Mevlânâ Hazretleri’nde; TEVEKKÜL

Z. Özlem ABAY o.abay@hotmail.com

 

Sözlükte «Allâh’a güvenmek» anlamındaki vekl kökünden türeyen tevekkül; «birinin işini üstüne alma, birine güvence verme; birine işini havale etme, ona güvenme» mânâlarına gelir. Birine güvenip dayanan kimseye mütevekkil, güvenilene vekîl denir. Tevekkül dînî ve tasavvufî bir terim olarak; «Bir kimsenin kendini Allâh’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allâh’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi» şeklinde tanımlanmaktadır. (elMüfredât, «vkl» md.; Lisânü’l-Arab, «vkl» md.; Tâcü’l-arûs, «vkl» md.; Gazzâlî, IV, 259)

 

Bizler yaptığımız işlerde, aldığımız kararlarda, kısaca hayatımızın her merhalesinde Allâh’a ne kadar güveniyor ve sığınıyoruz? Teveccühümüz, ilticâmız Rabbimiz’e mi? Yoksa fânîlerden medet umup, onların kapısına mı sığınıyoruz? Îmânımızın ne kadar kavî olduğunu gösteren mihenk taşlarından biridir tevekkül.

 

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

 

“Asla ölmeyecek, hakikî hayat sahibi ve daima diri olan Allâh’a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbîh et!..” (elFurkān, 58)

 

Yaratan, halk eden sadece Allah’tır. Hayır ve şer ne varsa Rabbimiz tarafından yaratılmaktadır. Bize düşen, yapacağımız her işte elimizden gelen çabayı göstermek ve sonucu Rabbimiz’e bırakmaktır. Bir hâdise, bizim arzu etmediğimiz gibi sonuçlanabilir; lâkin bunda da yine Rabbimiz’in bizim bilmediğimiz, göremediğimiz hakkımızda hayırlı olan bir takdîri vardır. Kula düşen, teslîmiyet göstererek kabullenmek ve râzı olmaktır. Yine bu kabullenişle beraber, Rabbimiz; kendisine hamd ve tesbih etmemizi istemektedir.

Günümüz insanının sıkıntısı da en çok bu konuda kendini göstermektedir. Îman zayıflığı; aleyhte bir hâdiseyle karşılaştığında Allâh’a teslîmiyetini ve tevekkülünü zedelemekte, rûhunda fırtınalar koparmaktadır. Oysa îman kulun kalbinde kemal bulduğunda, fırtınalar ortasında dahî muvâzeneyi korumak mümkün olacaktır.

İnsan; fıtraten, inanma meyli ile yaratılmıştır. Hayatın med cezirleri karşısında; her zaman, sığınacağı, teslim olacağı aşkın bir varlık aramıştır. Îmân eden insan, Allâh’a olan teslîmiyeti ile bu med cezirler karşısında rûhunu koruyabilmiştir.

Mevlânâ Hazretleri de Mesnevî’de bunu tevhid akîdesi ile dile getirmiştir. Bunu da şöyle ifade eder:

“Şu kâinatta hiçbir mahlûk, yani yaratılmış yoktur ki, Allâh’a muhtaç olmasın, onunla ilgisi bulunmasın…” (Mesnevî, c. IV, b. 3695, Şefik CAN)

 

Kul kendine Rabbinden başka mâbudlar edinmek isterse, muhtaçlığını da onlara arz etmesi gerekir. Oysa Allah’tan başka; kulun ihtiyacını görecek, talebini karşılayacak yoktur. Bu; kulun kendine Rab olarak Allâh’ı bilmesinde, en önemli unsurlardan biridir. Gökteki kuşların, yeryüzündeki tüm yaratılmış canlıların ve insanların rızkını veren, ihtiyacını gideren Allah’tır. İlticâ edene cevap veren yine O’dur. Kişinin Rab olarak Allâh’ı bilmesi ve sadece O’na yönelmesi, tevhid akîdesinin en önemli özelliğidir. Kulun güvenebileceği yegâne dayanak Allah’tır. Bunu bilmek kula bir güven ve emniyet hissi yaşatır. Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’de şöyle buyurur:

“Bilgisizlik, yani Allâh’ın bizimle beraber olduğunu bilmemek; O’nun zindanıdır. Bu hâli, bu ihsânı bilmek, hissetmek de; O’nun bağı, bahçesi, köşkü, sarayıdır. Uykuya varırsak; O’nun aşkıyla kendimizden geçmişiz, O’nun mesti olmuşuzdur. Uyanık bulunursak; O’nun yazdığı destanda, bize verdiği rolü yaşarız. Eğer ağlarsak; O’nun rızıklarla, bereketlerle dolu bulutuyuz. Gülersek, O’nun parlak şimşeği oluruz. Kızar, hiddete kapılır savaşa girersek, bu; O’nun kahrının aksi, celâlinin tecellîsi olur. Barışır, özür dilersek, bu da; O’nun sevgisinin açığa çıkışıdır, görüntüsüdür.

 

Bu karmakarışık dünyada biz kim oluyoruz? Biz birer gölge varlık, birer hiçten ibaretiz. Hiçbir harf ile birleşmeyen, hiçbir nokta olmayan elif gibiyiz. Bizden zuhûr eden her hareket ile her hâl, O’nun esmâ ve İlâhî sıfatlarının bir tecellîsidir.” (Şefik CAN, Konularına Göre Mesnevî Tercümesi, c. 1-2, s. 110, b. 1511-14)

 

Kulun Rabbi karşısında âcizliğini ve hiçliğini bilmesi, her hâdisâtın yaratıcısının da Allah olduğunu bilmesi, kulluğun kemal noktasıdır. İnsan başına gelen hâdiseler karşısında, bu sayede ayakta kalır ve kendini kaybetmez. Ümitsizliğe düşmez. Îmân etmiş olmak imtihan olmayacağımız anlamına gelmez. Aksine en büyük imtihanları önce peygamberler sonra evliyâlar ve mü’minler yaşamıştır. Çünkü îman da ispat ister. Yaşadığımız menfîlikler karşısında; isyan etmeden tevekkül ile Allâh’a sığınmak, bizim îmânımızın mihenk taşıdır. Bize düşen, yaşadığımız her hâdisede elimizden geleni yapmak ve sonucu Allâh’ın takdîrine bırakmaktır. Bu; işte, güçlü bir îmân ister. Çünkü kulun fıtratında, yaşadığı menfîlikler karşısında hemen isyan etme meyli vardır. Arzu etmediği bir hâdiseyle karşılaştığında, hemen; «Neden benim başıma geldi?» sorgulaması yapmaktadır. Bunun için gerçek tevekkül sahipleri, kalben Allâh’a tam bir îmân ile bağlanmışlardır. Allah Teâlâ;

“…Eğer mü’minler iseniz, ancak Allâh’a tevekkül edin.” (el-Mâide, 23) buyurmaktadır.

 

Bu; câhil bir anlayışla, hiçbir şey yapmadan kuru kuru işin sonucunu sadece Allâh’a bırakmak değildir.

“Çalışıp gayret etmeden işi tembelliğe vardıran, sonra da;

 

«–Biz tevekkül ehliyiz.» diyen kimseleri Hazret-i Ömer –radıyallâhu anh-;

 

«–Siz Allâh’a değil, başkalarının malına güvenen yiyicilersiniz. Hakikî mütevekkil; toprağa tohumu attıktan sonra Allâh’a güvenen insandır.» diye azarlamıştır.” (Osman Nûri TOPBAŞ, 2014 Kasım sa. 117)

 

Yazımızı Mevlânâ Hazretleri’nin sözleri ile nihayete erdirelim:

 

“Sıkıntıda ve genişlikte Allâh’a tevekkülden ve tamamen teslim olmaktan başka her şey; aldatmacadır, tuzaktır.” (Mesnevî, defter. 1, beyit. 469)