İSRAF, KÜRESEL BİR ÂFETTİR

Nurten Selma ÇEVİKOĞLU nurtencevikoglu@hotmail.com

 

 

Yaşadığımız devirde, insanlar arasında bir alışveriş merakı almış başını gidiyor. Büyüğünden küçüğüne, yaşlısından gencine her yaştan insanlar; büyük bir istekle alışveriş yapma derdindeler. Eskiden mağazaların yoğun olduğu yerlerde, şimdilerde ise alışveriş merkezlerinde kalabalıktan geçilmiyor. Sanıyorsun ki, insanlar bir kıtlıktan çıkmışlar! Bilhassa büyük AVM olarak tanımlanan yerlerdeki o kalabalık, doğrusu bizi ürkütüyor.

 

Sermaye çevreleri, insanları alışveriş merkezlerine çekebilmek için son senelerde; «Yılbaşı, Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü…» gibisinden günler îcat ederek, alışveriş yapmaları için çok çeşitli ve albenili reklâmlarla insanları etkiliyorlar. Ayrıca; «yaz sonu indirimleri, yeni sezon ürünleri, kış sonu indirimleri», şimdilerde; «Efsâne Kasım, muhteşem hafta sonu indirimleri» gibi şatafatlı puntolarla, insanları âdeta «alışveriş bağımlısı», hattâ bir ileri boyutta söylersek; «alışveriş şaşkını» hâline getiriyorlar. Şimdi de Kasım ayındayız ya, özellikle uyarmak istiyorum.

 

İnsanlar sosyal medyadaki reklâmların câzibesine kapılarak, hiç ihtiyacı olmasa dahî alışveriş merkezlerine; «Bir dolaşayım, bakayım neler var?» diye gidiyor. Sonra hiç ihtiyacı olmayan, aslında almayacağı şeyleri almış ve çantasını doldurmuş olarak evine dönüyor. Günümüzde alışverişler bazı çevrelerde, neredeyse bir kültür hâline geldi. İnsanlar alarak mutlu oluyorlar. Belki senede bir kez bile kullanılmayacak eşyalar, evlere bir sürü gereksizler tıkıştırılıyor. Sonra da evde oturacak yer kalmıyor.

 

Böylesi boş, lüzumsuz alışverişlerle evlerin bütçesi de sarsılıyor. Alınan gereksiz araç ve gereçler yahut kısa zamanda değiştirilen eşyalar yüzünden eşler birbirine giriyor, hânelerde devamlı çatışmalar çıkıyor, bu durumlarda ev ortamı menfî bir havaya bürünüyor, çocuklar olumsuz etkileniyor. Meseleyi genişletirsek, bunların memleket hattâ dünya ekonomisine de olumsuz yansımaları oluyor. Şurası kesin ki; bu tür kişiler, hem sermayelerini hem zamanlarını hebâ ediyorlar. Bizim kültürümüzde, israf derecesinde yapılan alışverişler; insanlara dünyalarında da âhiretlerinde de kâr ettirme yerine zarar ettiriyor. Maalesef bu husus, bir tüketim çılgınlığı hâline geldi. Bari alıyorsun, o zaman «boykot ürünleri»ni tercih etme, yerli malı kullan. Bizim mallarımız da eskisi gibi değil, artık her şeylerimizi kaliteli yapabiliyoruz hamdolsun. Kātillere ve ona destek verenlere keseni açma. Bütün bunlar, müslümanın mes’ûliyeti altında olan hâllerdir. Aç gözünü! Milyonlarca kardeşimizi sırf kendi inanışları yüzünden öldürenleri, şehîd edenleri paranla besleme kardeşim, uyan artık!

Unutulmayalım ki; hem kendi bulunduğumuz memleket çapında hem dünya ölçeğinde, pek çok insan, açlık durumunda hayatını idâme ettiriyor. Afrika’daki derileri kemiklerine yapışmış insanları görünce yüreğimiz ağlıyor. Hele şimdi Gazze’de aylardır açlıktan çok zor durumda olan kardeşlerimiz ise ayrı bir üzüntü kaynağı, kahroluyoruz. Çılgınca alışveriş peşinde koşanları da doğrusu anlayamıyoruz.

 

Bizim dînimizde ve kültürümüzde «israf» yasaklanmıştır. (Bkz. el-A‘râf, 31) Biz tasarruf toplumuyuz. Geçmiş senelerde; eskiyen giysiler, çoraplar yamanırdı, sökükler dikilirdi, şimdilerde yamamak da ne?

 

Gençler yamanın ismini bile bilmiyorlar, sökülenler ise giyilmiyor;

 

“Bana bunu mu lâyık görüyorsun?” denilerek hemen yenisi isteniyor. Bu durumda, tabiî anne ve babalar kendileri israfa dikkat edecekler ki, çocukları da öyle olsun. Ama maalesef ebeveynler, çocuklarını âdeta israf denizinde yüzdürüyorlar. Çağdaş ve modern hayat adı altında inanılmaz israflar yapılarak; moda, lüks, rahat ve konforlu yaşamaya çalışmak, insanları sürekli almaya ve her şeylerini yenilemeye teşvik ediyor. Çünkü «moda» denen bir tür kölelik îcat edildi; devamlı değişen şeyler, ister istemez modaya uyan bugünkü hür görünen köleleri, maalesef eşyanın esiri etti. Bu arada arz talep dengesinde müthiş artışlar var, stokçuluk var, aşırı zamlar alışverişi neredeyse kültür hâline getirenlerde bütçe yıkımını beraberinde getiriyor.

 

Hakikaten alma isteğinin sonu yok! Vitrinleri gezdikçe, reklâmlara baktıkça insanın arzuları dinmiyor, aldıkça alası geliyor! Müthiş bir kayıp söz konusu; zaman israfı, para israfı, ahlâkî israf neresinden bakarsan, bu konuda, ziyan ve kayıp var. Geçmişte büyüklerimiz bir masa alacak olsalar dahî; «Hakk’a nasıl hesap veririm?» endişesinde olurlardı. Zarûreten aldıklarını da çok îtinayla senelerce kullanırlardı. Şimdi öyle mi ya? Bir kaç senede bir perde değiştirenler, eskimeyen eşyaları yenileyenler; modaya uyan çağdaş görünümlü kölelerin, saymakla bitmeyen eş dost kıyaslamaları ile yeni şeyler alma isteği artık hastalıklı bir hâl aldı. Bunun bir sonu olmalı, pek tabiî ki nefsî arzuların sonu gelmiyor ama gelmeli, yoksa bu gidiş, gidiş değil…

 

Bu girişten sonra; «İsraf nedir?» dersek; israf, bir kaynağın ya da bir malzemenin gereksiz yere harcanması yahut boşa gitmesi anlamında kullanılabilir. Savurganlığı ve aşırı tüketimi hatırlatır. İsraf, bir çeşit davranış bozukluğudur. Günümüzde artık çılgınlık boyutuna gelmiş olan israf hususunda, insanların farkındalığının artması gereklidir. Elbette bunun için eğitim lâzımdır. Gayesiz, hedefsiz, faydasız tüm işler israftır.

 

İsraf deyince hemen akla; gıdâ, su ve elektrik israfları geliyor. Oysa günümüz dünyasında hayatın her merhalesinde korkunç israflar yaşanıyor. Meselâ; zaman israfı, yaşarken fark edilmeyen en büyük israftır. Bu hususta Prof. Dr. Aziz ALGÜL şunları söylüyor:

 

“Zaman ücretsizdir ama paha biçilmez bir mefhumdur. Bir insan, ortalama 78 yıl yaşar. Hayatının 10 buçuk yılını çalışarak harcar. Zaman, paradan daha değerlidir. Çalışanların % 50’si işinden memnun değil ve işinden ayrılmak istiyor. Maalesef dünyanın pek çok bölgesinde ve Türkiye’de işyerlerinde; «verimli zaman geçirmek» yerine «çok zaman geçirmek» anlayışı benimsenmiş durumda. Gelişmiş ülkeler bu yanlışın farkına varmışlar. Araştırmalar yapıyorlar, iş saatlerini kısaltmak için çalışmalar yürütüyorlar.”

 

Meselâ; «su» konusunu ele alalım. Bir musluktan damlayarak akan su israfı senede 3 metre küptür. Ülkemizdeki yaklaşık 19 milyon konuttan yalnızca % 10’unda bu durumun olduğunu düşünürsek, memleketimizde yaklaşık 11 milyar liralık paramız ziyan oluyor, suyu söylemiyorum bile… Dikkat çekmeyen başka bir su israfına değinelim; bir kişi günde iki defa, bir dakika süresince musluğu kapatmadan dişlerini fırçalasa, senede 8 ton su israf oluyor. Nüfusumuzun % 20’sinin böyle yaptığını varsayarsak, tam 13 milyar liralık kaynak kaybı söz konusu oluyor. Başka bir misal, ortalama 4 kişilik bir ailenin duş süresi sadece 1 dakika kısaltılsa, senede 18 ton su tasarruf ediliyor.

 

Yukarıda verdiğimiz istatistikî bilgilere dayanan araştırma sonuçlarından anlaşılan odur ki, ülkemizin millî gelirinin % 15’i israf ediliyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için bu, uygun bir rakam değil.

 

İsraf konusunun en ehemmiyetli alanlarından olan «gıdâ» hususunda şu yanlışlar yapılıyor; genelde yanlış tüketim alışkanlığı sebebiyle, ihtiyaç fazlası boş yere alınan fakat kullanılmadan çöpe atılan yiyecekler önemli bir yer tutuyor. Aynı zamanda gıdâ israfı; daha çok işleme, satış ve tüketim sırasında görülüyor. BM tarafından 2021’de oluşturulan «Gıdâ İsraf Endeksi Raporu»nda dünyada genelde tam 931 milyon ton gıdâ israf ediliyor. Bu oran ülkemizde her sene 7,7 milyondan fazladır. Her sene, her kişi 93 kilogram yiyeceği çöpe atıyor. Türkiye; kişi başına en çok gıdâ israfının yapıldığı 10 ülke arasında 3. sırada. Bu hakikaten korkunç bir rakam!

 

Enerji israfı da en çok yapılan israf çeşididir. Konutlarda ısıtma ve aydınlatmada kullanılan enerjinin % 35’ini israf ediyoruz. Araştırma merkezlerinin verdiği bilgilere göre; konutlarda verimli aydınlatma sistemlerinin ve tasarruflu elektrikli ev âletlerinin kullanımıyla ortalama 4,7 ton petrole eş değer miktarda enerji tasarrufu sağlanabilir.

 

Dünyada ve ülkemizde israf konusu; her boyutta, neredeyse küresel bir felâkete dönüşmüş durumda. Bir tarafta obezite hastaları, bir tarafta derileri kemiklerine yapışanlar… Bir yanda son derece lüks ve refah içinde israfın son boyutunda yaşayanlar, bir tarafta fakirlikten kıvrananlar… Bu sebeple, bu ayki yazılarımızda Yüzakı ailesi olarak, bu önemli hususu işlemek sûretiyle, insanlar arası farkındalığı artırmak dileğindeyiz.

 

Şurası ehemmiyetli bir hakikat ki israf; tasarruf ve iktisattan uzak hayatlarda şükürsüzlük, kanaatsizlik; devamlı, yaşananlardan şikâyetlenme, denge bozuklukları ve rûhî tatminsizlikler oluşturuyor. Bunlara ilâveten; riyâ, hırs, samimiyetsizlik, başka insanlardan medet umma, devamlı istemeye meyil ve en önemlisi de fakir bir hayata yol açıyor. Yaşanan asırda, insanlar; ölçüsüz ve dengesiz harcamalarda bulunarak, kendisine bahşedilen nimetlerin sanki hiç hesabını vermeyecekmişçesine sorumsuz davranıyor. (Bkz. ez-Zilzâl, 7-8) Hâlbuki biz müslümanlar, ölçülü ve dengeli bir hayat felsefesini yaşantımızın merkezine koymuş insanlarız. İnançlı insanlar; iktisat ve gönül tokluğu prensibini, rûhunun ve yüreklerinin derinliklerine ve dahî zihinlerine oturtarak yaşasalar, hayat bambaşka bir çizgide yürüyecektir.

Bilhassa mü’minlerin, bu kadar aç ve açıkta olan kimsesiz insanların bolca bulunduğu bir dünyada yaşarken; yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya alımlarında gayet tevâzuyla, sade, süssüz, yalnızca asgarî zarûretleri ihtivâ edecek bir yol izlemeleri tavsiye olunur. Peygamberimiz –aleyhisselâm-’a dünyalar bahşedilmişken, O’nun gözünde âdeta dünya çer çöp hükmündeydi. Rahat ve lüks bir hayat yaşayabilecekken, O; sadeliği ve mütevâzîliği tercih etti. Âhiret gerçekliği, dünyaya tercih edilmeyecek kadar net ve değerliydi. Böylesi bir hayat tarzı, bugün var olan pek çok probleme çare olabilecek niteliktedir. Hem böylesi bir hayat, daha ahlâkî ve daha insânîdir. Bu tür insanların ruhları da; canlı, dinamik, her dâim coşkun ve morallidir.

 

Geçmişten bu yana insanlar, bugünkü gibi maddî imkânların bollaştığı bir devirde yaşamamıştı. Dolayısıyla bugün insanlar; âdeta bir tüketim çılgınlığı yaşarcasına, rahat ve lüks içindeki harcamalarında artık en son noktaya ulaşmışlardır. Bugün dengeli yaşama anlayışı, insanların hayatından çıkmış vaziyette. Hâlbuki İslâm’da «vasat ümmet» (el-Bakara, 143) tabiri esastır. Yani müslüman; her yaptığı işinde, ölçülü ve dengeli davranışlar sergiler, aşırıya kaçmaz.

 

Boşa harcanan vakitler, lüzumsuz yanan ışıklar, gereksiz kullanılan araç ve gereçler, yazılıp yazılıp, karalanan sonra çöpe atılan kâğıtlar… Daha saysak, bu listeyi uzatabiliriz. Bugün neredeyse hayatımızın tümünü kuşatan bir israf denizinde yüzmekteyiz. Dünyada ve memleketimizde kriz boyutuna yükselmiş olan israf konusu, asrımızda küresel bir âfete dönüşmüş durumdadır.

Bugün israf; harcamalarda, inancın-dînin-aklın-örf ve âdetlerin uygun bulduklarının hâricine çıkmaktır. Yine israf; elde olanların haddi aşar boyutta, ölçüsüzce, gaye istikametinden sapmış bir vaziyette, tedbirsiz ve îtidal dışı kullanılmasıdır. Kısaca özün değil; ana gayenin hâricinde kullanış, israfı çağrıştırır. Dînî literatürde; insanın kullukta dengeyi yitirmesi, yaratılış maksadına uygun davranmaması konuları da, israf sınırlarına girer. Aslında israftaki ölçü, şerefli Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tanımlanır:

 

“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (elİsrâ, 26-27)

 

İsraf hususunu bugün yaşanan hayat içinden değerlendirirsek; Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna lutfettiklerinin, kendi maksatlarının dışında kullanılmasıdır. Günümüzde oturulan binalardan, ev tefrişâtından tutun da ev içi aksesuarlara; giyim-kuşamdan, vakit mefhumundan, sağlık nimetine kadar hayatın pek çok merhalesinde israfın çerçevesi genişletilebilir. Bir müslümanın az miktarda suyla abdest alabilecekken, daha fazla su akıtması israftır. Kişi kendi biyolojik bünyesine göre 7 saatlik uykuyla dinlenebiliyorsa, onun 8-9 saat uyuması israftır. Doyacak kadar yemek yemenin dışında yenilenler israftır. Bir insanın zarurî ihtiyaçlarının dışında yaptığı, her çeşit harcamaları israftır. Yani insanoğlunun; kendisine bahşedilen dünya nimetlerinden istifade ederken, aşırılığa gitmemesi, îtidalden ayrılmaması gerekir.

 

Bugün bütün dünya milletlerinde; gerek estetik zevki gerekse farklı sebeplerden dolayı, neredeyse bir «israf sarhoşluğu» yaşanıyor. Bu husus; tüm ülkelerde, çok ciddî kriz boyutunda, ekonomik sıkıntılara sebep oluyor. İşin arka boyutunda, emeğin israfından vaktin israfına, gıdâ ve su israfından enerji israfına, bedenin israfından ruh israfına kadar pek çok ehemmiyetli hususlar mevcut. Bunun böyle olmasında; insanların Allah Teâlâ Hazretleri’nin koyduğu kanun ve kurallara uygun hareket etmeme ve bize bahşedilen nimetleri yerli-yerince ve ölçüsüzce kullanmama konusu yatıyor. Elbette şu kesin ki, bu konu bir eğitim ve zihin meselesidir.

 

Bugün yaşanan modern ve çağdaş hayatta, hiçbir zarûret-i asliyeden olmayan pek çok lüzumsuz eşya ve edevâtı; insanlar çeşitli algı yönetimleriyle, zarûret olarak zihnine yerleştiriyor. Bugün el emeği, alın teri mefhumu da rafa kaldırılmış durumda. Dünya kaynaklarının düzgünce, îtidal üzere kullanılmaması; kâinattaki ilâhî dengenin bozulmasına yol açıyor. Boşa atılan ürünler, emek ve kaynak israfına yol açıyor. Bugün maalesef, kullanıp atmak sanki moda oldu. Dolayısıyla bu vesileyle, bazı mesleklerin pabucu dama atılmış durumdadır. Meselâ, ayakkabı tamirciliği, terzilik gibi.

 

Her şey hazır, hattâ tek kullanımlık. «Al-kullan-at» mantığıyla pek çok şey çöpe gidiyor. «Tüketerek mutlu olma» anlayışı, insanları artık esir almış vaziyette. Günümüzde stres atmak için ya alışverişe gidiliyor ya da psikolog kapılarına. Bu nasıl çarpık bir mantık! Oysa güzel dînî alışkanlığımızda; «Biz alarak değil, vererek mutlu oluruz.» «Başkalarını mutlu ettiğin kadar mutlu olursun.» anlayışı bizim felsefemizde esastır. Bugün icrâ edilenlerin; insanları mutlu etmediği, gün gibi âşikâr. Hattâ tüketimde insanların israfa sürüklenmesi, kişileri mutsuz ve bedbaht kılar ve sefâlete sürükler.

 

Şurası kesin ki, insanın bitmek bilmeyen arzu ve istekleri, insanları zengin kılmaz; bilâkis huzursuz kılar, selâmete çıkarmaz. Ebeveynlerin, çocuklarına bu konuda güzel misal teşkil etmeleri gerekir. Büyüklerin yaptıkları işleri îtidal ölçüsünce îfâ ederek, israfa dikkat etmeleri, çocuklarının her istediklerini almayarak, onlara duygularını kontrol etme becerisi kazandırmaları elzemdir. Bu husus aynı zamanda, aile içi iktisat alışkanlığı kazanılmasına sebep olacaktır. Bugün bilhassa batı ülkelerinde belli çaplarda «ekonomik kriz»lerin olduğunu, insanların israf konusundaki duyarsızlığı ve aşırı tüketim hırsları gibi sebeplerinden dolayı borç bataklığından kurtulamadığını görüyoruz. Neticede hemen tüm dünyada, fakir ve zenginlerin dengesizlikleri hâkim.

 

Dünyayı îmar ve ihyâ etmeye gelmiş olan, Cenâb-ı Hakk’ın halîfesi konumunda bulunan insanın; kendi konumuna yaraşır davranması gerekir. Bunun aksi, onu nefsî hevâ ve heveslerinin kölesi durumuna düşürür. Hâlbuki insan; kendisine tevdî edilen vazifelerinin şuurunda olarak, mazlum ve mağdurların hizmetine koşma sorumluluğunu yerine getirse, özel arzularının peşinde koşmaya zaman bulamayacaktır. Dolayısıyla şeytanın tuzaklarına kanmayacak, hattâ insânî sorumluluklarını, diğergamlık boyutunda îfâ ederken, kendisini dahî unutacaktır. Biz geçmişte böyle bir medeniyetin çocuklarıydık. Senelerdir «batı» diyerek peşinde sürüklendiğimiz; bahtsız, çapsız, insânî bir boyutu olmayan, âdeta Âkif’in dediği gibi; «Tek dişi kalmış canavar» diye nitelenen yanlışlara aldanarak, değerli zamanlarımızı boşa tüketmişiz. Bugün Gazze’ye yapılanlar bunu açıkça ortaya koymuştur. Artık toparlanma ve yeniden hakikat-i asliyemize dönme zamanıdır inşâallah.