SEFER
Hasan TOPBAŞ hasantopbas87@gmail.com

Zaman, yine fıtratının gereğini yapmıştı. Tarihin belki de en karanlık ve soykırımla dolu iki senesi, çabucak geçivermişti.
Yaşanan o korkunç hâdiseler zihninden hızlıca geçerken, kendi mâzîsini ümitsizce yokladı. Cılız faaliyetlerin ancak cılız bir iştirakçisi olabilmişti. O ki; «Zulme rızâ zulümdür.» düsturu ile yetişmişti. Ancak ne zaman harekete geçmek istese, sarp yokuşta tıknefes bir hamal gibi yığılır kalırdı.
Ne ki adına dünya denilen câzibeli kocakarı, ona da birtakım illüzyonlar sergiliyordu işte! Bu yüzden mühim bir karar alacağı vakit, hep vicdanı ile konforu arasında kalırdı…
Ne zaman ki rûhundan infilâk eden o ses;
“–Bir şeyler yap artık!” diye feryat etse, bu yaman göz bağcısı;
“–Ömrünün en verimli devresindesin… Herkesi imrendiren bir kariyerin var… Hem sana bir şey olsa geride kalanlar ne olacak? Âlemin iyisi sen misin?” diyerek aklını çelmeyi başarırdı.
Meseleleri böylece hallettiğini zannedip hakikati ıskaladığını anladığında, kendisiyle boğuşması başlardı.
Kazananı olmayan bu harp bitinceye dek, etrafındakilere de bir ızdırap yumağı hâline gelir; fırtınaları dindiğinde ise, yıktığını tamire çalışan bir zavallıyı andırırdı.
O da çağının diğer insanları gibi telefonuyla bütünleşmişti. Onu âdeta yeni bir uzvu gibi hissediyordu. Bu yeni organından; dünyanın en büyük açık hava hapishânesinde yaşananları, anbean takip ediyordu. Okuduğu haberlerin altını da işgalcilere ateş püsküren yorumlarla doldurmayı ihmal etmiyordu elbet.
Bazen de internetin nimetlerinden yararlanıyor; tek tuşla, çam sakızı cinsinden gönderdiği yardımlarla gönlünü avutuyordu. Bir sonraki zulüm haberini görene dek…
Gelgelelim, bu faaliyetler de sadra şifâ değildi… Kendisini bayağı bir «klâvye mücâhidi» olarak görmek canını sıkıyordu doğrusu.
Derinliklerinden gelen o haklı çığlığı bir kez daha işitti:
“–Daha ne kadar, ne zamana kadar bu bekleyiş?!.”
Şüphesiz iki senelik bu yüz karası devre, bir yanıyla da insanlığın yeniden dirilişine sahne oluyordu.
Yöneticilerinin üç maymunu oynaması; halklarda aynı karşılığı bulmuyor, iki defa oluşturulan büyük yardım filoları ile abluka delinmeye çalışılıyordu. İşgalcilerin milletlerarası sularda işlediği skandallar, aktivistleri yıldırmamıştı. Derhâl; daha kalabalık, üçüncü bir filo hazırlıklarına başladılar.
Bütün bu hazırlıklar; onda, gönüllülerin profillerini araştırmaya bir merak uyandırdı. Birkaçına ait bilgileri inceledi. Nihayet, içten içe onları kıskanarak;
“–İki milyar İslâm aleminin düştüğü acziyete bak yahu… Mazlum dindaşlarımızın imdadına koşanların bir kısmı katolik, bir kısmı antiemperyalist, kimisi çevre aktivisti!” diye kendi kendine söylendi.
Fakat bu sefer kararı kesindi. Konfor alanından çıkacak ve filoya katılacaktı.
“–Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!” diyerek masadan kalktı. Neşesi yerine gelmişti.
Kendisi, itibarlı bir firmada genel müdürdü. Bu mevkiye gelebilmesini, yabancı lisan bilgisi ve insânî münasebetlerindeki başarısında görüyordu.
Bunlara güvenerek hemen internet üzerinden filo yetkilileri ile irtibat kurdu, merâmını anlattı. İspanya’dan ekibe dâhil olması şartıyla anlaştılar…
Geriye ev halkının gönlünü almak kalmıştı. Zira çıkılacak yol çetindi… Normal zamanda sıradan bir deniz seferi sayılsa da, bu kez onları karşılayacakların pek misafirperver olmadıkları ortadaydı. Gidişi olur da belki dönüşü olmazdı.
Bu arada eşi, vaziyetin artık farkındaydı. Kocasının rûhunda esen bu fırtınaya direnmenin mânâsız olacağını bildiğinden, boğazına düğümlenen hıçkırıklarını güçlükle bastırarak;
“–Benim için kesinlikle kolay olmayacak… Ama yine de yüreğinin sesini dinle ve oraya git! Hakkım sana helâldir, bizi sakın düşünme!” diyebildi.
Geriye anne ve babasından müsaade almak kalmıştı; zaten onlar dünden râzıydılar. Ancak vedâ faslı, yoğun bir duygu seli içerisinde geçmişti.
Bütün hazırlıklar tamamdı. Aile fertleri karmaşık hislere gömülmüş; tuhaf bir durgunlukla, uçuş saatini beklemekteydiler.
Aklı, fikri artık çok ötelerde olsa da çocuklarını öpüp koklamayı ihmal etmiyordu. Bir şeylerin farkında olan büyük oğlu, dolan gözlerini gizlemeye çalışarak;
“–Baba, hani göle balık tutmaya gidecektik? Bu da nereden çıktı şimdi? Ben anlamam, hemen dönüyorsun!” dediği esnada eşine göz ucuyla baktı.
Ona da bir fiske değse ağlayacaktı. Ancak bugün kendisinden beklenen metânetti elbet, gittiği yere kadar… Kocasının hayatına bir anlam katacak olması, bu tuhaf hasrete tahammülünü kolaylaştıracak mıydı?
“–Gün ola hayrola, yaşayıp göreceğiz bakalım…” diye içinden geçirdi. Eşinin, son bir kahve içmesini arzuluyordu. Yüzünü göstermeden hızlıca mutfağa yöneldi…
Kahvesi gelmişti.
Bilgisayarını kapatmadan önce, takip ettiği haber sitesine girmek istedi. «Son dakika!» flâşı çakan bir haber görmüştü, hemencecik tıkladı:
“2023 Ekim’inde başlayan ve iki senedir süren savaşta ateşkes sağlandı. İlk merhalede yardım tırları ivedilikle bölgeye girecek. Ayrıntılar birazdan…”
Son cümleyi güçlükle okuyabildi… Taşlaşmış bir bedenle dakikalar boyu ekranda takılı kalmıştı. Avucundaki fincanın buz kestiğinin dahî idrâkinde değildi.
Neden sonra bu ruh hâlinden sıyrılarak, filo yetkilileriyle bağlantı kurmaya çalıştı. Ancak beklediği cevabı alamadı. Sefer iptal edilmişti, yardımlar artık sınır ülkelerden biri aracılığıyla ulaştırılacaktı.
Telefonu kapatırken;
“–Yâ Rabbî!.. Ateşkese sevineyim mi üzüleyim mi?.. Bu nasıl bir bahtsızlık?..” demekten kendini alamadı.
Dehşetli uğultularla zonklayan şakaklarını ovmaya çabalıyordu. Birden; pencereye konan bembeyaz bir güvercin ona ninesinin pırıl pırıl, beyaz, iğne oyalı tülbentini hatırlattı.
Bu, kontrolden çıkan dengesi için gönderilen ilâhî bir lütuftu belki de. Fırsatı kaçıramazdı, ninesinin dizi dibinde geçen o hülya dolu günlere kendini teslim ediverdi…
İşte, yine o efsunlu tülbentten gözlerini alamıyordu. Konuştuğu zaman etrafına inci, mercan, nurlar saçan bu sevimli ihtiyar; torununun bir yandan kumral saçlarını okşarken diğer yandan;
“–Güzel yavrum, Peygamberimiz’in güzel bir öğüdü var… Sana söyleyeyim mi?”
“–Elbette nineciğim!”
“–Yarın kıyâmetin kopacağını bilseniz, elinizdeki fidanı bugün mutlaka dikiniz…”
Hatırladığı bu son cümle, onu daldığı deryâdan bir anda çıkardı. Ninesine rahmet diledi.
Beyaz güvercini de unutmamıştı. Ona şükranlarını sunmak istiyordu. Pencereye doğru uzandı. Ancak güvercin, güvercindi işte; alıp başını bir yerlere gitmişti. Sanki onu duyacakmışcasına, sokağa doğru seslendi:
“–Lütfen tekrar gel, sana bir borcum var artık!”
Filo iptal edilmiş olsa da, içinde daha güçlü bir seferin hazırlıkları çoktan başlamıştı bile… Biraz daha berraklaşan zihniyle bir fikir bulmuştu. Yarın işe varır varmaz arkadaşlarına yeni bir yardım hareketi başlatacağını duyuracak, gönüllü olmak isteyenlerden bir ekip oluşturacaktı.
“–Artık bir saniye bile gecikmek yok, vakit hareket vaktidir!” demesiyle uyuştuğu yerden kalkması bir oldu. Fikrini ev halkına açmak üzere sabırsız adımlarla salona yöneldi.