MİSAFİRPERVERLİK
Mehmet MENCET

Misafirperverlik; şu anda çok ihtiyaç duyduğumuz, unutulmaya yüz tutmuş gelenek ve göreneklerimizden. Aklımızda kalan güzel hâtıralar. Hem güzel dînimizin hem de millet olarak en güzel hasletlerimizden. Eskiler der ki:
“İnsan, insanın ağrısını alır.” Yani gamını, kederini alır.
Eskiden psikolog yoktu ya da ileri derecede sinir hastalıklarından muzdarip kişiler giderdi. Çünkü gönülden inanan, vecd ile ibâdet eden ve dostlarıyla ülfet eden bir insan kolay kolay psikoloğa ihtiyaç duymazdı.
Tabiî ki, tedavi gerektiren psikiyatrik rahatsızlıklar bu bahsin haricindedir.
Her zaman, her konuda kapısını çalabileceğin bir dostun varsa mesele yok! Eğer seni seven, iyiliğini isteyen biri ise, senin her türlü probleminin çözümüne yardımcı olur. En azından seni dinlemekle ferahlatır.
Peygamberimiz –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;
“Farz ibâdetlerden sonra en önemli şey, bir mü’minin gönlüne sürur vermektir.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l–Kebîr, c. 9, s. 71, hadis no: 1179) buyuruyor.
Kudsî hadîs-i şerifte buyurulur:
“Allah Teâlâ kıyâmet gününde şöyle buyurur:
«–Ey Âdemoğlu, Ben’i doyurmanı istedim, doyurmadın.»
Âdemoğlu;
«–Sen Âlemlerin Rabbi iken ben Sen’i nasıl doyurabilirdim?» der.
Allah Teâlâ;
«–Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini Ben’im katımda mutlaka bulacaktın. Bunu bilmez misin?» buyurur.” (Müslim, Birr, 43)
İşte misafir de Allâh’ın böyle imtihan için gönderdiği kullardır. Atasözümüz bile var;
Misafir on kısmetle gelir; birini yer, dokuzunu bırakır. diye.
Bazen kapı çalınır; çok sık görüşmesek bile bir komşumuzdan, bir arkadaşımızdan bir tabak ikram gelir. Bakarım ertesi gün misafir gelir, yani misafir gelmeden kısmeti gelir. İkrâm eder;
“–Bunlar size geldi.” derim.
Her şeyin bir zekâtı olduğu gibi, evin zekâtı da misafirdir.
“Allah Teâlâ, hayır murâd ettiği kişiye hediye olarak misafir gönderir. Misafir rızkıyla gelir, ayrıldığında da Allah ev halkının günahlarını bağışlar.” (Ebû Nuaym, Mârifetü’s-Sahâbe, 1723)
“Allâh’a ve âhiret gününe inanan, misafirine ikrâm etsin.” (Buhârî, Nikâh, 80, Edeb, 31, 85, Rikāk, 23; Müslim, Îmân, 74, 75, 77)
Misafir on kısmetle gelir; birini yer, dokuzunu bırakır.
Evlerimiz saray yavrusu gibi; her türlü konfor, her türlü işlerimizi kolaylaştıracak makineler (fırınlar, ızgaralar, hattâ kahvenin bile makinesi) var. Dolaplar yiyecek dolu, ama bizde kolaycılık var. Eskiden her şey elle yapılır, üretilir, buna rağmen misafir baş tâcı edilirdi. Hiç bir emek esirgenmez, evin en güzel yeri, en güzel tabakları, örtüleri misafir için saklanırdı. Bu, misafire verilen değeri gösterirdi. Yoksa; «Benim bardağım, tabağım güzelmiş desinler!» diye değil. Misafir odalarımız vardı. Her an temiz, düzenli, misafire açık. Şimdi televizyon baş köşede, herkesin elinde telefon, dışarıdan bir gelen olunca da, çocuklar çil yavrusu gibi dağılıp odalarına gidiyorlar.
Misafir, kapıda güler yüzle karşılanır, mutlaka ikramlarda bulunulurdu. Eğer uzaktan gelmişse yemek yedirilirdi. Hiç tanımadığımız kişiler bile; «Tanrı misafiri» diye ağırlanırdı.
“Misafir sevmeyende hayır yoktur.” (Ahmed, Müsned, IV, 155) buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Misafir sevmeyenin dostu az, misafir gelmeyen evin tozu çok olur. «Misafir gelecek gibi evini, ölüm gelecek gibi kalbini temiz tut!» sözü vardır.
Eskiden ulaşımın bu kadar kolay olmadığı, konaklanacak yerlerin bulunmadığı zamanlarda bile, herhangi bir müslümanın kapısı çalınır; «Tanrı misafiri» kabul edilirdi.
Anadolu’muzda hâlâ birçok yerde misafire çok önem verilir; mutlaka sofralar kurulur, ikramlar yapılır.
Herkes muhtaç olduğu için ya da; «Gidip bedavadan yiyip içeyim.» diye gelmez. Bir güler yüz, bir gönül sohbeti için gelir. «Her gördüğünü Hızır bil!» derler. Anadolu’da hâlâ bu gelenekler vardır. Hiç tanımasalar bile size bir sofra açarlar. Yine büyüklerimiz derler ki:
“Misafire mutlaka bir şeyler ikrâm edin, su bile olsa. Yoksa mezar ziyareti gibi olur.”
Misafirperverlik öğretilen bir şey değil, paylaşılan bir şeydir.
Misafir; ev sahibinin gamını, kederini alır götürür. Kul, kulun duâsı ile kurtulur. Yürekten gelen bir bakışın, bir dokunuşun, bir selâmlamanın verdiği haz her şeyin üstündedir. Yeme, içme ve ikram söz konusu olsa bile; esas mesele, kalp alışverişidir. Kapıyı açtığındaki güler yüz, samimî bir davet, gelen kişiyi rahatlatır.
Misafirperverlik bir gönül alışverişidir. Evin dekoru isterse saray olsa, elinizden gelen bütün ikramları önüne serseniz, misafir; biraz sonra gideceğini ve giderken de bu kadar değerli olan şeylerin hiçbirinin kendisine ait olmadığını ve götüremeyeceğini iyi bilir. Misafir olmanın da kendine has kaideleri vardır:
Ev sahibine sıkıntı vermemeli, onun fedâkârlıklarını sû-i istimal etmemelidir. Yani kendi değerini korumalıdır.
“Misafirlik üç gündür!” (Buhârî, Edeb, 85) buyuruyor Peygamber Efendimiz. Daha sonrası sadakaya gider.
Misafirle yenen yemekten, sorgu sual olmaz.
Yüce dînimizde misafir; bir rahmet ve bereket vesilesi sayılır, evinde misafir ağırlayıp onu memnun ederek uğurlamak, güzel bir ahlâkî haslet olarak kabul edilir.
İşte dünya hayatı da böyle değil mi? Altın beşikte, ipekler içinde büyüsek bile, bir gün; “Bu kadar misafirlik yeter. Ebedî evine dön! İrciî!” denilecek.
İşte biz; «Burada ebedî kalacağız.» zannıyla ev sahibi gibi davranırsak olur mu? Vücudumuz da dâhil her şey emânet; «Bırakıp gideceğim!» diye misafir olduğumuzun şuurunda mıyız?
Rabbimiz’in bize bu dünyada lutfettiği kaderle, bize verdiği imkânları, gerek mal gerek beceri, akıl gibi nimetleri sadece kendimize mi kullandık? Yoksa Rabbimiz’in kullanma kılavuzu gibi, hayat düsturumuz olan Kur’ân-ı Kerîm’e göre ve –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in yaşadığı gibi mi yaşadık?
Bir güzel söz daha:
“İslâm size misafir geldi. Onu iyi ağırlayın ki, âhirette o, sizi ağırlayacak.” (Mahmud Efendi)
Lokma; karın doyurmaz, şefkat artırır.
Misafirlik deyince; bu anlatmaya çalıştığımız konuda, hayatımızda önemli bir yer tutan Urfa’da yaşadıklarımızın örnekleri unutulmaz bir iz olarak kaldı bizde.
1974 yılında, o zaman karayolu ile giden hac konvoyları Urfa’ya gelir, orada bir gece konaklar, ondan sonra yola çıkarlardı. Belediye;
“Müsait olanlar için, hacca gidecekleri misafir almak isteyenler varsa, Halil İbrahim makamında buluşsunlar.” diye anons ederdi.
Biz bir yakınımızı karşılamak üzere gitmiştik. İki tane küçük çocuk yanımıza gelip bizi de yolcu zannederek;
«–Ne olur siz de bize gelin!» diyerek bizi evlerine götürmek istedi.
Önce anlamadık;
«–Neden size gidelim yavrum?» deyince;
«–Hacca gitmiyor musunuz? Bu gece bizim misafirimiz olun.» dediler.
O kadar duygulandık ki!
Hiç tanımadığınız insanları evinizde misafir ediyorsunuz. Beyi olmayan hanımlar, sadece hanımları alıyor. Müsait olanlar aileleri alıyor. Bu ne güzel bir kardeşlik, dostluk! Ne güzel bir misafirperverlik!
Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi. Misafir, ev sahibinin günahlarının affına sebep olur. Onun için misafirin duâsı makbuldür, duâ ettirelim. İnşâallah misafir, bin bereket ve rahmetle gelir.
Misafirin, yolcunun, ana-babanın, hastanın duâsı reddolunmaz. Misafirin önünde sofra bulunduğu müddetçe, melekler ev sahibi için istiğfâr ederler. Misafire ikramda israf olmaz.
“Gerçek misafirperverliğin olduğu yerde çok söze ihtiyaç yoktur.” (Kızılderili atasözü)