İnsanların Satın Aldığı Eşyalardan EŞYALARIN SATIN ALDIĞI İNSANLARA
Raif KOÇAK raifkocak@gmail.com

İnsanoğlunun dünya hayatındaki gayelerinden bir tanesi; imkânlarını artırmak, hayatını güzelleştirmek ve hem kendisinin hem de maîşeti üzerinde olanların ihtiyaçlarını karşılamak olmuştur. Lâkin ihtiyaçlar ile arzu ve isteklerin arasındaki sınır, çoğu zaman berraklığını kaybetmiş; arzu ve isteklerin peşine takılan nefis, insanı asıl ihtiyaçlarını unutturacak bir noktaya getirmiştir.
Bugün modern dünyanın vitrinlerinde sergilenen lüks ve ihtişam, insanların gözlerini kamaştırırken kalplerini yoksullaştırmakta; alışveriş çılgınlığı, artık bir hayat tarzı hâline getirilmektedir. Alışveriş merkezleri modern çağın tapınaklarına, markalar putlara, reklâmlar ezana, vitrinler ise secdegâhlara dönüştü. İnsan; artık eşyaları satın alan değil, eşyaların satın aldığı varlık hâline geldi.
Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz;
“Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (el–A‘râf, 31) buyurarak, harcama kültürünün en temel ölçüsünü belirlemiştir. Bu ilâhî emir, yalnızca yiyecek ve içecekle sınırlı değildir. Giyimden eşyaya, teknolojiden gündelik tüketim alışkanlıklarına kadar hayatın her alanını kapsar. Ne var ki bu çağda tüketmek, sadece ihtiyaç değil, kimlik hâline geldi. Giydiği markayla, taktığı saatle, bindiği arabayla ölçülen insan; nefsin görünmez zincirleriyle kuşatıldı.
Eskiden ihtiyaç insana yön verirdi; şimdi ise moda ve reklâm, ihtiyacı belirler hâle gelmiştir. Bir çift ayakkabıya muhtaç olan nefis, yüzlerce çiftin ortasında yine de tatmin olamaz hâle geldi. Geçmişte insanlar «kanaat» kavramıyla huzur bulurken, bugün reklâm panolarındaki; «daha fazlası senin hakkın» sloganları ile âdeta zihinler iğdiş edildi. Modern dünya insanı; artık azla yetinmenin değil, fazlasına sahip olmanın huzur verdiğine inandırıldı. Oysaki Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;
“Kanaat tükenmez hazinedir.” (Deylemî, III, 236/4699) buyurarak; insanın hakikî zenginliğinin mal çokluğunda değil, gönül tokluğunda olduğunu hatırlatmıştır.
Lüksün câzibesi, insanı aslında ihtiyacı olmayan şeylere mahkûm etmektir. Modern reklâmcılığın dili, insanı; «Sahip olursan mutlu olursun.» yalanıyla kandırır. Moda endüstrisi; her yıl milyonlarca kıyafeti, yalnızca renk ve model farkıyla yeniden piyasaya sürerken, insanlar giymediği elbiselerini bir kenara atmakta, diğer tarafta başkaları yoksullukla ve açlıkla mücadele etmektedir.
Lüks, aslında kalpteki fakirliği örten ince bir perdedir. İnsan; kendini ne kadar çok eşya ile donatırsa donatsın, rûhu aç kaldıkça huzur bulamaz. Çünkü huzur; eşyanın çokluğunda değil, kalbin sâfiyetinde gizlidir. Moda ise, sürekli değişen bir hevesler zinciridir. Bir yıl önce değer biçilen giysi, ertesi yıl eski sayılır. Bu da gösteriyor ki; moda, insanın içindeki doyumsuzluğu körükleyen geçici bir gölgedir. İnsanın bir elbisesi yıpranmadan yeni bir elbise arayışına girmesi, kalbin dünyaya bağlanmasının işaretidir. Oysa Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;
“İsraf yokluk getirir.” (İbn-i Mâce, Ticaret, 58) buyurmuş, cemiyetin dengesi için ölçülü harcamayı tavsiye etmiştir. Tasavvufta kıymet; giyside değil, giysiyi taşıyan ahlâkta aranır.
“Elbiseni temiz tut, kalbini daha çok temiz tut.” diyen sûfîler; dış görünüşten ziyade, iç âlemin güzelliği için gayret edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Tüketim çılgınlığı, sadece ferdin kalbine zarar vermekle kalmıyor; toplumun sosyal adâletini de bozuyor. Bir yanda israf sofraları kurulurken, diğer yanda açlıktan gözleri kararan çocukların varlığı; modern dünyanın çelişkisini gözler önüne seriyor. Bir lokmayı paylaşmak, bir kıyafeti onarmak, bir eşyayı uzun yıllar kullanmak; artık geri kalmışlık sayılıyor. Oysa İslâm’ın özü kanaat ve îtidâle, ahlâkı ise infak ve paylaşma üzerine kuruludur. Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz;
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim, Müstedrek, II, 15) buyurarak, harcamanın yalnız kendine değil, cemiyete karşı da sorumluluk taşıdığını hatırlatıyor.
Lüks ve gösteriş, kalpteki tevâzuu zayıflatır. İnsan; sahip olduklarını Allâh’ın emâneti bilmek yerine, kendi kudreti zannetmeye başlar. Oysa mal, kul için imtihan vesilesidir. Kur’ân-ı Kerim;
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (et–Tekâsür, 8) buyurarak, harcadığımız her kuruşun hesabını vereceğimizi haber vermektedir. Reklâmlar, şeytanın modern dili gibidir;
“Bir tane daha al, daha mutlu olacaksın!” der. Hâlbuki İslâm, «daha az» erdemini öğretir. Az yemek, az konuşmak, az uyumak. Hepsi kalbi diri tutmanın yollarıdır.
Tüketim çılgınlığının ortasında insan, kendinden uzaklaşıyor. Eşyalar çoğaldıkça huzur azalıyor. Evler doluyor, ama gönüller boşalıyor. Her şey var, ama bereket yok. Çünkü bereket; miktarın değil, niyetin temizliğinde gizlidir. Helâl kazanç, ölçülü harcama ve şükürle beslenmeyen bir nimet, sonunda imtihan oluyor. Tasavvufun dilinde;
“Dünya, aldananların rüyasıdır.” denir. Bu rüya, vitrinlerde ışıldayan yeni ürünlerle süslenmiş bir hayalden ibarettir. Uyanmak gerek. Zira alışveriş çılgınlığıyla oyalanan kalp, ebedî kazancı unutur. Asıl ticaret, Allah ile yapılan ticarettir:
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)
Bu ticaret ise en büyük ticarettir.
Tasavvuf ehli, dünyaya karşı takınılan tavrı; «El kârda, gönül Yâr’da.» diye özetler. Yani insan çalışır, kazanır, alışverişini yapar; ama kalbini mallara değil, Allâh’a bağlar. Bugün ise insan, gönlünü alışverişe bağlamış; elinde olanın değil, elinde olmayanın hayaliyle yanıp kavrulmuştur. Bu hâl, kişiyi sürekli tatminsizliğe ve huzursuzluğa sürükler. Çünkü nefis, doyuruldukça daha çok ister; ruh ise ancak Hak’la doyurulabilir.
Bugünkü insan da elindeki nimetlere şükretmek yerine, olmayanın hayaliyle yaşamaktadır. Bu hâl, modern tüketim kültürünün özüdür. Edebî bir hakikat olarak söylenebilir ki; dünya bir pazar, ömürse kısa bir alışveriştir. Bu pazarda kimisi Allâh’ın rızâsını kazanmak için; sabır ve kanaatle alışveriş eder, kimisi ise nefsinin arzularını doyurmak için.
Ârifler; gerçek kazancın kanaatte olduğunu, en büyük iflâsın ise israf ve lükse kapılmak olduğunu söylerler. Sonuç olarak; alışveriş çılgınlığı ve lüks düşkünlüğü, sadece malı değil, insanın rûhunu da tüketmektedir. İsraf; nimeti yok ettiği gibi, kalpteki huzuru da söndürür. Reklâmların ve modanın esâretinden kurtulmanın yolu; tasavvufun gösterdiği kanaat, şükür ve teslîmiyet yoludur. Çünkü sûfîlerin diliyle;
“Kanaat eden, hür yaşar.” Gerçek özgürlük, tüketimin zincirlerini kırmakla başlar; kalbi eşyadan âzâd edip Allâh’a bağlamakla kemâle erer.
Bugün bize düşen, ihtiyacın ötesine geçen her şeyde bir muhasebe yapmaktır. “Buna gerçekten ihtiyacım var mı?” sorusu, çağımızın en büyük sloganlarından biri olmalı. Çünkü her israf, bir başkasının hakkına dokunur; her gereksiz alış, bir yetimin duâsını eksiltir.
İnsanı kurtaracak olan, azla yetinmeyi yeniden öğrenmektir. Bir lokmanın kıymetini, bir elbisenin ömrünü, bir nimetin hikmetini hatırlamaktır.
Ve belki de en büyük alışveriş, dünyayı verip âhireti almaktır.
Allah Teâlâ; dünyanın geçici süslerine aldanmadan, îman nûruyla hakikatleri görmeyi ve dünya pazarından, âhireti kazanarak çıkmayı nasip etsin. Âmîn…