybe / Temiz, hoş» ismiyle değiştirdi.

 

Kaya, taş, ateş parçası, savaş gibi mânâlara gelen sert mânâlı isimleri değiştirdi.

 

Peygamberimiz, güzel isimli bir kişi yanına gelse bununla tefeül ederdi. Hudeybiye görüşmelerinde, Büdeyl gelince; «İş hayra doğru değişecek.» Süheyl gelince; «Kolaylık geldi.» demesi gibi.6

 

Bir keçi sağılacağında, ismi güzel olmayan kişilere sağdırmadı.

 

Peygamberimiz, çok iddialı isimleri de değiştirdi. Âyette; “Kendinizi temize çıkarmayın!”7 emri olduğu için, iddialı isimleri değiştirmiştir.

 

«Berre» Allah Teâlâ’nın ismi olan el-Berr isminin müennesidir. «Bütün hayırları kendisinde toplayan» gibi iddialı bir mânâsı olduğu için, bu ismi başka isimlerle değiştirdi.8

 

PEYGAMBERİMİZ HANGİ İSİMLERİ KOYDU?

 

Fahr-i Cihan –sallâllâhu aleyhi ve sellemEfendimiz’in en çok verdiği ve tavsiye ettiği isimler Abdullah ve Abdurrahman isimleridir. Şöyle buyurdu:

 

“Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği isimleriniz, Abdullah ve Abdurrahman’dır.”9

 

Medine’ye hicretten sonra, muhâcirlerden doğan ilk çocuğun ismini Abdullah koydu.10

 

Peygamberimiz, kendi mübârek ismini de çocuklara koyar ve konulmasını tavsiye ederdi. Milletimiz, hamd kökünden Efendimiz’in diğer isimleri olan Ahmed, Mahmud, Hamîd, Hamdî gibi diğer isimleri de çok benimsemiştir.

 

Halk arasında, bir öfke ânında o isme hürmetsizlik edilmesinden korkulduğu için, Peygamberimiz’in adını koymaktan kaçınılması haklı bir duygudur. Hattâ Muhammed isminin, milletimizce bu kaygıyla Mehmed’e çevrildiği dile getirilir.

 

Ancak Efendimiz; isminin konulmasını tavsiye buyurduğu için, bu endişeyle ismini koymaktan çekinmek yerine, ismi kullanırken hassâsiyet göstermek daha doğru bir davranış olacaktır.

 

Muhammed ismi konulan kişinin adı geçtikçe, salevat getirmek gerekir mi? Hayır… Peygamber Efendimiz Muhammed –aleyhisselâmın adı zikredildikçe salevat getirmek gerekir. Başka bir kişiye isim konulduğunda, gerekmez.

 

Peygamberimiz, enbiyâ isimlerinin de çocuklara konulmasını tavsiye buyurmuştur.11 Son evlâdının adını da ceddinin ismi olan İbrahim koymuştur.12

 

TAVSİYE EDİLECEK YOL

 

İsim vermede, Peygamberimiz’in ölçülerinden hareketle şu yolu izleyebiliriz:

 

Başta Abdullah ve Abdurrahman olmak üzere, esmâ-i hüsnâdan başına «abd» muzâfı / tamlayanı getirerek oluşturulacak isimler, güzel olacaktır: Abdülhamid, Abdülaziz, Abdülkerim vb.

 

Samed ismi, Cenâb-ı Hak için; «Kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olup yöneldiği zât» demektir. Bu bakımdan kullara; «Kendi kendine yeten» mânâsında konuluyorsa da, Abdüssamed şeklinde kullanılması daha uygundur. Peygamberimiz, Kayyûm (Her şeyi idare eden) isimli bir kişinin adını Abdülkayyûm olarak değiştirmiştir.13

 

Rahman isminin kullara konulması asla doğru değildir.

 

Cebbâr, Müntakim, Mütekebbir gibi Celâlî isimler de kullara konulamaz.

 

Peygamberimiz’in yukarıda saydığımız isimleri yanında; sıfatları, Mustafa, Müctebâ, Emin, Sâdık vs. Peygamberimiz’in evlâtlarına ve torunlarına koyduğu isimleri de evlâtlarımıza koyabiliriz.

 

Bu çizgiden hareketle;

 

Peygamber isimleri, Lokman –aleyhisselâm– ve Meryem Vâlidemiz gibi sâlih-sâliha zâtların isimleri,

 

Dört halîfe başta olmak üzere, sahâbe efendilerimizin ve sahâbî hanımların isimleri,

 

Müçtehid imamlarımızın, Rabbânî âlimlerin ve Hak dostlarının isimleri,

 

Tarihimizde büyük başarılara imza atmış; Alparslan, Fatih, Yavuz Selim, Salâhaddin gibi fatih ve cengâverlerin isimleri…

 

Kur’ân ve sünnette övülen sıfat ve mastarlar: Hasan, Hüseyin, Şefkat, Merhamet, Fazîlet, Ülfet, Muhlis – Muhlise, Muhsin – Muhsine… Hayreddin, Cemaleddin gibi tamlamalar,

 

Ferah çağrışımlar yapan; Melek, Cennet, Firdevs, Nur gibi mâneviyatlı kelimelerimiz evlâtlarımıza isim olarak konulabilir.

 

İsimlerin Arapça olması elbette şart değildir. Selçuk, Alparslan, Çağrı, Ertuğrul gibi pek çok tarihî şahsiyetimizin isimleri; Alperen, Eren, Emre gibi isimler elbette tercih edilerek konulabilir.

 

Fakat;

 

Yağmur, yaprak, ırmak, deniz vb. kelimelerin yukarıda bahsettiğimiz tedâî tarafı oldukça zayıftır. Sırf kulağa hoş gelmesine bakmak yerine, gönül dünyamızda hangi çağrışımları yaptırdığına da odaklanmak güzel olacaktır.

 

Bu kelime Farsça, Arapça olsa da bu çağrışım fazîletinden mahrumsa kanaatimiz değişmeyecektir: Meselâ Edâ (tavır), Sedâ (ses), Jâle (çiğ), Müjgân (kirpik) gibi birçok Arapça veya Farsça kelime, sadece kulağa hoş geliyor diye konulan isimlerdir. Hattâ bunlardan ters, olumsuz mânâlı olanları da vardır: Hicran (ayrılık), Jülide (dağınık) gibi.

 

Tabiî ki, yasaklayıcı bir nass (âyet-hadis) olmadıkça, herhangi bir ismin konulmasında bir beis yoktur. Fakat evlâdımıza bizim ve herkesin sesleneceği ismin aynı zamanda güzel bir telkin ve duâ vasıtası olmasını istemez miyiz?

 

Burada bir gazetecinin yaşadığı bir hâdiseyi paylaşabiliriz:

 

Kendisi İslâm dünyasında yaygın olmayan bir isim taşıdığı için, gittiği İslâm ülkelerinde sürekli;

 

“–Müslüman mısınız?” suâliyle karşılaşmış. Bu sebeple, evlâtlarına İslâm dünyasının ortak kullandığı isimlerden koymuş. Gitgide globalleşen dünyada belki bu hususu da bir tavsiye kabîlinden zikredebiliriz.

 

Cebrâil ismi, eğer o muhitte konuluyor ve ters şakalara vs. konu edilmiyorsa konulabilir. Fakat; «Bana Cebrâil geldi…» gibi esprilere konu edilecekse mekruh gören âlimler olmuştur. Mikâil, İsrâfil gibi melek isimleri de böyle değerlendirilebilir.

 

Ünzile, Aleyna, Eclin, Tuana gibi tam olarak mânâsı anlaşılmayan, fiilden, edattan oluşan veya halk arasında uydurulmuş asılsız isimleri de tavsiyeye şâyan bulmayız.

 

Cengiz, Hülâgû gibi İslâm’a çok büyük zararlar vermiş Moğol hükümdarlarının isimlerinin evlâtlarımıza verilmesini asla tasvip etmeyiz. İslâm öncesi olduğunu bildiğimiz Mete, Attilâ gibi Türk hükümdarlarının isimlerini de bu minvalde değerlendirmek mümkündür.

 

Elbette evlâdımızın ismini yabancıların isimlerinden koymak istemeyiz. Meselâ batıda da kullanılan Yunanca kökenli Melisa (bir çiçek adı), Defne (bir ağaç), Poyraz ve Ege kelimeleri yabancı menşelidir.

 

Bütün bu tavsiyeler ışığında, güzel bir isim koyma vazifemizin, evlâdımızın bizim üzerimizdeki bir hakkı olduğunu da unutmayalım.

 

Bazen küçük bir çocuğa yakışan afacan bir isim tercih ediliyor. Lâkin bu kişi, çocuk kalmayacak. Büyüyüp kocaman bir şahsiyet olduğunda, o isim üzerinde biraz iğreti duracak. Bu sebeple ağırbaşlı, oturaklı, güzel mânâlı, derin ve mâneviyatlı isimleri tercih edelim.

 

Aile büyüklerinin güzel isimlerinin, torun veya torun çocuklarında yaşatılması da örfümüzde güzel bir vefâ örneğidir.

 

Evlâdımıza güzel bir isim koymak, onu Allah yolunda yetiştirmenin ilk adımıdır. Rabbimiz, diğer adımları da en güzel şekilde tamamlamayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin…

 

__________________

1 Hattâ Erol, Şenol, Varol, Anıl, Seçil, Başar gibi doğrudan emir / duâ kalıbında isimler de türetilmiş.

2 Bkz. el-Hucurât, 11.

3 Ahmed, I/118. Peygamberimiz, Hazret-i Harun’un da evlâtlarına bu isimlerin İbranicesini koyduğunu bildirir.

4 Bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, «Suyun -İnsana İbret- Mâcerası», Yüzakı, Eylül, 2014; H. Kübra ERGİN, «Su Kristallerinde İnsanoğluna Fıtratı Bozmayan Bir Eğitim», Yüzakı, Haziran, 2009. Ömer Sami HIDIR, «Farklı Bir Hâfıza», Yüzakı, Ocak, 2016.

5 Tirmizî, Edeb, 66; Müslim, Edeb, 14.

6 Buhârî, Şurût, 16, 1, Hacc, 106, Muhsar, 3, Megāzî, 35, Tefsir, Mümtahine, 2; Ebû Dâvûd, Cihâd, 168, (2765, 2766), Sünnet, 9, (4655).

7 Bkz. en-Necm, 32. Ayr. bkz. en-Nisâ, 49.

8 Müslim, Âdâb, 16-19.

9 Müslim, Âdâb, 2.

10 Abdullah bin Zübeyrradıyallâhu anhümâ-. Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 45

11 Ebû Dâvûd, Edeb, 69, (4950).

12 Müslim, Fedâil, 62.

13 Ebû Nuaym, Mârifetü’s-sahâbe, V, 2980.