O; HER ZAMAN, HER YERDEDİR!..

Rıfat ARAZ rifat_araz@yahoo.com

 

 

Gel, yakın ol, eyle tâzim;

O; her zaman, her yerdedir!..

Mülk O’nundur, O’dur Hakîm;

O; her zaman, her yerdedir!..1

 

Çek, şu gözün perdesini;

Gör, varlığın secdesini!..2

Duy, o kulluk müjdesini;3

O; her zaman, her yerdedir!..

 

Gönül; anla, tut ahkâmı;

Hak katında, bil İslâm’ı!..4

Gel, ihsanla gör makamı;

O; her zaman, her yerdedir!..

 

Tefekkür et, dünya fânî;

«Mülk benimdir!» diyen hani?..5

Sen, hakkı bil, Hakk’ı tanı;

O; her zaman, her yerdedir!..

 

Ne tefrit et, ne de ifrat;

İlm-i ledün, eyle hasat!..6

Sırtında mı, sonsuz hayat?

O; her zaman, her yerdedir!..

 

Menzil ince, yükün ağır;

Geç, bu yolu, geçti Hızır!..

Ne hat koymuş, ne bir sınır;

O; her zaman, her yerdedir!..

 

10 Ekim 2025, Ankara

 

 

1 Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’in, Bakara Sûresi, 255. âyet-i kerîmesinde; “Allah… O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir, kāimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise;) dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” ve Nisâ Sûresi, 126. âyet-i kerîmesinde; “Göklerde ve yerde ne varsa tamamı Allâh’ındır. Allah, her şeyi kuşatandır.” ve En‘âm Sûresi, 3. âyet-i kerîmesinde; “Göklerde ve yerde Allah O’dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazandıklarınızı da bilir.” ve En’âm Sûresi, 103. âyet-i kerîmesinde; “Gözler O’nu göremez; fakat O, gözleri görür. O, yarattıklarının ihtiyacını bütün incelikleriyle bilip karşılayan ve her şeyden haberdar olandır.” ve Yûnus Sûresi, 61. âyet-i kerîmesinde; “Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’ân’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şâhitler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.” ve İbrahim Sûresi, 38. âyet-i kerîmesinde ise; “Rabbimiz; şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allâh’a gizli kalmaz.” buyurulmuştur. Bu ve benzeri âyet-i kerîmeler; zamandan ve mekândan münezzeh olan Allâh’ın, aynı zamanda her yerde hazır ve nâzır olduğunu bize göstermektedir.

2 “Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan Allâh’a secde ederler (boyun eğerler).” (enNahl, 49)
Sadece yeryüzündeki varlıklar değil; göklerde bulunan, insanların ilâh olarak kabul ettiği ve Allâh’a yakın saydığı bütün varlıklar da Allâh’a secde ederler ve hiçbir şekilde ilâhlıkta O’na ortak değildirler. Bu âyet-i kerîme; aynı zamanda bize sadece yeryüzünde değil, göklerde, yani gezegenlerde de canlı yaratıkların olduğunu bildirmektedir. ([bkz. eş-Şûrâ, 29] [Ebu’l-A‘ Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân, Nahl Sûresi 49. âyet-i kerîmesi ve tefsiri]) “Görmedin mi ki; gerçekten göklerde ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allâh’a secde etmektedirler. (İnsanların) birçoğu üzerine ise (küfür ve kötülükleri sebebiyle) azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir (yüceltici ve) ikrâm edici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapandır. (Her işini hikmet ve adâletle görendir.) (elHacc, 18)

3 Tâğût’a (zâlim yönetimlere ve şeytânî düzenlere) ibâdet ve hizmet etmekten kaçınan ve samimiyetle Allâh’a yönelip bağlananlara gelince, onlar için (kutlu ve mutlu bir) müjde vardır; bu sebeple (tâğûtî otoritelere tâbî olanlara değil) Ben’im (sâdık ve samimî) kullarıma müjde ver (ki onlar nasipli ve şerefli kimselerdir). Ki onlar (müjdelenmiş mü’min kullar, her konuda yazılan ve konuşulan) sözü (dikkatle) dinleyip duyarlar, (ama bunlardan Kur’ân’a ve vicdana en yakın bulduklarına ve) en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allâh’ın kendilerini hidâyete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (ezZümer, 17-18)

4 “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allâh’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allâh’ın hesabı çok çabuktur.” (Âl-i İmrân, 19)

5 “Derken Firavun kavmine şöyle seslendi: «Ey kavmim! Mısır’ın mülkü ve hâkimiyeti, sonra ayaklarımın altından akan şu ırmaklar bana ait değil mi? Fakat birileri sizi bana karşı kışkırtıp hâkimiyeti ele geçirmek istiyor. Bunu hâlâ göremiyor musunuz?»” (ezZuhruf, 51); “Gerçekten Firavun, ululuk taslayan bir zorbaydı; Allâh’ın verdiği kabiliyet ve imkânları boşa harcayıp haddi aşanlardan biriydi.” (ed-Duhân, 31); (Firavun) hemen (halkını) toplayıp, haykırarak; «Ben, sizin en yüce Rabbinizim (efendinizim).» dedi.” (enNâziât, 23-24); Allâh’ın kendisine verdiği iktidara dayanarak, Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrahim; «Rabbim hayat veren ve öldürendir.» deyince o; «Hayat veren ve öldüren benim.» dedi. İbrahim; «Allah güneşi doğudan getirmektedir, haydi sen de onu batıdan getir.» dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez.” ([el-Bakara, 258] [Tefsiri için bkz. Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’ân Yolu Tefsiri, c. 1, s. 408-409])

6 Tasavvuf âleminin büyük sûfîlerinden olan Cüneyd-i Bağdâdî, Hazret-i Musa’nın, Hazret-i Hızır’dan talep ettiği ve vâkıf olduğu «ledün ilmi»nin (bkz. el-Kehf, 65), Hazret-i Ali’nin bildiği ve yakın dostlarıyla paylaştığı bâtın ilminden ayrı bir ilim olmadığına, her ikisinin de aynı ilim olduğuna işaret eder. İlk tasavvuf klâsiklerinden olan el-Lüm‘a adlı eserin müellifi Ebû Nasr Abdullah bin Ali bin Muhammed es-Serrâc et-Tûsî (v. 378/988)’ye göre, hem mukaddes kitâbımız Kur’ân’ın, hem Peygamberimiz’den sâdır olan hadislerin, hem de mensubu bulunduğumuz İslâm’ın da yine zâhir ve bâtın anlamları vardır. Sûfîlere göre; “…Allah size zâhir ve bâtın nimetlerini bol bol vermiştir…” (Lokmân, 20) meâlindeki âyet, bu hususu teyit eder. “Kezâ, Cibrîl hadîsinde bahsedilen; «İslâm» zâhir, «îman» bâtındır; «ihsan» ise zâhir ve bâtın hakikatlerinin birliğidir.” şeklindeki hüküm de yine bu hususu açıklayıcı mahiyettedir. ([Bkz. Ebû Nasr es-Serrâc, el-Lüm‘a] [nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Tâhâ Abdülbâkī Sürûr, Kahire 1380/1960, s. 22] [Ayrıca, bkz. Süleyman ULUDAĞ, Bâtın İlmi, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1992, c. 5,s. 188-189])