DİLİ KESKİNDİ, KILICI PARLAK…

Abdullah Mesud HIDIR mahidir@gmail.com

 

 

Abdullah bin Revâha radıyallâhu anh, Hazrec kabîlesinin Benî Hâris koluna mensuptu. Câhiliyye toplumunda okuma yazma bilen az sayıda kişiden biri olmasının yanında söz sanatındaki ustalığı onu daha da müstesnâ kılmıştı.

 

İkinci Akabe bey‘atında İslâm’a girdikten sonra ömrünün şiârı, İslâm’a hizmet oldu. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşları ile Hudeybiye ve Umretü’l-Kazâ seferlerine katıldı.

 

Vahiy kâtipliği yaptı, şiirleriyle İslâm’ı müdafaa etti, müşrikleri hicvetti.

 

629’da Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, Mûte Seferi’ne çıkan İslâm askerlerine şöyle tâlimat buyurdu:

 

“Komutanınız Zeyd bin Hârise’dir. Eğer Zeyd öldürülürse, Câfer bin Ebî Tâlib komutanınızdır. Eğer Câfer öldürülürse, Abdullah bin Revâha komutanınızdır. Abdullah bin Revâha öldürülürse; müslümanlar aralarında birini seçip, onu komutan tayin etsinler.”

 

Zeyd bin Hârise ve ardından Câfer bin Ebû Tâlib radıyallâhu anhüm Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi şehid düştüler. Bunun üzerine sancağı Abdullah bin Revâha radıyallâhu anh aldı ve o da şehid düşene kadar çarpıştı.

 

*

 

Ebû Ya‘, hasen bir isnadla Enes radıyallâhu anh’ten rivâyet ediyor:

 

“Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Umretü’l-Kazâ’da Mekke’ye girerken, Abdullah bin Revâha radıyallâhu anh onun önünde şu mealdeki şiiri okuyordu:

 

Çekilin kâfirler Nebî’nin yolundan bugün,

Vururuz yoksa boynunuzu, inkâr etmiştiniz dün!

Öyle bir vuruş ki ayırır gövdeden başı,

Hatırlatmaz insana ne dost ne arkadaşı!

 

Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh ona;

 

«–Ey Abdullah! Haremde Allâh’ın Rasûlü’nün huzûrunda şiir mi okuyorsun?» dedi. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem de;

 

«–Bırak onu ey Ömer! Söylesin. Nefsim elinde olana yemin ederim ki, onun sözleri bu kâfirlere ok yarasından daha fazla tesir eder.» buyurdu.” (İbn-i Hacer el-Askalânî, el-İsâbe Seçkin Sahâbeler s. 135)

ZEHİRLİ SÜT

 

İlk dönem sûfîlerden Ebû Osman el-Mağribî, 857 yılında Kuzey Afrika/Kayrevan’da doğdu. Tahsiline Mağrib’de başladı. Avcılık ve biniciliğe meraklıydı.

 

Ebû Osman, yaşı ilerledikçe dünyadan el etek çekti. İçindeki boşluğu bir türlü dolduramıyor, kalbini selîm kıvâmına ulaştıramıyordu. Yirmi sene çöllerde inzivâ hayatı yaşadı. En nihayet Mekke’ye giderek sâlih kimselerin sohbetlerine katıldı. Daha sonra gittiği Nişâbur’da kalbi itmi’nâna erdi.

 

Ebû Osman el-Mağribî, 983’te vefât etti. Kabri, Nişâbur’dadır.

 

*

 

Ebû Osman; gençliğinde, ava çıktığı bir gün, hava kararınca, geceyi geçirmek için kendisine uygun bir yer buldu. Yanında getirdiği ağaçtan yapılmış kapla geceleri süt içmek âdetiydi. O gece yine sütü ısıtıp kaba doldurdu. Fakat süt çok sıcak olduğundan, soğuması için başucuna koydu. Beklerken uyuyakaldı. Sâdık av köpeği de yanındaydı. Uyandığında sütü içmek için kaba uzandı. Fakat köpeği sütü içmesine mâni oldu. Buna bir mânâ veremeyip süt kabına tekrar uzandı. Köpek yine hırlayıp sütü içmesine izin vermedi. Bu hâl üç defa tekrar ettikten sonra köpek, süt kabının başına gidip sütü içti. Bir kenara yatan köpek şişmeye başladı ve biraz sonra da öldü. Meğer Ebû Osman uyurken, büyük bir yılan süt kabının içine başını sokup zehrini akıtmıştı. Köpek de sahibini korumak maksadıyla onun sütü içmesine mâni olmuş, efendisine en ufak zarar gelmesin diye kendisini fedâ etmişti.

 

Ebû Osman; bu tablo karşısında gözyaşlarını tutamayıp, mahlûkātı insanın hizmetine veren Allâh’a şükretti. (Abdurrahman Câmî, Nefâhatü’l-Üns, çev. Lamiî Çelebi, 219)


NAPOLYON’U MAĞLÛP EDEN PAŞA

 

Osmanlı vâlisi Cezzâr Ahmed Paşa, on sekizinci asrın ilk çeyreğinde Bosna’da doğdu. Bir vesileyle İstanbul’a gelerek Hekimoğlu Ali Paşa’nın hizmetine girdi. Ali Paşa ile Mısır’a gitti. Buhayre sancakbeyliğine getirildi. Hunadi urbânı ile yaptığı savaşlarda, isyancıları develeriyle birlikte öldürmesi sebebiyle deve kasabı mânâsına gelen «Cezzâr» nisbesiyle anıldı.

 

1780’de Sayda vâlisi olan Cezzâr Ahmed Paşa, Akkâ’yı kendine merkez edindi. Zeki, cesur ve sert mizâcı, idaresi altında âsâyişi temin etti. Akkâ’yı îmar etti; hanlar, hamamlar, iki tane çarşı, altı adet cami ve su değirmeni inşâ ettirdi.

 

1799’da Akkâ’yı muhasara eden Napolyon’u durdurarak, tarihe adını «Napolyon’u mağlûp eden komutan» olarak yazdırdı.

 

Cezzâr Ahmed Paşa, 23 Nisan 1804’te Akkâ’da vefât etti. Kabri, Akkâ’da inşâ ettirdiği caminin hazîresindedir.

 

*

 

Ünlü Fransız kumandan Napolyon Bonaparte; Şam, Bağdat ve Hindistan’ı ele geçirmek istiyordu. Bunun için Akkâ Kalesi’ni alması gerekiyordu. Bu kalenin zaptına fazla vakit harcamamalı, birkaç gün içinde teslim alıp yoluna devam etmeliydi. Bunu haber alan Cezzâr Ahmed Paşa müdafaa düzeni aldı.

 

Bonaparte; muhasara ettiği Akkâ Kalesi’ne, 19 Mart 1799’da hücum emri verdi. Cezzâr Ahmed Paşa; bir miktar askerini, düşmanla çarpışmak üzere dışarı çıkardı. Üç buçuk saat süren şiddetli muharebeden sonra, Cezzâr Paşa’nın askerleri kaleye döndüler.

 

İstediği neticeyi alamayan Bonaparte; ertesi gün, kaleyi yirmi dört saat fâsılasız olarak toplarla dövdürdü. Fransız birlikleri, akşam üstü kalenin doğusunda açılan gedikten içeri girmeye muvaffak oldu. Yaşanan kanlı çatışmalardan sonra, ağır kayıplar veren Fransız askerleri, geri çekilmeye mecbur kaldı.

 

Bonaparte; 70 bin kişilik ordusuyla, 64 gün boyunca, kaleye 44 defa saldırdı. Fransız askerleri her seferinde karşılarında îmanlı yiğitleri buldular. Neticede askerlerinin yarısını kaybeden Napolyon, 20 Mayıs 1799 tarihinde geri çekilmeye mecbur kaldı.

 

Napolyon’un hezîmet haberi, kısa sürede bütün dünyaya yayıldı, müslümanlar arasında sevinçle karşılandı.

 

75 yaşındaki Cezzâr Ahmed Paşa; Allâh’ın yardımı ve askerlerinin gayreti sayesinde, sadece Fransızları hezîmete uğratmakla kalmamış, Napolyon’un doğuyu ele geçirme hayalini de akāmete uğratmıştı.

 

Ümidim odur ki; yetişen nesil şanlı tarihimizdeki bu ve benzeri zaferleri okuyunca başkasına özenme illetine yakalanmayacak; dînini, dilini ve tarihini en güzel şekilde öğrenecek, bu sayede ebedî istikbâlini inşâ edecektir.



KARZ-I HASEN: GÜZEL BORÇ

 

Bacağı kesik İsmail Efendi, 1905’te Batı Trakya/Serez’de doğdu. Memleketinde başladığı tahsiline İstanbul’da devam etti. Hıfzını ve kıraat-i aşereyi tamamladı, hadis ve fıkıh okudu.

 

Yaşadığı kaza sebebiyle iki bacağı kesilen İsmail Efendi, ömrünü Kur’ân hizmetine adadı. Birçok talebe yetiştirdi.

 

İsmail BAYRI Hocaefendi, 11 Kasım 1972’de İstanbul’da vefât etti. Kabri, Edirnekapı Şehitliği’ndedir.

 

*

 

İsmail Efendi; maaşını aldığı gün, kendi geçimini sağlayacak kadarını ayırır, kalan kısmını talebelerine ve ihtiyaç sahiplerine verirdi. Talebesi Miktad TEMİZTÜRK, İsmail Efendi’nin yardımseverliğini şöyle anlatır:

 

“Hocam gerek mizâcı gerek şeker hastalığının etkisiyle anlık sert tepkiler verirdi. Ancak talebelerine kızsa dahî daha sonra onlara döner ve kendilerinden helâllik alırdı. Bir defasında ayın ortasında benden borç para istedi;

 

«–Hocam, yoksa maaşınız mı yetmiyor?» diye sorduğumda bana şöyle cevap verdi:

 

«–Evlâdım! Maaşımı kendim ve talebelerim için ikiye bölüyorum. Kendime ayırdığım bölüm bana ve aileme yetiyor. Ancak talebelerim ihtiyaçlarını karşılamam için bana geldiklerinde, ben onları nasıl geri çeviririm?!. Onların ihtiyaçlarını karşılamak için borç alıyorum.»