İRADE PARADA

 

M. Ali EŞMELİ seyri@seyri.com seyri@yuzaki.com

 

 

Hayatın en mühim meselesi kazanç. Kazancın da değişmeyen iki şekli:

 

•Helâl,

 

•Haram.

 

Herkes helâl ve haram hususunda umumî ifadesiyle ve beyan olarak hassas.

 

Lâkin;

 

Zayıf ve zaaf noktası olarak dünya sevgisinin devreye girdiği ve hâkim olduğu kimselerde, helâller ve haramlar arasında türlü türlü çarpıtmalar ve mantık oyunları sahneleri dolduruyor.

 

Maskeler çok.

 

Biri helâlleri haram gösteriyor, biri haramları helâl gösteriyor. Bu mücadele ortasında; helâllere ve haramlara gerçek bir riâyet zorlaşıyor.

 

Bunun çaresi,

 

Âhiret günü bize sorulacak gerçek suâli, şimdi sormak:

 

Nereden kazandın?

 

Nereye harcadın?

 

Hadîs-i şerif çok açık:

 

“Hiçbir kul,

 

Kıyâmet gününde;

 

Ömrünü nerede tükettiğinden,

 

İlmiyle ne gibi işler yaptığından,

 

Malını nereden kazanıp nerede harcadığından,

 

Vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça,

 

Bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1)

 

Hepsi de, insanın kazanıp harcamasıyla orantılı.

 

Su testisi su yolunda.

 

Helâl olan helâl istikametinde.

 

Haram olan haram istikametinde.

 

İşin mücadelesi ve bulanık kısmı;

 

Haramların da helâl iddiasına yaslandırılması. Helâl kelimesinin harama fetvâ için kullanılması. Fâizi Allah haram kılmışken; birtakım kılıflar ve maskeler ardında, güya helâl olacağının fetvâsının verilmesi vesâire.

 

Yani haramlar ve harama bulaşanlar, her dâim sahtekâr bir anlayış harmanında top çeviriyorlar.

 

Bu yüzden;

 

Görüntüde helâl, ancak aslında haram olan bir sürü kazanç şekli ortaya çıkıyor. Bunun yani helâl maskeli haramın mantık ve felsefesi de gerçek helâlden daha kuvvetli şekilde işleniyor, daha kuvvetli şekilde reklâm ediliyor, daha kuvvetli şekilde revaç veriliyor, destekleniyor ve korunuyor.

 

Aslında;

 

Hayatın net aynası, daima şunu göstermekte:

 

Helâl veya haram şekilde para kazanmaya, yani paranın nasıl ve nereden geleceğine dair tercih ve irade; tamamen kişinin elindedir. Fakat kazanılan paranın nasıl ve nereye gideceğine dair irade, tamamen paranın elindedir.

 

Özü itibarıyla;

 

Hayırsız para hayra gitmez. Hayırlı para da şerre gitmez.

 

Kazanç itibarıyla haram parada; daima haram yollara harcanmaya yönelik kuvvetli bir gidiş, âdeta haramdan harama tûfâna dönüşen bir akış vardır. Helâl kazanılmış parada da; daima hayra ve fazîletli bir harmana ve bereketli bir sarfiyat rûhu, şevki mevcuttur. Yani onda da helâlden helâle şelâle gibi bir akış vardır. Hâsılı paranın hayırlı bir şekilde ya da kötü bir şekilde kullanılması yönündeki irade; artık kişinin elinde değil, tamamen paranın elindedir.

 

Bunu görebilmenin yegâne tezâhür noktası da;

 

•Allah için infâk edebilmek,

 

Rızkını şevk ile paylaşabilmek,

 

•Gönülden verebilmek,

 

•Sadakayı şuurla gerçekleştirebilmek.

 

Âyetler ve hadisler hep bu hakikati etraflıca beyan etmekte. Bu öyle mühim bir fârika ki, Allah bizzat yemin ederek ifade buyurmakta:

 

Yemin olsun;

 

(Ortalığı) bürüyüp örttüğü zaman

 

Geceye! (elLeyl, 1)

 

Yemin olsun;

 

Açılıp ağardığı vakit

 

Gündüze! (elLeyl, 2)

 

Yemin olsun;

 

Erkeği ve dişiyi

 

Yaratana ki… (el-Leyl, 3)

 

Hiç şüphesiz;

 

Sizin işleriniz ve gayretleriniz,

 

Çeşit çeşittir / başka başkadır. (elLeyl, 4)

 

Ammâ;

 

Kim,

 

(Allah için elindekinden) verir ve

 

Takvâlı yaşarsa,

 

En güzel sözü / kelime-i tevhîdi tasdik ederse,

 

Biz,

 

Onu,

 

En kolay olana,

 

Kolayca iletiriz / onda başarılı kılarız. (elLeyl, 5-7)

 

Fakat;

 

‒Kim,

 

Cimrilik eder,

 

Kendini Allâh’a muhtaç görmezse / müstağnî kesilirse,

 

En güzel sözü / kelime-i tevhîdi yalanlarsa,

 

Biz,

 

Onu,

 

En zor olana,

 

Kolayca iletiriz. (elLeyl, 8-10)

 

Ve o;

 

Cehenneme yuvarlandığı zaman,

 

Onun malı da,

 

Ona hiç fayda vermez! (elLeyl, 11)

 

Elbette;

 

Doğru yolu göstermek,

 

Hiç şüphesiz;

 

Biz’e mahsustur.

 

Çünkü;

 

Dünya ve âhiret,

 

Biz’imdir. (elLeyl, 12-13)

 

(Ey insanlar!)

 

Ben, sizi (her şekilde) uyardım;

 

Bir ateş, alevler saçmakta!

 

Ona ancak,

 

Yalanlayan ve

 

Yüz çeviren kötüler girer. (elLeyl, 14-16)

 

Ve;

 

Ondan,

 

En takvâlı olan kimse,

 

Uzak tutulacaktır.

 

O kimse ki;

 

Malını hayra verir,

 

Tertemiz olur.

 

Onun idrâkinde;

 

Nimet / iyilik;

 

Hiç kimseden karşılık beklenen değildir,

 

Ancak,

 

Yüce Rabbinin rızâsı istemektir! (elLeyl, 17-20)

 

Bundan dolayı;

 

Elbette o,

 

(Ebedî) râzılık yaşayacaktır! (elLeyl, 21)

 

Sadece Allâh’ın rızâsına bağlı bir cömertlik ve takvâyı gerçekleştirebilmek, iki dünyanın asıl kolaylığı. Cimrilik de tam tersi. Bu itibarla îkāz-ı ilâhî çok sert:

 

Ey îmân edenler! (İbret alın!)

 

Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu,

 

İnsanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve

 

Allâh’ın yolundan alıkoyuyorlar.

 

(Ey Rasûlüm!)

 

Altın ve gümüşü yığıp da saklayan,

 

Onları Allah yolunda harcamayan kimselere,

 

5İşte onlara,

 

Elem verici bir azâbı müjdele! (etTevbe, 34)

 

O gün

 

Bunlar (saklanan altın ve gümüşler),

 

Cehennem ateşinde kızdırılacak,

 

Ve;

 

Alınları

 

Böğürleri

 

Sırtları

 

Bunlarla dağlanacak!

 

İşte bu;

 

Kendiniz için biriktirdiğiniz servet!

 

Biriktirip sakladıklarınızı şimdi tadın! (etTevbe, 35)

 

Heyhat;

 

Onlar dünyada iken bu şekilde cimrilik ederek biriktirmeyi kendileri için daha çok kâr ediş ve daha hayırlı sanıyorlardı. Şu âyeti duymuyorlardı:

 

Allâh’ın,

 

Kendilerine lutfedip verdiği nimetlerde

 

Cimrilik gösterenler / infâk etmeyenler,

 

Bunun;

 

Kendileri için

 

Hayırlı olduğunu sanmasınlar!

 

Bilâkis;

 

Bu onlar için bir şerdir / çok fenadır.

 

Cimrilik ettikleri şey de,

 

Kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır.

 

Göklerin ve yerin mîrâsı Allâh’ındır.

 

Allah ki;

 

Bütün yaptıklarınızdan,

 

Hakkıyla haberdardır. (Âl-i İmrân, 180)

 

Halk arasında meşhur olarak söylenegelen; «Mal, canın yongasıdır.» ifadesi birçok şey anlatmakta. Can nasıl ölmez ise, mal da insanı ölümsüz yapacakmış gibi bir saplantı doğurur gafil gönüllerde. Oysa yüce Allah bu saplantıya düşenlere;

 

‒Vay hâline! demektedir:

 

Mal toplayıp duran ve

 

Onu durmadan sayan,

 

İnsanları arkadan çekiştiren,

 

Kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin

 

Vay hâline! (elHümeze, 1-2)

 

(Böyle gafil),

 

Malının,

 

Kendisini ebedî kılacağını / ebedîleştirdiğini zanneder. (elHümeze, 3)

 

Hayır!

 

Andolsun ki o,

 

Hutame’ye atılacaktır. (elHümeze, 4)

 

Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? (elHümeze, 5)

 

O,

 

Allâh’ın, yüreklere işleyen

 

Tutuşturulmuş ateşidir. (elHümeze, 6, 7)

 

Şüphesiz;

 

Uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları hâlde)

 

Ateş onların üzerine kapatılacaktır. (elHümeze, 8-9)

 

Bu ve benzeri tabloları Hazret-i Allah, âdeta basîret ekranında seyrettirerek gösterir ve sorar:

 

Gördün mü?

 

Şu ki;

 

Dîni / hesap ve cezayı yalanlıyor! (elMâûn, 1)

 

(Bak)

 

‒İşte o;

 

Yetimi itip kakıyor! (elMâûn, 2)

 

Yoksulu doyurmayı da teşvik etmiyor! (elMâûn, 3)

 

(Bunu idrâk etmeyerek)

 

Namaz kılanlara (da) yazıklar olsun! (elMâûn, 4)

 

Onlar ki, evet onlar;

 

•Namazlarından gafillerdir! (elMâûn, 5)

 

Onlar ki, evet onlar;

 

Gösteriş yapıyorlar! (elMâûn, 6)

 

Hayra da engel oluyorlar! (elMâûn, 7)

 

Bu tiplere gazaplı olan Hazret-i Allah; samimî mü’minlerden ise Allah yolunda gönülden harcamalarını özellikle istiyor, emrediyor. Lâzım olduğu vakitte infâk edenle, sonra infâk edenin arasındaki farkın da aynı olmadığını belirtiyor. Ehl-i infâka büyük dereceler ve en güzel olanı va‘dediyor. Zaten her şey Allâh’ın iken, Allah yolunda harcanmaması olabilir mi? Bunun etrafında ilâhî hakikati bizzat gönül damarlarına dokundurarak açıklıyor:

 

Size,

 

Ne oluyor ki,

 

Allah yolunda harcamıyorsunuz?

 

Hâlbuki;

 

Göklerin ve yerin mîrâsı,

 

Allâh’ındır.

 

Sizden;

 

Fetihten önce harcayan ve savaşanlar,

 

(Diğerleri ile) bir değildir.

 

Onların derecesi,

 

Sonradan infâk eden ve savaşanlardan,

 

Daha yüksektir.

 

Bununla beraber;

 

Allah,

 

Hepsine de

 

En güzel olanı va‘detmiştir.

 

Ve;

 

Allah,

 

Bütün yaptıklarınızdan,

 

Hakkıyla haberdardır. (elHadîd, 10)

 

‒Kim

 

Allâh’a

 

•Güzel bir ödünç verecek olursa,

 

‒Allah da,

 

•Onun karşılığını

 

•Kat kat verir.

 

‒Ayrıca;

 

•Çok değerli bir mükâfat da,

 

•Onun içindir. (elHadîd, 11)

 

Bu iş,

 

Tam bir takvâ meselesi. İnfâk için, sadaka için, Allah yolunda harcayabilmek için takvâ şart. Hazret-i Allah; bunu, Kur’ân’ın en başında, ikinci sûrenin ilk âyetlerinde söylüyor:

 

Kendisinde,

 

Asla şüphe olmayan

 

BU KİTAP;

 

Takvâlı kimselere

 

Bir hidâyet / yol gösterici. (el-Bakara, 2)

 

O takvâlı kimseler;

 

Gayba inanırlar,

 

Namazı dosdoğru kılarlar,

 

Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden İNFÂK EDERLER. (el-Bakara, 3)

 

Çünkü;

 

Gerçekten takvâlı kimsenin, kazancı da tertemizdir, helâlindendir daima.

 

Çünkü takvâlı kimse; kul hakkına öyle dikkatli, öyle dikkatlidir ki, buna riâyette destanlar dolusu fazîletlere ve rahmetlere sahiptir. Bu sayede onlar, nice belâlardan emin olurlar. Hadîs-i şerifte buyurulur:

 

“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya, mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine;

 

‒Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allâh’a duâ etmekten başka, sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.

 

İçlerinden biri söze başladı:

 

Allâh’ım! Benim çok yaşlı bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak atana kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler.

 

Rabbim! Şayet ben bunu Sen’in rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı.

 

Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.

 

Bir diğeri söze başladı:

 

Allâh’ım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. (Bir başka rivâyete göre: Bir erkek bir kadını ne kadar severse, ben de onu o kadar seviyordum). Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona sahip olacağım zaman (bir başka rivâyete göre: Cinsî münasebete başlayacağım zaman) dedi ki:

 

‒Allah’tan kork! Dînin uygun görmediği bir yolla beni elde etme!

 

En çok sevip arzu ettiğim o olduğu hâlde; kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım.

 

Allâh’ım! Eğer ben bu işi Sen’in rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı.

 

Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.

 

Üçüncü adam da:

 

Allâh’ım!

 

Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet türedi. Bir gün bu adam çıkageldi. Bana;

 

‒Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi. Ben de ona;

 

 

‒Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim.

 

Adamcağız;

 

‒Ey Allah kulu! Benimle alay etme, deyince;

 

‒Seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim.

 

Bunun üzerine o, geride bir tek şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü.

 

Rabbim!

 

Eğer bu işi sırf Sen’in rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı.

 

Neticede;

 

Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler.” (Buhârî, Büyû, 98, İcâre, 12, Hars ve’l-müzârea, 13, Enbiyâ, 53, Edeb, 5; Müslim, Zikir, 100)

 

Onlar böyle idi.

 

Onların tam tersi olanlar ise; yani paraya pula kul-köle olanlar, daima kaybettiler.

 

Yine hadîs-i şerifte buyurulur:

 

“Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar,

 

Helâk oldular.

 

Eğer;

 

•Onlara istedikleri verilirse hoşnut olur,

 

•Verilmezse hoşnut olmazlar.” (Buhârî, Rikāk, 10. Ayrıca bkz. Buhârî, Cihâd, 70; İbn-i Mâce, Zühd, 8)

 

Kâinâtın Güneşi Efendimiz bir gün çarşıya çıkmıştı.

 

O’nu görenler etrafını aldılar.

 

Yolda giderken küçük kulaklı bir oğlak ölüsüne rastladılar. Efendimiz oğlak ölüsünü kulağından tutarak yanındakilere;

 

‒Bunu bir dirhem karşılığında kim almak ister? diye sordu.

 

Sahâbîler;

 

‒Daha az paraya bile almayız. O ne işe yarar ki? dediler.

 

Efendimiz sormaya devam etti:

 

‒Pekâlâ bedava verilse alır mısınız?

‒Hayır, dediler:

 

‒Aslında bu diri de olsa, kulakları küçük olduğundan kusurlu sayılır. Onun ölüsünü ne yapalım?

 

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

 

Bu oğlak size göre nasıl değersiz ise, vallâhi dünya da Allah katında bundan daha değersizdir. (Müslim, Zühd, 2)

 

Ömer İbn-i Hattâb radıyallâhu anh, insanların dünyalıklardan elde ettiklerinden bahsederken dedi ki:

 

“‒Ben, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem’in gün boyu açlıktan kıvranıp, karnını doyuracak âdî hurma bile bulamadığını gördüm.” (Müslim, Zühd, 36. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 10)

 

Peygamber sallâllâhu aleyhi ve selleme bir adam geldi ve;

 

Rasûlâllah! Bana, yaptığım zaman hem Allâh’ın hem de insanların beni seveceği bir iş söyle, dedi.

 

Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu:

 

“‒Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir, Allah seni sevsin!

 

Halkın elinde olandan yüz çevir, insanlar seni sevsin!” (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

 

Rab,

 

Nasîb et!

 

Âmîn!